URANTİA’NIN KİTABI’NA - 151. Makale
Deniz Kenarındaki Bekleyiş ve Öğretim

URANTİA’NIN KİTABI’NA   

Kısım IV. İsa’nın Hayatı ve Öğretileri



Paper 151
Tarrying and Teaching by the Seaside

    MART’IN 10’u, tüm duyurucu ve eğitim toplulukları Bethsayda’da toplanmış haldeydi. Perşembe gecesi ve Cuma gününün tamamı onların birçoğu balık tutmaya çıkmıştı; bu gerçekleşirken, Şabat günü onlar, ata İbrahim’in ihtişamı üzerine Şamlı kıdemli bir Musevi’nin gerçekleştirmiş olduğu konuşmayı dinlemek için sinagoga gitmişlerdi. İsa bu Şabat gününün büyük bir kısmını tepelerde yalnız başına geçirmişti. Bu haftanın Cumartesi gecesi Üstün, bir araya gelmiş olan topluluklara bir saatten daha fazla bir süre boyunca “Karşıtlığın faydası ve hayal kırıklığının ruhsal değeri” üzerine konuşmuştu. Bu oldukça önemli bir yaşanmışlık olup, onun dinleyicileri kendisinin aktarmış olduğu dersi hiçbir zaman unutmamıştı.

151:0.1 (1688.1) BY MARCH 10 all of the preaching and teaching groups had forgathered at Bethsaida. Thursday night and Friday many of them went out to fish, while on the Sabbath day they attended the synagogue to hear an aged Jew of Damascus discourse on the glory of father Abraham. Jesus spent most of this Sabbath day alone in the hills. That Saturday night the Master talked for more than an hour to the assembled groups on “The mission of adversity and the spiritual value of disappointment.” This was a memorable occasion, and his hearers never forgot the lesson he imparted.

    İsa bu süre içinde, Nasıra’da yaşanmış olan kısa bir süre önceki reddedişinden duyduğu kederi bütünüyle üstesinden atamamış haldeydi; havariler, onun olağan neşeli tavrının içine girmiş tuhaf bir üzüntünün farkındalardı. Yakub ve Yahya, vakitlerinin büyük bir kısmında kendisi ile birlikteydi; Petrus, öğreti-yayıcılarının refahı ve idaresi ile ilgili birçok sorumluluğu yerine getirdiği için olağandan fazla meşgul haldeydi. Kudüs’deki Hamursuz için yola çıkmadan önceki bu bekleyiş süresinde kadınlar vakitlerini, müjdeyi öğreten ve Kapernaum ve çevre şehir ve köylerdeki hastalara hizmet eden bir biçimde, evden eve ziyaretlerde bulunmayla geçirmişlerdi.

151:0.2 (1688.2) Jesus had not fully recovered from the sorrow of his recent rejection at Nazareth; the apostles were aware of a peculiar sadness mingled with his usual cheerful demeanor. James and John were with him much of the time, Peter being more than occupied with the many responsibilities having to do with the welfare and direction of the new corps of evangelists. This time of waiting before starting for the Passover at Jerusalem, the women spent in visiting from house to house, teaching the gospel, and ministering to the sick in Capernaum and the surrounding cities and villages.

1. Hasatçının Simgesel Hikâyesi  

1. The Parable of the Sower

    Yaklaşık olarak bu zaman zarfında, İsa ilk kez, çevresinde oldukça sıklıkla toplanmış bulunan kalabalıklara simgesel hikâye ile öğretim yöntemini uygulamaya başlamıştı. İsa havariler ve diğerleri ile gecenin geç saatlerine kadar konuştuğu için, bu Pazar sabahı, topluluğun oldukça az sayıdaki üyesi kahvaltı için kalkmış haldeydi; bu nedenle o, deniz kıyısına gidip, her zaman kendisi için tutulmuş, Andreas ve Petrus’un eski balıkçı teknesi olan teknede yalnız başına oturmuş ve krallığın genişletilmesi çalışmasında gerçekleştirilecek olan bir sonraki hamle üzerinde düşünmeye dalmıştı. Ancak, Üstün, uzunca bir süre yalnız olmayacaktı. Oldukça yakın bir süre içinde Kapernaum ve yakındaki köylerden insanlar buraya ulaşmaya başlayacaktı; ve, bu sabah saat onda, neredeyse bin kişi İsa’nın teknesinin yakınında sahilde toplanmış olup, onun ilgisine sahip olmaya can atmaktaydı. Petrus bu aşamada uyanmış olup, teknenin yolunu tuttuktan sonra, İsa’ya şunu söylemişti: “Üstün, onlarla konuşayım mı?” Ancak, İsa: “Hayır, Petrus, ben onlara bir hikâye anlatacağım.” Ve, bunun ardından İsa, kendisini takip etmekte olan kalabalıklara öğretmiş olduğu simgesel hikâyelerin uzunca bir dizisinin ilki olarak, hasatçının simgesel hikâyesini anlatmaya başlamıştı. Bu tekne onun üzerinde oturduğu yükseltilmiş bir koltuğa sahipken (zira öğretimde bulunduğu zaman oturması âdetiydi) o kıyı boyunca toplanmış kalabalığa konuşmuştu. Petrus birkaç söz söyledikten sonra, İsa:

151:1.1 (1688.3) About this time Jesus first began to employ the parable method of teaching the multitudes that so frequently gathered about him. Since Jesus had talked with the apostles and others long into the night, on this Sunday morning very few of the group were up for breakfast; so he went out by the seaside and sat alone in the boat, the old fishing boat of Andrew and Peter, which was always kept at his disposal, and meditated on the next move to be made in the work of extending the kingdom. But the Master was not to be alone for long. Very soon the people from Capernaum and near-by villages began to arrive, and by ten o’clock that morning almost one thousand were assembled on shore near Jesus’ boat and were clamoring for attention. Peter was now up and, making his way to the boat, said to Jesus, “Master, shall I talk to them?” But Jesus answered, “No, Peter, I will tell them a story.” And then Jesus began the recital of the parable of the sower, one of the first of a long series of such parables which he taught the throngs that followed after him. This boat had an elevated seat on which he sat (for it was the custom to sit when teaching) while he talked to the crowd assembled along the shore. After Peter had spoken a few words, Jesus said:

    “Bir gün hasatçı biri hasada gitti ve öyle bir an yaşandı ki o hasadını kaldırırken bir tohum ayaklar çiğneyecek ve göğün kuşları tarafından yenecek bir biçimde kenara düşüverdi. Bir diğer tohum çok az toprağın olduğu kayalık yerlere düşmüştü; bu tohum anında filiz verdi çünkü orada toprak derin değildi; ancak, güneş ışır ışımaz filizi soldu, çünkü nemi elde edecek bir köke sahip değildi. Bir diğer tohum dikenler arasına düşmüştü, ve dikenler büyüdüğünde, bu tohum hiçbir filizi vermeyecek şekilde onlar tarafından yutulmuştu. Daha da başka bir tohum iyi bir toprağa düşmüş olup, büyüyen bir biçimde, otuz, altmış ve daha sonra yüz katı kadar hasat verdi.” Ve, o bu simgesel hikâyeyi anlatmayı bitirdiğinde, kalabalıklara, “Duyması için kulaklara sahip olanlar duysunlar” dedi.

151:1.2 (1688.4) “A sower went forth to sow, and it came to pass as he sowed that some seed fell by the wayside to be trodden underfoot and devoured by the birds of heaven. Other seed fell upon the rocky places where there was little earth, and immediately it sprang up because there was no depth to the soil, but as soon as the sun shone, it withered because it had no root whereby to secure moisture. Other seed fell among the thorns, and as the thorns grew up, it was choked so that it yielded no grain. Still other seed fell upon good ground and, growing, yielded, some thirtyfold, some sixtyfold, and some a hundredfold.” And when he had finished speaking this parable, he said to the multitude, “He who has ears to hear, let him hear.”

