URANTİA’NIN KİTABI’NA - 134. Makale
Geçiş Yılları

URANTİA’NIN KİTABI’NA   

Kısım IV. İsa’nın Hayatı ve Öğretileri



Paper 134
The Transition Years

    AKDENİZ seyahati boyunca, İsa dikkatli bir biçimde, karşılaştığı insanları ve üzerinden geçtiği ülkeleri incelemişti; ve, yaklaşık olarak bu zaman zarfında, dünya üzerindeki yaşamının geri kalan kısmı hakkında nihai bir karara varmıştı. O, Filistin’de Musevi ebeveynlerinden doğmuş olduğu ve bunun için de gerçekliğin bir halk öğretmeni olarak yaşam görevine başlamayı beklemek amacıyla Celile’ye bilinçli bir biçimde geri dönmeyi içine alan tasarımı bütünüyle düşünmüş konumdaydı; ve, şimdi onu nihai olarak onaylamıştı; o, babası Yusuf’un insanlarının topraklarında bir kamu sürecini gerçekleştirmek için tasarımlarda bulunmaya başladı; ve, o, bunu kendi özgür iradesiyle gerçekleştirmişti.

134:0.1 (1483.1) DURING the Mediterranean journey Jesus had carefully studied the people he met and the countries through which he passed, and at about this time he reached his final decision as to the remainder of his life on earth. He had fully considered and now finally approved the plan which provided that he be born of Jewish parents in Palestine, and he therefore deliberately returned to Galilee to await the beginning of his lifework as a public teacher of truth; he began to lay plans for a public career in the land of his father Joseph’s people, and he did this of his own free will.

    İsa, kişisel ve insani olan deneyimi vasıtasıyla, Filistin’in; üzerinde, açılmış ara sahne perdelerini sonlandırmaya başlamak, ve, yeryüzü içindeki yaşamına ait, son sahneleri sergilemek için, tüm Roma dünyası üzerindeki en iyi yer olduğunu keşfetmişti. İlk defa o bütünüyle, gerçek doğasını açık bir biçimde dışa vurmanın ve kendisinin gelmiş olduğu Filistin’e ait Museviler ve Musevi-olmayanlar arasında kutsal kimliğini açığa çıkarmanın tasarlanmış izlencesinden tatmin olmuştu. O kesin bir biçimde; dünya üzerindeki yaşamını sonlandırmaya, ve, fani mevcudiyetinden olan bu sürecini, yardıma muhtaç bir bebek olarak insan deneyimine girmiş olduğu bu aynı topraklarda tamamlamaya karar vermişti. Onun Urantia süreci Filistin’de Museviler arasında başlamıştı; ve, o, yaşamını Filistin’de ve Museviler arasında sonlandırmayı tercih etmişti.

134:0.2 (1483.2) Jesus had found out through personal and human experience that Palestine was the best place in all the Roman world wherein to set forth the closing chapters, and to enact the final scenes, of his life on earth. For the first time he became fully satisfied with the program of openly manifesting his true nature and of revealing his divine identity among the Jews and gentiles of his native Palestine. He definitely decided to finish his life on earth and to complete his career of mortal existence in the same land in which he entered the human experience as a helpless babe. His Urantia career began among the Jews in Palestine, and he chose to terminate his life in Palestine and among the Jews.

1. Otuzuncu Yaş (M.S. 24.yıl)  

1. The Thirtieth Year (A.D. 24)

    Çaraks’da Gonod ve Ganid’e (M.S. 23.yılın Aralık ayında) elveda ettikten sonra, İsa, Şam’a gitmekte olan bir çöl kervanına katıldığı yer olan, Babil’e Ur üzerinden geri dönmüştü. Şam’dan o, yalnızca, Zübeyde’nin ailesi ile görüşmek için yoluna ara vermiş olduğu, Kapernaum’da bir kaç saat durarak, Nasıra’ya gitmişti. Burada o, Zübeyde’nin tekne atölyesinde İsa’nın yerine çalışmak için yakın bir zaman önce gelmiş olan kardeşi Yakob ile buluşmuştu. Yakob ve (şans eseri Kapernaum’da bu zaman zarfında bulunmakta olan) Yude ile konuştuktan ve Yahya Zübeyde’nin kendi çabalarıyla almış olduğu küçük evi Yakob’a devrettikten sonra, İsa Nasıra’ya gitti.

134:1.1 (1483.3) After taking leave of Gonod and Ganid at Charax (in December of A.D. 23), Jesus returned by way of Ur to Babylon, where he joined a desert caravan that was on its way to Damascus. From Damascus he went to Nazareth, stopping only a few hours at Capernaum, where he paused to call on Zebedee’s family. There he met his brother James, who had sometime previously come over to work in his place in Zebedee’s boatshop. After talking with James and Jude (who also chanced to be in Capernaum) and after turning over to his brother James the little house which John Zebedee had managed to buy, Jesus went on to Nazareth.

    Akdeniz seyahatinin sonunda İsa, nerdeyse kamu hizmetinin başlangıcına kadar kendisini karşılayacak miktarda yeterli para almıştı. Ancak, Kapernaumlu Zübeyde’den ve bu olağandışı seyahatte tanışmış olduğu insanlar dışında, tüm dünya böyle bir ziyareti hiçbir zaman bilmemişti. Onun ailesi her zaman, İsa’nın bu zaman zarfını İskenderiye’de çalışarak geçirmiş olduğuna inandı. İsa hiçbir zaman bu inanışları onaylamadı; ne de, bu tür yanlış anlaşılmaları açık bir biçimde yalanlamadı.

134:1.2 (1483.4) At the end of his Mediterranean journey Jesus had received sufficient money to meet his living expenses almost up to the time of the beginning of his public ministry. But aside from Zebedee of Capernaum and the people whom he met on this extraordinary trip, the world never knew that he made this journey. His family always believed that he spent this time in study at Alexandria. Jesus never confirmed these beliefs, neither did he make open denial of such misunderstandings.

    Nasıra’daki bir kaç haftalık ikameti boyunca İsa, vaktinin belirli bir kısmını kardeşi Yusuf ile tamir atölyesinde geçirerek, aile ve arkadaşlarını görmüştü; ancak, ilgisinin büyük bir kısmını Meryem ve Ruth’a ayırmıştı. Ruth bu zamanlar neredeyse on beş yaşındaydı; ve, bu İsa’nın, genç bir kadın haline gelişinden beri onunla uzun konuşmalarda bulunmak için yakaladığı ilk fırsattı.

134:1.3 (1483.5) During his stay of a few weeks at Nazareth, Jesus visited with his family and friends, spent some time at the repair shop with his brother Joseph, but devoted most of his attention to Mary and Ruth. Ruth was then nearly fifteen years old, and this was Jesus’ first opportunity to have long talks with her since she had become a young woman.

    Hem Şimon hem de Yude, belirli bir süredir evlenmek istemekteydiler; ancak, onlar bunu, İsa’nın rızası olmadan gerçekleştirme düşüncesinden hoşlanmamaktaydılar; bunun uyarınca, onlar, en büyük ağabeylerinin geri dönüşünü umarak bu mutlu etkinliği ertelemişlerdi. Her ne kadar onların hepsi Yakob’u birçok konuda ailenin başı olarak görmüşlerse de, konu evlenmeye geldiğinde onlar, İsa’nın iyi dileklerini almak istediler. Böylece Şimon ve Yude, M.S. 24.yıl olarak bu yılın Mart başında bir çifte düğün ile evlendi. Tüm büyük çocuklar bu aşamada evlenmiş haldeydiler; yalnızca, en gençleri olan, Ruth, Meryem ile evde kalmayı sürdürmüştü.