    Havariler ve onlar ile birlikte olan diğerleri, İsa’nın insanlara bu şekilde öğretide bulunduğunu duyduklarında, fazlasıyla şaşkına dönmüşlerdi; ve, kendi aralarında uzunca bir süre konuştuktan sonra, Zübeyde bahçesindeki akşam Matta İsa’ya: “Üstün, kalabalıklara sunmuş olduğun karamsar sözlerin anlamı da nedir? Neden gerçekleri aramakta olanlara simgesel hikâyeler içinde konuşuyorsun?” Ve, İsa şu cevabı vermişti:

151:1.3 (1689.1) The apostles and those who were with them, when they heard Jesus teach the people in this manner, were greatly perplexed; and after much talking among themselves, that evening in the Zebedee garden Matthew said to Jesus: “Master, what is the meaning of the dark sayings which you present to the multitude? Why do you speak in parables to those who seek the truth?” And Jesus answered:

    “Tüm bu zamana kadar ben size sabır içinde öğretimimde bulundum. Sizlere, cennetin krallığına ait gizemleri öğrenme imkânı sağlanmıştır; ancak, kavraması sınırlı olan kalabalıklara ve yok edilişimizi arzulayanlara, bu andan itibaren, krallığın gizemleri simgesel hikâyeler içinde sunulacak. Ve, bunu bizler, krallığa girmeyi gerçekten arzulayan kişilere öğretinin anlamını kavrayabilmesi ve böylece kurtuluşu bulabilmesi için gerçekleştireceğiz; bir yandan da, yalnızca bizleri tuzağa düşürmek için dinlemekte olanlara görmeden gösterecek duymadan duyuracak bir biçimde daha da şaşkına uğraması için. Benim çocuklarım, hâlihazırda sahip olana daha da fazlanın verilmesini, ancak hâlihazırda sahip olmayanın ellerindekilerinin bile alınmasını emreden ruhaniyetin yasasını görmüyorsunuz. Bu nedenle, ben bundan böyle insanlara, fazlasıyla; arkadaşlarımızın ve gerçeği bilmeyi arzulayanların aradıkları şeyleri bulabilmeleri için, bir yandan da düşmanlarımızın ve gerçeği sevmeyenlerin anlamadan duyabilmeleri için simgesel hikâyeler içinde konuşacağım. Bizleri takip eden insanların çoğu doğruluğun yolunda değiller. Şunu söylediğinde, Tanrı-elçisi, gerçekten de, bu türden tüm kavrayışı kısıtlı ruhları tasvir etmişti: ‘Zira, bu insanların kalplerine kir oturmuş, kulakları ne duyduklarını bilmez olmuştur; gözleri, gerçeği kavramamaları ve onu kalplerinde anlamamaları için, kapanmıştır.’”

151:1.4 (1689.2) “In patience have I instructed you all this time. To you it is given to know the mysteries of the kingdom of heaven, but to the undiscerning multitudes and to those who seek our destruction, from now on, the mysteries of the kingdom shall be presented in parables. And this we will do so that those who really desire to enter the kingdom may discern the meaning of the teaching and thus find salvation, while those who listen only to ensnare us may be the more confounded in that they will see without seeing and will hear without hearing. My children, do you not perceive the law of the spirit which decrees that to him who has shall be given so that he shall have an abundance; but from him who has not shall be taken away even that which he has. Therefore will I henceforth speak to the people much in parables to the end that our friends and those who desire to know the truth may find that which they seek, while our enemies and those who love not the truth may hear without understanding. Many of these people follow not in the way of the truth. The prophet did, indeed, describe all such undiscerning souls when he said: ‘For this people’s heart has waxed gross, and their ears are dull of hearing, and their eyes they have closed lest they should discern the truth and understand it in their hearts.’”

    Havariler, Üstün’ün sözlerinin önemini bütünüyle anlamamıştı. Andreas ve Tomas İsa ile ilave bir biçimde konuşurken, Petrus ve diğerleri, içten ve uzun görüş alışverişine daldıkları yer olan bahçenin başka bir kısmına çekilmişlerdi.

151:1.5 (1689.3) The apostles did not fully comprehend the significance of the Master’s words. As Andrew and Thomas talked further with Jesus, Peter and the other apostles withdrew to another portion of the garden where they engaged in earnest and prolonged discussion.

2. Simgesel Hikâyenin Yorumu  

2. Interpretation of the Parable

    Petrus ve onun çevresindeki topluluk, her bir parçasının ayrı gizli bir anlama sahip olduğu biçimiyle, hasatçı hikâyesinin bir mecazi anlatım olduğu sonucuna varmıştı; ve, böylece onlar, İsa’ya gitme ve bir açıklama talep etmeye karar vermişlerdi. Bunun uyarınca, Petrus, şunu söyleyen bir biçimde, Üstün’e yaklaşmıştı: “Bizler bu simgesel hikâyenin anlamına erişememekteyiz ve bizler senin bizlere onu açıklamanı arzulamaktayız; zira sen, krallığın gizemlerini bilme imkânının bizlere verilmiş olduğunu ifade ettin.” Ve, İsa bunu duyduğunda, Petrus’a: “Benim evladım, ben sizden hiçbir şeyi saklamamanın arzusu duyuyorum; ancak, ilk başta sizlerin ne konuştuğunuzu bir söylesen; simgesel hikâyeye dair yorumunuz nedir?”

151:2.1 (1689.4) Peter and the group about him came to the conclusion that the parable of the sower was an allegory, that each feature had some hidden meaning, and so they decided to go to Jesus and ask for an explanation. Accordingly, Peter approached the Master, saying: “We are not able to penetrate the meaning of this parable, and we desire that you explain it to us since you say it is given us to know the mysteries of the kingdom.” And when Jesus heard this, he said to Peter: “My son, I desire to withhold nothing from you, but first suppose you tell me what you have been talking about; what is your interpretation of the parable?”

    Bir dakikalık sessizlikten sonra, Petrus: “Üstünümüz, bizler hikâye hakkında birçok şey konuştuk ve şu yorum hakkında karara vardık: Hasatçı, bir müjde duyurucusu; tohum, Tanrı’nın sözü. Kenara düşen tohum, müjde öğretisini anlamayanları simgelemekte. Sert toprağa düşen tohumu kaçıran kuşlar, bu bilmeyenlerin kalplerinde hasadı gelmiş olanları çalan, kötülüğün kendisi, Şeytan’ı simgelemekte. Kayalık yerlere düşmüş olan, ve aniden yeşermiş olan, tohum, mutlu haberleri duyduklarında onun iletisini neşe ile karşılayanlar olarak derin olmayan ve düşüncesiz bireyleri temsil etmekte; ancak, gerçeklik, onların daha derin anlayışlarında gerçek hiçbir köke sahip olmadığı için, onların bağlılığı sıkıntılarda ve cezalarda kısa süreli olmaktadır. Sıkıntı geldiğinde, bu inananlar sendelemektedir; onlar cezp edildiğinde, bu cazibeye kapılmaktadır. Dikenler arasına düşmüş olan tohum; sözü istekli duyanları, ancak dünyanın sorumluluklarının ve zenginliklerin aldanmışlıklarının gerçekliğin sözünü boğmasına izin veren böylece meyve vermeyenleri temsil etmektedir. Son olarak, iyi toprağa düşmüş ve otuz, altmış ve yüz kat kadar meyve veren biçimde yeşermiş olan tohum, gerçeği duyduklarında onu — farklılaşan ussal bahşedilmişlikleri uyarınca gerçekleşmek üzere — kabullerinin değişen ölçüsü uyarınca karşılaşmış, ve böylece dini deneyimin değişen düzeylerini sergilemekte olanları temsil etmektedir.”

151:2.2 (1689.5) After a moment of silence, Peter said: “Master, we have talked much concerning the parable, and this is the interpretation I have decided upon: The sower is the gospel preacher; the seed is the word of God. The seed which fell by the wayside represents those who do not understand the gospel teaching. The birds which snatched away the seed that fell upon the hardened ground represent Satan, or the evil one, who steals away that which has been sown in the hearts of these ignorant ones. The seed which fell upon the rocky places, and which sprang up so suddenly, represents those superficial and unthinking persons who, when they hear the glad tidings, receive the message with joy; but because the truth has no real root in their deeper understanding, their devotion is short-lived in the face of tribulation and persecution. When trouble comes, these believers stumble; they fall away when tempted. The seed which fell among thorns represents those who hear the word willingly, but who allow the cares of the world and the deceitfulness of riches to choke the word of truth so that it becomes unfruitful. Now the seed which fell on good ground and sprang up to bear, some thirty, some sixty, and some a hundredfold, represents those who, when they have heard the truth, receive it with varying degrees of appreciation — owing to their differing intellectual endowments — and hence manifest these varying degrees of religious experience.”

    İsa, Petrus’un mecazi hikâyeyi yorumlayışını dinledikten sonra, diğer havarilere onların bu hususta başka görüşleri olup olmadığını sordu. Bu davete yalnızca Nathanyel karşılık vermişti. O şunu söyledi: “Üstünümüz, her ne kadar ben Şimon Petrus’un simgesel hikâyeyi yorumlayışında iyi olan şeyleri kabul etsem de, kendisiyle bütünüyle hem fikirde değilim. Benim bu simgesel hikâyeye dair fikrim: Tohum krallığın müjdesini temsil ederken, hasadı kaldıran krallığın ileticilerini simgelemektedir. Kenara doğru sert zemine düşen tohum, müjdeyi çok az duymuş olanlarla birlikte, iletiye karşı kayıtsız kalanları ve kalplerini ona karşı kapatmış olanları simgelemektedir. Kenara düşen tohumu kaçıran göğün kuşları kişinin yaşam alışkanlıklarını, kötülüğün cazibesine yenik düşülmesini ve bedenin arzularını temsil etmektedir. Kayalar arasına düşmüş olan tohum, yeni öğretiyi almada hızlı ancak bu gerçeklik uyarınca yaşamanın getirmiş olduğu zorluklar ve gerçeklikler ile karşılaşıldığında gerçekliği bırakmada aynı hızlılığı gösteren duygusal ruhları temsil etmektedir; onlar, ruhsal kavrayışın yoksunluğu içinde bulunanlardır. Dikenler arasına düşmüş olan tohum, müjdenin gerçekliklerine ilgi duyanları temsil etmektedir; onlar, müjdenin öğretilerini takip etmeye isteklilerdir; ancak, onlar, yaşamın gururu, kıskançlık, haset ve insan mevcudiyetinin endişeleri tarafından engellenmektedir. Otuz, altmış ve yüz katına kadar meyve verir biçimde filizlenmiş haldeki, iyi toprağa düşmüş olan tohum, ruhaniyet aydınlatışın farklı çeşitlerdeki bahşedilmişliklerine sahip olan erkek ve kadınların, gerçeği kavrayışın ve onun ruhsal öğretilerine karşılık verişin doğal nitelikteki ve çeşitlilik gösteren yetkinliğini temsil etmektedir.”

151:2.3 (1690.1) Jesus, after listening to Peter’s interpretation of the parable, asked the other apostles if they did not also have suggestions to offer. To this invitation only Nathaniel responded. Said he: “Master, while I recognize many good things about Simon Peter’s interpretation of the parable, I do not fully agree with him. My idea of this parable would be: The seed represents the gospel of the kingdom, while the sower stands for the messengers of the kingdom. The seed which fell by the wayside on hardened ground represents those who have heard but little of the gospel, along with those who are indifferent to the message, and who have hardened their hearts. The birds of the sky that snatched away the seed which fell by the wayside represent one’s habits of life, the temptation of evil, and the desires of the flesh. The seed which fell among the rocks stands for those emotional souls who are quick to receive new teaching and equally quick to give up the truth when confronted with the difficulties and realities of living up to this truth; they lack spiritual perception. The seed which fell among the thorns represents those who are attracted to the truths of the gospel; they are minded to follow its teachings, but they are prevented by the pride of life, jealousy, envy, and the anxieties of human existence. The seed which fell on good soil, springing up to bear, some thirty, some sixty, and some a hundredfold, represents the natural and varying degrees of ability to comprehend truth and respond to its spiritual teachings by men and women who possess diverse endowments of spirit illumination.”

    Nathanyel konuşmasını bitirdiğinde, havariler ve onların birliktelikleri; bazıları Petrus’un yorumunun doğruluğunu savunur ve neredeyse eşit sayıdaki kişinin ise Nathanyel’in simgesel hikâyesini açıklayışını desteklemeyi arzuladığı biçimde, ciddi bir görüş alışverişine ve içten tartışmaya düşmüşlerdi. Bu arada Petrus ve Nathanyel, birbirlerini ikna etmenin ve karşı tarafın görüşünü değiştirmenin çetin ve kararlı bir çabasına giriştikleri yerde, evden hâlihazırda ayrılmış konumdalardı.

151:2.4 (1690.2) When Nathaniel had finished speaking, the apostles and their associates fell into serious discussion and engaged in earnest debate, some contending for the correctness of Peter’s interpretation, while almost an equal number sought to defend Nathaniel’s explanation of the parable. Meanwhile Peter and Nathaniel had withdrawn to the house, where they were involved in a vigorous and determined effort the one to convince and change the mind of the other.

    Üstün, bu kafa karışıklığının doruk noktasına ulaşmasına izin vermişti; bunun sonrasında, ellerini çırpmış ve onlar etrafına toplamıştı. Onların hepsi kendisi etrafında bir kez daha toplandığında, şunu söylemişti: “Bu simgesel hikâye hakkında konuşmaya başlamamdan önce, herhangi birinizin söylemek istediği bir şey var mı?” Bir anlık sessizlikten sonra, Tomas söz alıp: “Evet, Üstünümüz, ben birkaç şey söylemek istiyorum. Ben, senin bizleri tam da böyle bir şeye karşı uyarıda bulunuşunu hatırlıyorum. Sen bizlere duyurumuz için örneklerde bulunurken, hayali öyküler değil hayattan hikâyeleri kullanmamızı ve insanlara öğretmeyi arzuladığımız tek bir merkezi ve hayati gerçekliğe en iyi örneksel açıklama olacak hikâyeyi seçmemizi, ve bu hikâyeyi böyle kullanırken de, hikâyenin söylenişinde ifade edilmiş tüm küçük detayların ruhsal bir uyarlamasında bulunmaya girişmememizi öğretmiştin. Ben, Petrus ve Nathanyel’in ikisinin de bu simgesel hikâyeyi açıklama çabalarında yanlış olduklarını düşünüyorum. Ben onların bu tür şeyleri yapabilme yetkinliklerini takdir ediyorum; ancak, doğal bir simgesel hikâyeyi tüm detaylarıyla ruhsal değişmeceli anlamlara dönüştürmenin yalnızca kafa karışıklığıyla ve bu türden bir simgesel anlatının gerçek amacına dair ciddi yanlış anlamalarla sonuçlanacağından eşit düzeyde eminim. Benim doğru olduğumu, bütünüyle; bir saat önce hepimiz tek bir görüşte iken, şimdi bu simgesel hikâye hakkında farklı görüşleri düşünen iki ayrı topluluğa bölünmüş oluşumuz ve senin bu hikâyeyi kalabalığa sunduğunda ve hemen sonrasında ise bizlerin onun hakkında yorumda bulunmasını istediğinde aklında barındırmış olduğun büyük gerçekliği tamamiyle anlayabilme yetimize müdahale edecek derecede bu tür fikirleri besliyor oluşumuz desteklemektedir.”

151:2.5 (1690.3) The Master permitted this confusion to pass the point of most intense expression; then he clapped his hands and called them about him. When they had all gathered around him once more, he said, “Before I tell you about this parable, do any of you have aught to say?” Following a moment of silence, Thomas spoke up: “Yes, Master, I wish to say a few words. I remember that you once told us to beware of this very thing. You instructed us that, when using illustrations for our preaching, we should employ true stories, not fables, and that we should select a story best suited to the illustration of the one central and vital truth which we wished to teach the people, and that, having so used the story, we should not attempt to make a spiritual application of all the minor details involved in the telling of the story. I hold that Peter and Nathaniel are both wrong in their attempts to interpret this parable. I admire their ability to do these things, but I am equally sure that all such attempts to make a natural parable yield spiritual analogies in all its features can only result in confusion and serious misconception of the true purpose of such a parable. That I am right is fully proved by the fact that, whereas we were all of one mind an hour ago, now are we divided into two separate groups who hold different opinions concerning this parable and hold such opinions so earnestly as to interfere, in my opinion, with our ability fully to grasp the great truth which you had in mind when you presented this parable to the multitude and subsequently asked us to make comment upon it.”

    Tomas’ın söylemiş olduğu bu kelimeler onların hepsi üzerinde susturucu bir etkide bulunmuştu. O, İsa’nın kendilerine daha önceki seferlerde neyi öğretmiş olduğunu hatırlamalarına neden olmuştu; ve, İsa konuşmaya devam etmeden önce, Andreas, şunu söyleyen bir biçimde, ayağa kalkıp: “Ben Tomas’ın doğru olduğuna kani oldum; ve, ben, onun bizlere hasatçının simgesel hikâyesine dair hangi anlamı düşündüğünü söylemesini isterim.” İsa Tomas’a konuşması için başıyla onay verdikten sonra Tomas şunu söylemişti: “Benim kardeşlerim, ben bu konuşmayı uzatmak istemiyorum; ancak, sizin böyle bir arzunuz var ise, ben sizlere, bu simgesel hikâyenin bizlere bir büyük gerçekliği öğretmek için söylenmiş olduğunu düşündüğümü ifade edeceğim. Ve, bu ise; krallığın müjdesine dair öğretimizin, kutsal görevlerimizi her ne kadar doğru ve verimli bir biçimde yerine getirirsek getirelim, onun başarının değişen düzeyleriyle sonuçlanacak, ve, sonuç bakımından tüm bu farklılıkların doğrudan bir biçimde, üzerinde çok az veya hiçbir denetime sahip olmadığımız koşullar olarak, hizmetimizin içinde bulunduğu koşulların içkin halde barındırmış olduğu şartlar nedeniyle gerçekleşmekte olduğudur.”

151:2.6 (1691.1) The words which Thomas spoke had a quieting effect on all of them. He caused them to recall what Jesus had taught them on former occasions, and before Jesus resumed speaking, Andrew arose, saying: “I am persuaded that Thomas is right, and I would like to have him tell us what meaning he attaches to the parable of the sower.” After Jesus had beckoned Thomas to speak, he said: “My brethren, I did not wish to prolong this discussion, but if you so desire, I will say that I think this parable was spoken to teach us one great truth. And that is that our teaching of the gospel of the kingdom, no matter how faithfully and efficiently we execute our divine commissions, is going to be attended by varying degrees of success; and that all such differences in results are directly due to conditions inherent in the circumstances of our ministry, conditions over which we have little or no control.”