134:1.4 (1484.1) Both Simon and Jude had for some time wanted to get married, but they had disliked to do this without Jesus’ consent; accordingly they had postponed these events, hoping for their eldest brother’s return. Though they all regarded James as the head of the family in most matters, when it came to getting married, they wanted the blessing of Jesus. So Simon and Jude were married at a double wedding in early March of this year, A.D. 24. All the older children were now married; only Ruth, the youngest, remained at home with Mary.

    İsa, ailesinin bireysel üyelerini oldukça normal ve her zamanki doğallıkta ziyaret etmişti; ancak, onların hepsi bir araya geldiğinde, İsa o kadar az konuşmuştu ki, diğerleri kendi aralarında bunun yorumunda bulunmuşlardı. Meryem özellikle, en büyük oğlunun bu olağandışı düzeydeki tuhaf davranışı karşısında şaşkınlık içerisine düşmüştü.

134:1.5 (1484.2) Jesus visited with the individual members of his family quite normally and naturally, but when they were all together, he had so little to say that they remarked about it among themselves. Mary especially was disconcerted by this unusually peculiar behavior of her first-born son.

    İsa’nın Nasıra’dan ayrılma hazırlıklarında bulunduğu bir dönemde, şehir içinden geçmekte olan büyük bir kervanın kervancı-başı, çok şiddetli bir biçimde hasta düşmüştü; ve, İsa, çok dilli bir kişi olarak, onun yerini almaya gönüllü olmuştu. Bu seyahat onun bir yıllık yokluğunu gerektirdiği için, ve erkek kardeşlerinin tümü evlendiği ve annesinin evde Ruth ile birlikte yaşıyor olması nedeniyle, İsa; annesi ve Ruth’un Kapernaum’a, oldukça yakın bir süre önce Yakob’a vermiş olduğu evde yaşamak için gitmesini önerdiği bir aile görüşmesi düzenledi. Bunun uyarınca, İsa’nın kervan ile ayrılmasından bir kaç gün sonra, Meryem ve Ruth, beraberce İsa’nın sağlamış olduğu evde Meryem’in yaşamının sonuna kadar yaşamış olduğu, Kapernaum’a taşınmışlardı.

134:1.6 (1484.3) About the time Jesus was preparing to leave Nazareth, the conductor of a large caravan which was passing through the city was taken violently ill, and Jesus, being a linguist, volunteered to take his place. Since this trip would necessitate his absence for a year, and inasmuch as all his brothers were married and his mother was living at home with Ruth, Jesus called a family conference at which he proposed that his mother and Ruth go to Capernaum to live in the home which he had so recently given to James. Accordingly, a few days after Jesus left with the caravan, Mary and Ruth moved to Capernaum, where they lived for the rest of Mary’s life in the home that Jesus had provided. Joseph and his family moved into the old Nazareth home.

    Bu, İnsan Evladı’nın içsel deneyiminde daha olağanüstü olan yıllardan bir tanesiydi; insan aklı ile ikamet eden Düzenleyici arasında uyumlu çalışmayı gerçekleştirmede büyük ilerleme sağlanmıştı. Düzenleyici, bu zamanlarda çok daha uzak geçmişte bulunmayan büyük olaylar için düşünceyi yeniden düzenlemeye ve aklı hazırlamaya etkin bir biçimde katılmış haldeydi. İsa’nın kişiliği, dünyaya olan tutumundaki büyük değişim için hazır hale gelmekteydi. Bu süreçler; yaşama insan-halinde-görünmekte-olan Tanrı olarak adım atmış, ve bu aşamada, dünya sürecini, Tanrı-halinde-görünmekte-olan insan olarak tamamlamaya hazırlanmaktaki varlığın geçiş aşaması olarak, ara dönemlerdi.

134:1.7 (1484.4) This was one of the more unusual years in the inner experience of the Son of Man; great progress was made in effecting working harmony between his human mind and the indwelling Adjuster. The Adjuster had been actively engaged in reorganizing the thinking and in rehearsing the mind for the great events which were in the not then distant future. The personality of Jesus was preparing for his great change in attitude toward the world. These were the in-between times, the transition stage of that being who began life as God appearing as man, and who was now making ready to complete his earth career as man appearing as God.