    Tomas konuşmasını tamamladığında, akran duyurucularının büyük bir kısmı onunla hem fikir olmaya hazırdı, hatta Petrus ve Nathanyel bile onunla konuşmak için hazırlanmaktaydılar; ancak, tam da bu sırada İsa söz alıp, şunu söyledi. “Harika, Tomas; sen, simgesel hikâyelerin gerçek anlamını kavramış haldesin; ancak, Petrus ve Nathanyel, ikiniz de, benim simgesel hikâyelerimden mecazi bir anlamlar bütününe girişmenin tehlikesini oldukça bütüncül bir biçimde göstermede eşit düzeyde iyilikte bulundunuz. Kalplerinizde yararlı bir biçimde sıklıkla bu türden özgür varsayımsal düşüncelere girişebilirsiniz; ancak, bu türden yargıları kamu öğretinizin bir parçası olarak sunmayı amaçladığınızda bir yanlışın içine girersiniz.”

151:2.7 (1691.2) When Thomas had finished speaking, the majority of his fellow preachers were about ready to agree with him, even Peter and Nathaniel were on their way over to speak with him, when Jesus arose and said: “Well done, Thomas; you have discerned the true meaning of parables; but both Peter and Nathaniel have done you all equal good in that they have so fully shown the danger of undertaking to make an allegory out of my parables. In your own hearts you may often profitably engage in such flights of the speculative imagination, but you make a mistake when you seek to offer such conclusions as a part of your public teaching.”

    Bu aşamada gerilim sonlanmış, Petrus ve Nathanyel birbirlerini yorumları için tebrik etmişti; ve, Alpheus ikizleri dışında, havarilerden her biri, gece için istirahatlarına çekilmeden önce hasatçı simgesel hikâyesine dair bir yorumda bulunmaya girişmişti. Yudas İşkariyot bile oldukça makul bir yorum getirmişti. On ikili sıklıkla, kendileri arasında gerçekleşen bir biçimde, Üstün’ün simgesel hikâyelerinin gerisinde yatan bütüncül mecazi bir anlamı düşünmeye çalışırlardı; ancak, onlar bir daha, bu türden varsayımları ciddiye almadı. Bu havariler ve onların birliktelikleri için, özellikle ise bu zaman zarfından itibaren İsa kamu öğretisi ile ilişkili olarak giderek artan düzeyde simgesel hikâye kullandığı için, oldukça yararlı bir toplantı olmuştu.

151:2.8 (1691.3) Now that the tension was over, Peter and Nathaniel congratulated each other on their interpretations, and with the exception of the Alpheus twins, each of the apostles ventured to make an interpretation of the parable of the sower before they retired for the night. Even Judas Iscariot offered a very plausible interpretation. The twelve would often, among themselves, attempt to figure out the Master’s parables as they would an allegory, but never again did they regard such speculations seriously. This was a very profitable session for the apostles and their associates, especially so since from this time on Jesus more and more employed parables in connection with his public teaching.

3. Simgesel Hikâyeler Hakkında İlave Şeyler  

3. More about Parables

    Havariler simgesel hikâyelerin o kadar etkisindeydi ki, ertesi akşamın tamamını bu hikâyelerin ilave tartışmasına adanmışlardı. İsa akşamın konuşma konusunu şunu söyleyerek sunmuştu: “Benim derinden sevdiklerim, sizler her zaman öğretinizde, karşınızda sahip olduğunuz akıllara ve kalplere gerçekliğin sunuşunu uyarlayacak biçimde bir farklığa gitmek zorundasınız. Sizler, çeşitli ussal düzeyde ve mizaçta bulunan bir kalabalık karşısında olduğunuzda, dinleyenlerin her bir sınıfına farklı sözleri söyleyemezsiniz; ancak, sizler, öğretinizi aktaracak bir hikâye anlatabilirsiniz; ve, her topluluk, hatta her bir birey, sahip olduğu ussal ve ruhsal donanımları uyarınca bu simgesel hikâyeye dair kendi yorumunu yapmaya yetkin olacak. Sizler ışığınızı parlatacaksınız; ancak bunu, bilgelik ve her bir durumda gerekli olacak şeye karar verme yetisiyle gerçekleştireceksiniz. Hiçbir kimse, bir lambayı yaktığı zaman onu bir kacakla örtmez veya onu yatağın altına koymaz; o lambasını, herkesin ışığını görebileceği bir yere koyar. Sizlere, açığa çıkarılmaması gereken bir şeyin cennetin krallığında saklı bir konumda olmadığını söylememe izin verin; ne de orada, nihai biçimde bildirilmeyecek herhangi bir sır söz konusudur. Her şeyin sonunda, tüm bunların hepsi ışığa kavuşacaktır. Yalnızca kalabalıkları ve onların gerçekliği nasıl duyacağını düşünmeyin; aynı zamanda kendinizin nasıl duymakta olduğunuza kulak verin. Sizlere birçok sefer söylemiş olduğu şu şeyi hatırlayın: Hâlihazırda sahip olana fazlası verilecekken, sahip olmayandan sahip olduğunu düşündüğü şey bile alınacaktır.”

151:3.1 (1691.4) The apostles were parable-minded, so much so that the whole of the next evening was devoted to the further discussion of parables. Jesus introduced the evening’s conference by saying: “My beloved, you must always make a difference in teaching so as to suit your presentation of truth to the minds and hearts before you. When you stand before a multitude of varying intellects and temperaments, you cannot speak different words for each class of hearers, but you can tell a story to convey your teaching; and each group, even each individual, will be able to make his own interpretation of your parable in accordance with his own intellectual and spiritual endowments. You are to let your light shine but do so with wisdom and discretion. No man, when he lights a lamp, covers it up with a vessel or puts it under the bed; he puts his lamp on a stand where all can behold the light. Let me tell you that nothing is hid in the kingdom of heaven which shall not be made manifest; neither are there any secrets which shall not ultimately be made known. Eventually, all these things shall come to light. Think not only of the multitudes and how they hear the truth; take heed also to yourselves how you hear. Remember that I have many times told you: To him who has shall be given more, while from him who has not shall be taken away even that which he thinks he has.”

    Yorumlarına dair simgesel hikâyeler üzerine olan söyleşinin devamı ve ilave öğretim, çağdaş kavramsallaşmalar içinde şu şekilde özetlenip, ifade edilebilir:

151:3.2 (1692.1) The continued discussion of parables and further instruction as to their interpretation may be summarized and expressed in modern phraseology as follows:

    1. İsa, müjdenin taşıdığı gerçeklerde masalsı hikâyelerin veya mecazi simgelerin kullanılmasına karşı tavsiyede bulunmuştu. O kesin bir biçimde, özellikle doğaya konu olan simgesel hikâyeler olarak, simgesel hikâyelerin özgür biçimde kullanılmasını tavsiye etmişti. O, gerçekliği öğretmenin bir aracı olarak doğal veya ruhsal dünyalar arasında bulunan benzetim yönteminin kullanılmasının içermiş olduğu değerin altını çizmişti. O sürekli olarak doğaya, “ruhsal gerçekliklerin gerçek olmayan ve geçici gölgesi” imasında bulunmuştu.

151:3.3 (1692.2) 1. Jesus advised against the use of either fables or allegories in teaching the truths of the gospel. He did recommend the free use of parables, especially nature parables. He emphasized the value of utilizing the analogy existing between the natural and the spiritual worlds as a means of teaching truth. He frequently alluded to the natural as “the unreal and fleeting shadow of spirit realities.”

    2. İsa, bu öğretim yönteminin yeni olmadığı gerçekliğine dikkati çeken bir biçimde, İbrani yazıtlarından üç veya dört simgesel hikâyeyi anlatmıştı. Buna rağmen, bu zaman zarfından itibaren kendisinin kullanmış olduğu yöntem neredeyse yeni bir öğretim metodu haline gelmişti.

151:3.4 (1692.3) 2. Jesus narrated three or four parables from the Hebrew scriptures, calling attention to the fact that this method of teaching was not wholly new. However, it became almost a new method of teaching as he employed it from this time onward.

    3. Havarilere simgesel hikâyelerin değerinin öğretilişinde, İsa şu üç noktaya dikkat çekmişti:

151:3.5 (1692.4) 3. In teaching the apostles the value of parables, Jesus called attention to the following points:

    Simgesel hikâye, akıl ve ruhaniyetin oldukça geniş çaptaki farklı düzeylerine eş zamanlı bir etkileşimi sağlamaktadır. Simgesel hikâye, hayal gücünü etkinleştirmekte, muhakeme gücünü zorlamakta ve irdeleyici düşünceyi harekete geçirmektedir; o, düşmanlığı yaratmadan anlayışı desteklemektedir.

151:3.6 (1692.5) The parable provides for a simultaneous appeal to vastly different levels of mind and spirit. The parable stimulates the imagination, challenges the discrimination, and provokes critical thinking; it promotes sympathy without arousing antagonism.