2. Hazar Denizi’ne olan Kervan Yolculuğu  

2. The Caravan Trip to the Caspian

    İsa Nasıra’dan, Hazar Denizi bölgesine olan kervan yolculuğu için ayrıldığında, tarih, M.S. 24.yılın Nisan ayının birini göstermekteydi. İsa’nın Kervancı-başı olarak katılmış olduğu kervan; Şam ve Urmiye Gölü yolu üzerinden, Asuriye, Med ve Aşkani sınırları içinden güneydoğu Hazar Denizi bölgesine gitmekteydi. Bu yolculuktan geri dönmeden önce tam bir yıl geçmişti.

134:2.1 (1484.5) It was the first of April, A.D. 24, when Jesus left Nazareth on the caravan trip to the Caspian Sea region. The caravan which Jesus joined as its conductor was going from Jerusalem by way of Damascus and Lake Urmia through Assyria, Media, and Parthia to the southeastern Caspian Sea region. It was a full year before he returned from this journey.

    İsa için bu kervan yolculuğu, başka bir keşif macerası ve kişisel hizmetti. O; yolcular, muhafızlar ve kervan sürücüleri olarak — kervan ailesi ile ilgi çekici bir deneyim yaşamıştı. Kervanın takip etmiş olduğu istikamet boyunca ikamet etmekte olan çok sayıdaki erkek, kadın ve çocuk; kendilerine göre olağan bir karavanın olağandışı kervancı-başı olarak, İsa ile olan iletişimlerinin bir sonucu olarak daha zengin yaşama sahip olmuşlardı. Kişisel hizmetinin bu yarattığı olanakları memnuniyetle deneyimlemiş olanların hepsi ondan faydalanmamıştı; ancak, kendisiyle karşılaşmış ve konuşmuş olanların çok büyük bir çoğunluğu, doğal yaşamlarının geride kalan kısımlarında daha iyi hale gelmişlerdi.

134:2.2 (1484.6) For Jesus this caravan trip was another adventure of exploration and personal ministry. He had an interesting experience with his caravan family — passengers, guards, and camel drivers. Scores of men, women, and children residing along the route followed by the caravan lived richer lives as a result of their contact with Jesus, to them, the extraordinary conductor of a commonplace caravan. Not all who enjoyed these occasions of his personal ministry profited thereby, but the vast majority of those who met and talked with him were made better for the remainder of their natural lives.

    Dünya seyahatlerinin içinde bu Hazar Denizi ziyareti İsa’yı, Doğu’ya en yakın olan konuma getirmiş ve onun Uzak-Doğu insan topluluklarına dair daha iyi bir anlayışı elde etmesini sağlamıştı. O, kırmızı ırk dışında, Urantia’nın varlığını sürdürmüş olan ırklarının her biri ile yakından ve kişisel iletişimde bulunmuştu. O eşit bir biçimde, bu çeşitlilik gösteren ırkların ve birbirine karışmış insan topluluklarının her birine olan kişisel hizmeti memnuniyetle deneyimlemişti; ve, onların hepsi, kendisinin onlara getirmiş olduğu yaşayan gerçekliğe açık konumdaydı. Uzak Batılı Avrupalılar ve Uzak Doğulu Asyalılar, birbirine tıpatıp aynı biçimde, İsa’nın ümit ve ebedi yaşam sözcüklerine eşit ilgi göstermişti; ve, onlar eşit bir biçimde, aralarında oldukça şükran dolu bir biçimde gerçekleştirmiş olduğu sevgi dolu yardım ve ruhsal hizmetin yaşamı karşısında etkilenmişlerdi.