    Simgesel hikâye, bilinen şeylerden bilinmeyen şeylerin kavrayışına ilerlemektedir. Simgesel hikâye, ruhsal ve madde-ötesini bir tanıştırma aracı olarak maddi ve doğaya ait olan şeyleri kullanmaktadır.

151:3.7 (1692.6) The parable proceeds from the things which are known to the discernment of the unknown. The parable utilizes the material and natural as a means of introducing the spiritual and the supermaterial.

    Simgesel hikâyeler, tarafsız ahlaki kararlara varmayı teşvik etmektedir. Simgesel hikâye fazlasıyla önyargıya dayanan şeylerden kaçınılmasını sağlamakta ve yeni gerçeği akla şükran dolu bir biçimde yerleştirmektedir; ve, o bunların tümünü, kişisel pişmanlığa ait olumsuz düşüncelerinin çok azına neden olarak gerçekleştirmektedir.

151:3.8 (1692.7) Parables favor the making of impartial moral decisions. The parable evades much prejudice and puts new truth gracefully into the mind and does all this with the arousal of a minimum of the self-defense of personal resentment.

    Simgesel benzetim içindeki gerçekliği reddetmek, doğrudan bir biçimde bir insanın sahip olduğu dürüst ve adil kararı alçak görür bir halde, bilinçli nitelikteki ussal eylemi gerektirmektedir. Simgesel hikâye, işitme duygusu vasıtasıyla düşünme duygusunu açığa çıkarmaktadır.

151:3.9 (1692.8) To reject the truth contained in parabolical analogy requires conscious intellectual action which is directly in contempt of one’s honest judgment and fair decision. The parable conduces to the forcing of thought through the sense of hearing.

    Öğretimin simgesel hikâye türünün kullanılışı, öğretmenin yeni ve hatta şaşırtıcı gerçeklikleri sunmasını için kendisini yetkin halde getirirken, öğretmen böylece büyük ölçüde, geleneklerle ve oturmuş yönetim gücü ile gerçekleşebilecek her türlü anlaşmazlıktan ve dışa dönük çatışmadan kaçınabilmektedir.

151:3.10 (1692.9) The use of the parable form of teaching enables the teacher to present new and even startling truths while at the same time he largely avoids all controversy and outward clashing with tradition and established authority.

    Simgesel hikâye aynı zamanda, benzer aynı olaylar ile ileride karşılaşıldığında gerçekliğin hafızasını akla getirmenin yararını taşımaktadır.

151:3.11 (1693.1) The parable also possesses the advantage of stimulating the memory of the truth taught when the same familiar scenes are subsequently encountered.

    Böylece İsa, kamu duyurusu içinde simgesel hikâyeleri artan bir biçimde kullanma uygulamasının temelinde yatan birçok neden ile takipçilerinin aşina olmasını amaçlamıştı.

151:3.12 (1693.2) In this way Jesus sought to acquaint his followers with many of the reasons underlying his practice of increasingly using parables in his public teaching.

    Akşam dersinin sonuna doğru İsa, hasatçı simgesel hikâyesine dair ilk yorumunda bulunmuştu. O, simgesel hikâyenin iki şeye atıfta bulunduğunu söyledi: Bunlardan ilki, o zaman zarfına kadar kendi hizmetinin bir özeti ve yeryüzü üzerindeki yaşamının geride kalan kısmı boyunca önünde neyin uzanmakta olduğuna dair bir öngörüydü. Ve, ikincisi, aynı zamanda, krallığın havarilerinin ve diğer ileticilerinin zaman ilerledikçe nesilden nesile hizmetleri içinde neyi bekleyebileceklerine dair bir ipucuydu.

151:3.13 (1693.3) Toward the close of the evening’s lesson Jesus made his first comment on the parable of the sower. He said the parable referred to two things: First, it was a review of his own ministry up to that time and a forecast of what lay ahead of him for the remainder of his life on earth. And second, it was also a hint as to what the apostles and other messengers of the kingdom might expect in their ministry from generation to generation as time passed.

    İsa aynı zamanda; kendinin yapmış olduğu şeylerin büyük birçoğunun ecinnilerin ve kötü ruhaniyetlerin sahip olduğu prensin yardımıyla gerçekleşmekte olduğunu öğreten Kudüs’deki dini önderlerin çalışılmış çabalarına karşı olabilecek en mümkün ret halinde, simgesel hikâyelerin kullanılmasına başvurmak zorunda kalmıştı. Doğaya başvurmak bu türden öğretiye karşı gelmek anlamına gelmekteydi, zira bu dönemin insanları tüm doğa olgularını ruhsal varlıkların ve doğa-ötesi güçlerin doğrudan eyleminin bir sonucu biçiminde görmekteydi. O aynı zamanda bu öğretim yönetimi üzerinde kararlıydı, çünkü bu kendisini, daha iyi bir biçimde bilmeyi arzulayan kişilere hayati nitelikteki gerçeklikleri duyurmak için yetkin kılmış olup, bir yandan da, düşmanlarının kendisinde kusur buluşuna ve kendisine suçlama getirişine daha az imkân vermekteydi.

151:3.14 (1693.4) Jesus also resorted to the use of parables as the best possible refutation of the studied effort of the religious leaders at Jerusalem to teach that all of his work was done by the assistance of demons and the prince of devils. The appeal to nature was in contravention of such teaching since the people of that day looked upon all natural phenomena as the product of the direct act of spiritual beings and supernatural forces. He also determined upon this method of teaching because it enabled him to proclaim vital truths to those who desired to know the better way while at the same time affording his enemies less opportunity to find cause for offense and for accusations against him.

    Gece için topluluğu dağıtmadan önce, İsa şunu söylemişti: “Şimdi, sizlere hasatçı simgesel hikâyesinin son kısmını söyleyeceğim. Sizleri, bunu nasıl karşılayacağınızı öğrenmek için sınayacağım: Cennetin krallığı aynı zamanda, yeryüzü üzerine iyi tohumu serpen bir kişi gibidir; ve, her ne kadar bu kişi gece uyusa ve gündüz de işine gitse de, tohum filiz vermekte ve büyümekte; ve, bu kişi bu tohumun nasıl büyüdüğünü bilmese de, dikilen bitki meyvesini vermektedir. İlk başta filiz çıkar, sonra başak gelir ve onun da sonrasında başakta bütün tahıl oluşur. Ve, daha sonra tahıl olgunlaşınca, bu kişi orağını çıkarır ve hasat sonlanır. Duymak için kulağa sahip olan duysun.”

151:3.15 (1693.5) Before he dismissed the group for the night, Jesus said: “Now will I tell you the last of the parable of the sower. I would test you to know how you will receive this: The kingdom of heaven is also like a man who cast good seed upon the earth; and while he slept by night and went about his business by day, the seed sprang up and grew, and although he knew not how it came about, the plant came to fruit. First there was the blade, then the ear, then the full grain in the ear. And then when the grain was ripe, he put forth the sickle, and the harvest was finished. He who has an ear to hear, let him hear.”

    Birçok kez havariler bu sözü akıllarında evirip çevirip tekrar düşündüler, ancak İsa hasatçının simgesel hikâyesine eklenen bu ilave üzerine bir daha hiçbir yorumda bulunmamıştı.

151:3.16 (1693.6) Many times did the apostles turn this saying over in their minds, but the Master never made further mention of this addition to the parable of the sower.

4. Deniz Kenarındaki Yeni Simgesel Hikâyeler  

4. More Parables by the Sea

    Bir sonraki gün İsa, şunu söyleyerek, tekneden insanlara öğretimde bulunmuştu: “Cennetin krallığı, tarlasına iyi tohumu ekmiş olan bir kişi gibidir; ancak, o uyuyunca, düşmanı gelmiş ve ekiminin arasına ayrık otları dikip gitmiştir. Ve, böylece genç filizler çıktığında ve onlar daha sonra tam ürününü verecekken, orada aynı zamanda ayrık otları da çıkmıştı. Bunun sonrasında hanesinin hizmetçileri kendisine gelip şunu söylemişti: ‘Bayım, sen tarlana iyi tohumu ekmedin mi? Nereden geldi bu ayrık otları?’ Ve, o hizmetçilerine, ‘Bir düşman bunu yaptı,’ dedi. Hizmetçiler daha sonra efendilerine, ‘Neden dışarı çıkıp bu ayrık otlarını yolmuyorsun?’ diye sordu. Ancak, o kendilerine cevap verip, şunu söylemişti: ‘Hayır, onları topladığınız zaman aynı zamanda buğdayı da koparırsınız. Bunun yerine hasat vaktine kadar onların beraber büyümesine izin verin, o vakit ben hasadı kaldıranlara, ilk önce ayrık otlarını toplayın ve desteler halinde bir kenara ayırın ve daha sonra buğdayı ambarıma taşıyın derim.’”

151:4.1 (1693.7) The next day Jesus again taught the people from the boat, saying: “The kingdom of heaven is like a man who sowed good seed in his field; but while he slept, his enemy came and sowed weeds among the wheat and hastened away. And so when the young blades sprang up and later were about to bring forth fruit, there appeared also the weeds. Then the servants of this householder came and said to him: ‘Sir, did you not sow good seed in your field? Whence then come these weeds?’ And he replied to his servants, ‘An enemy has done this.’ The servants then asked their master, ‘Would you have us go out and pluck up these weeds?’ But he answered them and said: ‘No, lest while you are gathering them up, you uproot the wheat also. Rather let them both grow together until the time of the harvest, when I will say to the reapers, Gather up first the weeds and bind them in bundles to burn and then gather up the wheat to be stored in my barn.’”

    İnsanlar birkaç soru sorduktan sonra, İsa bir başka simgesel hikâyeyi söylemişti: “Cennetin krallığı, insanın tarlasına ektiği bir hardal tohumunun tanesi gibidir. Her ne kadar bir hardal tohumu tohumların içinde en küçüğü olsa da, tamamiyle büyüdüğünde, baharatların içinde en büyüğü haline gelmekte ve göğün kuşlarının dallarına gelebileceği ve istirahat edebileceği bir ağaç gibi olmaktadır.”

151:4.2 (1693.8) After the people had asked a few questions, Jesus spoke another parable: “The kingdom of heaven is like a grain of mustard seed which a man sowed in his field. Now a mustard seed is the least of seeds, but when it is full grown, it becomes the greatest of all herbs and is like a tree so that the birds of heaven are able to come and rest in the branches thereof.”

    “Cennetin krallığı, bir kadının üç yemeklik parçalar halinde alıp saklamış olduğu bir maya gibidir; ve bu şekilde yemeklerin tümü ağza layık hale gelir.”

151:4.3 (1694.1) “The kingdom of heaven is also like leaven which a woman took and hid in three measures of meal, and in this way it came about that all of the meal was leavened.”

    “Cennetin krallığı aynı zamanda, bir insanın keşfetmiş olduğu, bir tarlada saklı bir hazine gibidir. Neşe içinde, bu tarlayı alabilecek paraya sahip olmak için tüm malvarlığını satmaya gitmiş olan kişi gibidir.”

151:4.4 (1694.2) “The kingdom of heaven is also like a treasure hidden in a field, which a man discovered. In his joy he went forth to sell all he had that he might have the money to buy the field.”

    “Cennetin krallığı aynı zamanda, görkemli incileri arayan bir tüccar gibidir; ve, iyi bir fiyata bir inciyi bulmuş olarak o, bu olağanüstü inciyi satın alabilmek için gidip elinde ne varsa satmıştır.”

151:4.5 (1694.3) “The kingdom of heaven is also like a merchant seeking goodly pearls; and having found one pearl of great price, he went out and sold everything he possessed that he might be able to buy the extraordinary pearl.”

    “Tekrar edilecek olursa, cennetin krallığı denize atılmış olan bir ağ olta gibidir ve bu ağ her türlü balığı tutmaktadır. Ağ dolduğu vakit, balıkçılar onu, iyileri yanlarına alan kötüleri ise atan bir biçimde, oturup balıkları ayıklamaya başladıkları yer olan sahile doğru geri dönerler.”

151:4.6 (1694.4) “Again, the kingdom of heaven is like a sweep net which was cast into the sea, and it gathered up every kind of fish. Now, when the net was filled, the fishermen drew it up on the beach, where they sat down and sorted out the fish, gathering the good into vessels while the bad they threw away.”

    İsa kalabalıklara başka birçok simgesel hikâyeyi söylemişti. Gerçekte, bu zaman zarfından itibaren o büyük topluluklara, bu araçlar dışında nadiren öğretide bulunmuştu. Simgesel hikâyeler içinde bir kamu dinleyici topluluğuna konuştuktan sonra, akşam dersleri boyunca, havarilerine ve öğreti-yayıcılara öğretilerini daha bütüncül ve açık bir biçimde açıklardı.

151:4.7 (1694.5) Many other parables spoke Jesus to the multitudes. In fact, from this time forward he seldom taught the masses except by this means. After speaking to a public audience in parables, he would, during the evening classes, more fully and explicitly expound his teachings to the apostles and the evangelists.

5. Keresa’ya olan Seyahat  

5. The Visit to Kheresa

    Kalabalıklar hafta boyunca artmaya devam etmişti. Şabat günü İsa hızlıca tepelerin yolunu tutmuştu, ancak Cuma sabahı geldiğinde kalabalıklar geri dönmüştü. İsa onlara, Petrus’un duyurusundan sonra öğleden sonrasının ilk saatlerinde konuşmuş olup, konuşmasını bitirdiğinde havarilerine şunu söylemişti: “Kalabalıklardan yoruldum; bir günlüğüne dinlenebilmemiz için karşı tarafa geçelim.”

151:5.1 (1694.6) The multitude continued to increase throughout the week. On Sabbath Jesus hastened away to the hills, but when Sunday morning came, the crowds returned. Jesus spoke to them in the early afternoon after the preaching of Peter, and when he had finished, he said to his apostles: “I am weary of the throngs; let us cross over to the other side that we may rest for a day.”

    Gölün öte yakasında onlar, özellikle senenin bu döneminde olmak üzere, Celile Denizi’nin tipik özelliği olan şiddetli ve anlık rüzgâr fırtınalarından bir tanesiyle karşılaşmışlardı. Bu su kütlesi deniz seviyesinden neredeyse iki yüz on beş metre aşağıda olup, özellikle batıda bulunan, yüksek göl kenarlarıyla çevriliydi. Orada, gölden tepelere doğru giden dik geçitler bulunmakta olup, gün boyunca gölün bir cephesinde ısınan hava yukarı doğru çıktığında, gün batımından sonra geçitlerde soğuyan hava göle doğru birden inme eğilimi göstermekteydi. Bu boralar hızlı bir biçimde ortaya çıkıp, zaman zaman da hızlı bir biçimde ortadan kaybolmaktaydı.

151:5.2 (1694.7) On the way across the lake they encountered one of those violent and sudden windstorms which are characteristic of the Sea of Galilee, especially at this season of the year. This body of water is almost seven hundred feet below the level of the sea and is surrounded by high banks, especially on the west. There are steep gorges leading up from the lake into the hills, and as the heated air rises in a pocket over the lake during the day, there is a tendency after sunset for the cooling air of the gorges to rush down upon the lake. These gales come on quickly and sometimes go away just as suddenly.

    Bu Pazar akşamı İsa’yı karşı tarafa taşımakta olan tekneyi tam da bu türden bir bora yakalamıştı. Belli bir sayıda genç öğreti-yayıcılarını taşımakta olan diğer üç tekne İsa’nın bulunduğu bu tekneyi takip etmekteydi. Bu fırtına, her ne kadar gölün bu kısmıyla sınırlı olsa da, batı sahilde fırtınadan bir iz bile olmasa da, şiddetli bir halde bulunmaktaydı. Rüzgâr o kadar güçlüydü ki, dalgalar teknenin içine doğru girmeye başlamıştı. Büyük rüzgârlar yelkeni havariler kapatana kadar yırtmıştı; ve, bu aşamada onlar tamamiyle, iki buçuk kilometreden biraz daha uzaklıkta bulunarak, kıyıya doğru kendilerini çeken bir biçimde küreklerine dayanmışlardı.

151:5.3 (1694.8) It was just such an evening gale that caught the boat carrying Jesus over to the other side on this Sunday evening. Three other boats containing some of the younger evangelists were trailing after. This tempest was severe, notwithstanding that it was confined to this region of the lake, there being no evidence of a storm on the western shore. The wind was so strong that the waves began to wash over the boat. The high wind had torn the sail away before the apostles could furl it, and they were now entirely dependent on their oars as they laboriously pulled for the shore, a little more than a mile and a half distant.

    Bunlar meydana gelirken, İsa, teknenin arka kısmında yerden yükseklikteki küçük bir barınağımsı yerde uykuya dalmıştı. Üstün, Bethsayda’yı terk ettikleri zaman yorgundu; ve, onlara öte tarafa doğru açılmayı emrettiği zaman istirahat etmek güvenliydi. Bu eski balıkçılar güçlü ve deneyimli kürekçilerdi; ancak, bu, onların o zamana kadar karşılaşmış oldukları en kötü boralardan bir tanesiydi. Her ne kadar rüzgâr ve dalgalar teknelerini bir oyuncak gemi gibi oradan oraya atmış olsa da, İsa uykusuna olduğu gibi devam etmişti. Petrus, geminin arka kısmına yakın bir yerde sağ tarafın küreğindeydi. Tekne su ile dolmaya başladığında, küreğini bırakmış, İsa’ya doğru hızlıca koşan bir biçimde, uyandırmak için onu güçlüce sarsmıştı; ve, o kalktığında Petrus: “Üstün, bizlerin şiddetli bir fırtınada olduğunu bilmiyor musun? Eğer bizleri korumazsan hepimiz yok olacağız.”

151:5.4 (1694.9) Meanwhile Jesus lay asleep in the stern of the boat under a small overhead shelter. The Master was weary when they left Bethsaida, and it was to secure rest that he had directed them to sail him across to the other side. These ex-fishermen were strong and experienced oarsmen, but this was one of the worst gales they had ever encountered. Although the wind and the waves tossed their boat about as though it were a toy ship, Jesus slumbered on undisturbed. Peter was at the right-hand oar near the stern. When the boat began to fill with water, he dropped his oar and, rushing over to Jesus, shook him vigorously in order to awaken him, and when he was aroused, Peter said: “Master, don’t you know we are in a violent storm? If you do not save us, we will all perish.”

    İsa yağmura doğru çıktığı zaman ilk önce Petrus’a baktı, ve daha sonra karanlıkta mücadele vermekte olan kürekçileri seçmeye çalışırken, rahatsız olmuş bir halde henüz küreğine geri dönmemiş olan Şimon Petrus’a bakışını tekrar çevirip, şunu söylemişti: “Hepiniz neden bu kadar korku ile dolusunuz? Nerede inancınız? Sakin, sessiz olun.” İsa bu eleştiriyi ifade etmeyi Petrus ve diğer havarilere daha tam da bitirmemişken, Petrus’dan sıkıntı içindeki ruhunu dindirmek için huzuru aramasını daha tam da istememişken, çalkantı içindeki hava, denge noktasına gelen bir biçimde, büyük bir sessizlik içinde sakinleşmişti. Sinirli dalgalar neredeyse tamamen dinmiş, kısa bir yağmuru yağdırmış olan kara bulutlar ortadan kaybolmuş ve göğün yıldızları tepelerinde parıldar halde belirmişti. Tüm bunların hepsi, tamamiyle, bizlerin yargılayabildiği kadarıyla şans eseri gerçekleşmişti; ancak, havariler, özellikle Şimon Petrus, bu yaşanılmışı bir doğa mucizesi olarak görmeye hiçbir zaman son vermedi. Bu günün insanları için; tüm doğanın, doğrudan bir biçimde ruhaniyet güçlerinin ve doğa-ötesi varlıklarının denetimi altında bulunan bir olgu olduğunda güçlü bir şekilde inandıkları için, doğa mucizelerine inanmaları özellikle kolay olan bir şeydi.

151:5.5 (1695.1) As Jesus came out in the rain, he looked first at Peter, and then peering into the darkness at the struggling oarsmen, he turned his glance back upon Simon Peter, who, in his agitation, had not yet returned to his oar, and said: “Why are all of you so filled with fear? Where is your faith? Peace, be quiet.” Jesus had hardly uttered this rebuke to Peter and the other apostles, he had hardly bidden Peter seek peace wherewith to quiet his troubled soul, when the disturbed atmosphere, having established its equilibrium, settled down into a great calm. The angry waves almost immediately subsided, while the dark clouds, having spent themselves in a short shower, vanished, and the stars of heaven shone overhead. All this was purely coincidental as far as we can judge; but the apostles, particularly Simon Peter, never ceased to regard the episode as a nature miracle. It was especially easy for the men of that day to believe in nature miracles inasmuch as they firmly believed that all nature was a phenomenon directly under the control of spirit forces and supernatural beings.

    İsa on ikiliye, onların sıkıntı içindeki ruhaniyetlerine konuşmuş ve korkunun oradan oraya attığı akıllarına bizzat hitap etmiş olduğunu, hava olaylarının kendi sözüne itaat etmesini emretmediğini doğrudan bir biçimde açıklamıştı; ancak, bu boşunaydı. Üstün’ün takipçileri her zaman, tüm bu tesadüfü olaylara dair kendi yorumlarını getirmede kararlılık göstermişlerdi. Bu günden itibaren onlar, Üstün’ün doğa olayları üzerinde mutlak bir güce sahip olduğu konusunda ısrarcı olmuşlardı. Petrus hiçbir zaman, nasıl “rüzgârların ve dalgaların bile kendisine itaat ettiğini” anlatmadan yorgun düşmemişi.

151:5.6 (1695.2) Jesus plainly explained to the twelve that he had spoken to their troubled spirits and had addressed himself to their fear-tossed minds, that he had not commanded the elements to obey his word, but it was of no avail. The Master’s followers always persisted in placing their own interpretation on all such coincidental occurrences. From this day on they insisted on regarding the Master as having absolute power over the natural elements. Peter never grew weary of reciting how “even the winds and the waves obey him.”

    İsa ve onun birliktelikleri kıyıya ulaştıkları zaman akşamın geç vaktiydi; ve, sakin ve güzel bir gece olduğu için, onların hepsi, daha, bir sonraki günün gün doğumundan biraz daha sonrasına kadar kıyıya çıkmamış bir biçimde teknelerinde dinlenmişti. Onların hepsi bir araya geldiğinde, hepsi yaklaşık olarak kırk kişiydi, İsa şunu söylemişti: “Ta oralardaki tepelere çıkalım ve birkaç gün Yaratıcı’nın krallığına ait sorunlar üzerinde düşünmek için vakit geçirelim.”

151:5.7 (1695.3) It was late in the evening when Jesus and his associates reached the shore, and since it was a calm and beautiful night, they all rested in the boats, not going ashore until shortly after sunrise the next morning. When they were gathered together, about forty in all, Jesus said: “Let us go up into yonder hills and tarry for a few days while we ponder over the problems of the Father’s kingdom.”

6. Keresa Delisi  

6. The Kheresa Lunatic

    Her ne kadar göğün yakınındaki batı sahilinin çoğu ötedeki tepelere kademeli bir biçimde uzanmış olsa da, bu noktada yamaç, bazı yerlerde sahil göle birden inen bir biçimde, dik bir halde bulunmaktaydı. Yakındaki tepenin kenarına doğru elini yukarı kaldıran bir biçimde İsa: “Haydi, kahvaltı için ve sığınaklarda dinlenmek ve konuşmak için şu tepeye çıkalım.”

151:6.1 (1695.4) Although most of the near-by eastern shore of the lake sloped up gently to the highlands beyond, at this particular spot there was a steep hillside, the shore in some places dropping sheer down into the lake. Pointing up to the side of the near-by hill, Jesus said: “Let us go up on this hillside for our breakfast and under some of the shelters rest and talk.”

    Bu tepenin tamamı, kayalardan oyulmuş olan büyük mağaralar ile kaplıydı. Bu oyukların çoğu ilkçağdan kalma kaya oluşumlarıydı. Tepeye olan yolun yaklaşık olarak yarısında, küçük ve göreceli düzlük bir noktada, Kerasa adlı küçük bir kasabanın mezarlığını bulunmaktaydı. İsa ve onun birliktelikleri bu mezarlık yerleşkesinin yakınından geçerlerken, bu tepe mağaralarında yaşamış olan bir deli kendilerine koştu. Bu aklından sorunlu olan kişi, bir seferinde bu büyük mağaraların bir tanesinde iplere ve zincirlere bağlanmış olarak, bu yörelerde oldukça iyi bilinmekteydi. O uzunca bir süreden beri zincirlerini kırmış halde bulunup, mezarlar arasında ve terk edilmiş mağara bölgelerinde istediği gibi dolaşmaktaydı.

151:6.2 (1695.5) This entire hillside was covered with caverns which had been hewn out of the rock. Many of these niches were ancient sepulchres. About halfway up the hillside on a small, relatively level spot was the cemetery of the little village of Kheresa. As Jesus and his associates passed near this burial ground, a lunatic who lived in these hillside caverns rushed up to them. This demented man was well known about these parts, having onetime been bound with fetters and chains and confined in one of the grottoes. Long since he had broken his shackles and now roamed at will among the tombs and abandoned sepulchres.

    İsmi Amos olan bu kişi, deliliğin süreçsel olan bir türünden muzdaripti. Orada dikkate değer sayıda, biraz kıyafet bulup, akranları arasında iyice davrandığı yaşanmışlar bulunmaktaydı. Aklının başında olduğu bu aralıklardan bir tanesinde o, İsa ve havarilerin duyurularını duymuş olduğu Bethsayda’ya uğramıştı; ve, bu zaman zarfında kendisi, krallığın müjdesinin bir yarı-inananı haline gelmişti. Ancak, yakın bir süre içinde onun sorunlarının fırtınalı bir süreci ortaya çıkmış ve, sesli bir biçimde ağlar halde, inlediği ve kendisi ile rastgele karşılaşmış olanları dehşet içinde bırakır biçimde davranmış olduğu mezarlara kaçmıştı.

151:6.3 (1696.1) This man, whose name was Amos, was afflicted with a periodic form of insanity. There were considerable spells when he would find some clothing and deport himself fairly well among his fellows. During one of these lucid intervals he had gone over to Bethsaida, where he heard the preaching of Jesus and the apostles, and at that time had become a halfhearted believer in the gospel of the kingdom. But soon a stormy phase of his trouble appeared, and he fled to the tombs, where he moaned, cried out aloud, and so conducted himself as to terrorize all who chanced to meet him.

    Amos İsa’yı tanıdığında, ayaklarına kapanıp şunu haykırmıştı: “Ben seni biliyorum, İsa, ancak ben birçok kötü ruhaniyetin egemenliği altındayım, ve ben senden bana acı çektirmemen için yalvarıyorum.” Bu kişi içten bir biçimde; dönemsel gerçekleşen zihinsel hastalığının, zaman zaman, kötü veya temiz olmayan ruhaniyetlerin içine girmesi ve aklı ve bedeni üzerinde üstünlük kurması gerçekliği sebebiyle gerçekleşmekte olduğuna inanmaktaydı. Onun sorunları büyük ölçüde duygusaldı — onun beyni çok büyük ölçüde hastalıklı halde değildi.

151:6.4 (1696.2) When Amos recognized Jesus, he fell down at his feet and exclaimed: “I know you, Jesus, but I am possessed of many devils, and I beseech that you will not torment me.” This man truly believed that his periodic mental affliction was due to the fact that, at such times, evil or unclean spirits entered into him and dominated his mind and body. His troubles were mostly emotional — his brain was not grossly diseased.

    İsa, ayağında oturmuş bir hayvan gibi çömelmiş bu kişiye bakan bir biçimde, eğildi ve, onun elini tutar halde, kendisini ayağa kaldırdı ve şunu söyledi: “Amos, sen bir kötü ruhaniyetin egemenliği altında değilsin; sen hâlihazırda, Tanrı’nın bir evladı olduğunun güzel haberlerini duydun. Ben senden, şimdi içinde bulunduğun bu süreçten kurtulmanı emrediyorum.” Ve, Amos İsa’nın bu sözlerini duyduğunda, usunda, doğrudan bir biçimde doğru aklına ve duygularının olağan denetimine geri dönen türden bir dönüşüm ortaya çıkmıştı. Bu zaman zarfında, yakın kasabadan dikkate değer bir topluluk bir araya gelmişti; ve, bu insanlar deliyi, sayıları onların tepelerindeki domuz sürü güderleri tarafından artmış halde, doğru aklına sahip halde ve hiçbir kısıtlama olmadan onlarla konuşmakta olan halde, İsa ve onun takipçileri ile oturduğunu görünce hayretler içinde kalmışlardı.

151:6.5 (1696.3) Jesus, looking down upon the man crouching like an animal at his feet, reached down and, taking him by the hand, stood him up and said to him: “Amos, you are not possessed of a devil; you have already heard the good news that you are a son of God. I command you to come out of this spell.” And when Amos heard Jesus speak these words, there occurred such a transformation in his intellect that he was immediately restored to his right mind and the normal control of his emotions. By this time a considerable crowd had assembled from the near-by village, and these people, augmented by the swine herders from the highland above them, were astonished to see the lunatic sitting with Jesus and his followers, in possession of his right mind and freely conversing with them.

    Domuz güderleri, delinin terbiye edilişine dair haberleri yaymak için kasabaya koşarlarken, köpekler, yaklaşık olarak otuz domuzdan meydana gelen küçük ve sahipsiz bir sürünün başına verilmiş olup, bu köpekler onların büyük bir kısmını denize inen bir yamaca kaçırmıştı. Ve, İsa’nın mevcudiyeti ve delinin varsayılmış bulunan mucizevî iyileştirilişi ile iniltili biçimde ortaya çıkmış, bu tesadüfî olay; İsa’nın Amos’u, ondan kötü ruhaniyetlerden oluşan bir taburu çıkarışı ve bu ecinnilerin de domuzların sürüsüne girip, böylece onların doğrudan bir biçimde denize doğru yıkımlarına koşmasına neden olduğu efsanesinin kökenini oluşturmuştu. Gün sona ermeden önce, bu olay domuz güderleri tarafından etrafa yayılmış olup, tüm kasaba ona inanmıştı. Amos kesinlikle bu hikâyeye inanmıştı; o, sıkıntılı olan aklının sakinleşmesinden kısa bir süre sonra domuzların tepenin yamacından düşüşlerini görmüştü; ve, o her zaman, domuzların, kendisine uzunca bir süredir acı çektiren ve kendisini hasta eden tam da bu kötü ruhaniyetleri içlerinde taşımakta olduğuna inanmıştı. Ve, bu onun için, iyileşmesinin kalıcı olduğuna işaret eden bir şeydi. Domuzlar olayının Amos’un iyileşmesi ile doğrudan bir biçimde ilişkili bulunduğuna İsa’nın havarilerinin tümünün (Tomas dışında) inanmış olduğu eşit düzeyde gerçeklik taşımaktadır.

151:6.6 (1696.4) As the swine herders rushed into the village to spread the news of the taming of the lunatic, the dogs charged upon a small and untended herd of about thirty swine and drove most of them over a precipice into the sea. And it was this incidental occurrence, in connection with the presence of Jesus and the supposed miraculous curing of the lunatic, that gave origin to the legend that Jesus had cured Amos by casting a legion of devils out of him, and that these devils had entered into the herd of swine, causing them forthwith to rush headlong to their destruction in the sea below. Before the day was over, this episode was published abroad by the swine tenders, and the whole village believed it. Amos most certainly believed this story; he saw the swine tumbling over the brow of the hill shortly after his troubled mind had quieted down, and he always believed that they carried with them the very evil spirits which had so long tormented and afflicted him. And this had a good deal to do with the permanency of his cure. It is equally true that all of Jesus’ apostles (save Thomas) believed that the episode of the swine was directly connected with the cure of Amos.

    İsa, aramış olduğu şeylerin geri kalanını elde edememişti. Günün büyük bir kısmında İsa, Amos’un iyileştirilmiş oluşuna dair söze karşılık olan gelmiş ve deliden çıkmış olan ecinnilerin domuzlara girmiş olduğunu söyleyen hikâyenin çekmiş olduğu kalabalıklar tarafından çevrelenmişti. Ve, böylece, yalnızca bir gecelik dinlenmeden sonra, erken Salı sabahı, İsa ve arkadaşları, güçlü bir biçimde aralarından ayrılmalarını talep eden domuz-yetiştirici Musevi-olmayanlardan meydana gelen bir heyet tarafından uyandırılmışlardı. Onların sözcüleri Petrus ve Andreas’a: “Celile’nin balıkçıları, aramızdan ayrılın ve tanrı-elçinizi de beraberinizde götürün. Biz onun kutsal bir insan olduğunu biliyoruz; ancak, ülkemizin tanrıları onu bilmemekte olup, bizler birçok domuzu yitirme tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktayız. Sizlerin korkusu üzerimize çökmüş durumda, bu yüzden buradan ayrılmanızı rica ediyoruz.” Ve, İsa onları duyduğunda, Andreas’a: “Haydi mekânımıza geri dönelim.”

151:6.7 (1696.5) Jesus did not obtain the rest he was looking for. Most of that day he was thronged by those who came in response to the word that Amos had been cured, and who were attracted by the story that the demons had gone out of the lunatic into the herd of swine. And so, after only one night of rest, early Tuesday morning Jesus and his friends were awakened by a delegation of these swine-raising gentiles who had come to urge that he depart from their midst. Said their spokesman to Peter and Andrew: “Fishermen of Galilee, depart from us and take your prophet with you. We know he is a holy man, but the gods of our country do not know him, and we stand in danger of losing many swine. The fear of you has descended upon us, so that we pray you to go hence.” And when Jesus heard them, he said to Andrew, “Let us return to our place.”

    Onlar tam ayrılacakken, Amos İsa’dan, kendisinin onlarla birlikte geri dönmesine izin vermesi için yalvarmıştı; ancak, Üstün buna rıza göstermeyecekti. İsa Amos’a şunu söylemişti: “Tanrı’nın bir evladı olduğunu unutma. İnsanlarına geri dön ve onlara Tanrı’nın senin için ne kadar da büyük şeyler yapmış olduğunu göster.” Ve, Amos etrafa gidip; İsa’nın kendi sıkıntı içindeki ruhundan ecinnilerden oluşan bir taburu çıkardığını, ve bu kötü ruhaniyetlerin, onları hızlı bir biçimde ölümlerine iten halde, bir domuz sürüsüne girdiğini yaydı. Ve, o, İsa’nın kendisi için ne kadar da büyük şeyler yapmış olduğunu duyuran bir biçimde, Dekapolis’in tüm şehirlerine gidene kadar durmamıştı.

151:6.8 (1697.1) As they were about to depart, Amos besought Jesus to permit him to go back with them, but the Master would not consent. Said Jesus to Amos: “Forget not that you are a son of God. Return to your own people and show them what great things God has done for you.” And Amos went about publishing that Jesus had cast a legion of devils out of his troubled soul, and that these evil spirits had entered into a herd of swine, driving them to quick destruction. And he did not stop until he had gone into all the cities of the Decapolis, declaring what great things Jesus had done for him.





Back to Top