134:2.3 (1484.7) Of all his world travels this Caspian Sea trip carried Jesus nearest to the Orient and enabled him to gain a better understanding of the Far-Eastern peoples. He made intimate and personal contact with every one of the surviving races of Urantia excepting the red. He equally enjoyed his personal ministry to each of these varied races and blended peoples, and all of them were receptive to the living truth which he brought them. The Europeans from the Far West and the Asiatics from the Far East alike gave attention to his words of hope and eternal life and were equally influenced by the life of loving service and spiritual ministry which he so graciously lived among them.

    Kervan yolculuğu her açıdan başarılıydı. Bu, İsa’nın insan yaşamında en ilgi çekici bir kısımdı; zira, bu yıl boyunca İsa, idaresine emanet edilmiş maddi şeylerden ve kervan kafilesini oluşturan yolcuların güvenliğinden sorumlu olarak, yönetici bir yetki ile faaliyet göstermişti. Ve, o çok çeşitli olan sorumluluklarını, olabilecek en sadık, verimli ve bilge bir biçimde yerine getirmişti.

134:2.4 (1485.1) The caravan trip was successful in every way. This was a most interesting episode in the human life of Jesus, for he functioned during this year in an executive capacity, being responsible for the material intrusted to his charge and for the safe conduct of the travelers making up the caravan party. And he most faithfully, efficiently, and wisely discharged his multiple duties.

    Hazar bölgesinden geri dönüşte, iki haftadan biraz daha fazla herhangi bir sorumluluktan uzak vakit geçirmiş olduğu yer olan, Urmiye Gölü’nde karavanının yönetimini teslim etmişti. O, deve sahiplerinin kendisinden verdiği hizmetini sürdürmesini çok güçlü bir biçimde talep ettiği yer olan Şam’a, daha sonraki bir kervan ile yolcu olarak geri dönmüştü. Bu teklifi reddederek İsa, M.S. 25.yılında, Nisan ayının birinde varan bir biçimde, kervan kafilesi ile Kapernaum’a seyahat etti. Artık o Nasıra’yı evi olarak görmemekteydi. Kapernaum; İsa’nın, Yakob’un, Meryem’in ve Ruth’un evi haline gelmişti. Ancak, İsa, bir daha tekrar ailesi ile birlikte yaşamadı; Kapernaum’da iken evini Zübeydeleri’ninki yapmıştı.

134:2.5 (1485.2) On the return from the Caspian region, Jesus gave up the direction of the caravan at Lake Urmia, where he tarried for slightly over two weeks. He returned as a passenger with a later caravan to Damascus, where the owners of the camels besought him to remain in their service. Declining this offer, he journeyed on with the caravan train to Capernaum, arriving the first of April, A.D. 25. No longer did he regard Nazareth as his home. Capernaum had become the home of Jesus, James, Mary, and Ruth. But Jesus never again lived with his family; when in Capernaum he made his home with the Zebedees.

3. Urmiye Dersleri  

3. The Urmia Lectures

    Hazar Gölü’ne olan yolculuk üzerinde İsa, Urmiye Gölü’nün batı kıyıları üzerinde bulunan eski Fars şehri Urmiye’de dinlenmek ve gücünü tekrar depolamak için birkaç günlüğüne durmuştu. Urmiye şehrinin yakınında hemen kıyıdan görülebilen bir uzaklıkta konumlanmış bir adalar topluluğunun en büyüğünde, “dinin ruhaniyetine” adanmış olan — bir derslik amfi-tiyatrosu olarak — büyük bir bina bulunmaktaydı. Bu yapı gerçekten de, dinlerin felsefesine ait bir tapınaktı.

134:3.1 (1485.3) On the way to the Caspian Sea, Jesus had stopped several days for rest and recuperation at the old Persian city of Urmia on the western shores of Lake Urmia. On the largest of a group of islands situated a short distance offshore near Urmia was located a large building — a lecture amphitheater — dedicated to the “spirit of religion.” This structure was really a temple of the philosophy of religions.

    Dinin bu tapınağı, Urmiye vatandaşı olan varlıklı bir tüccar ve onun üç oğlu tarafından inşa edilmişti. Bu kişi Kimboyton olup, çok çeşitli insan topluluklardan gelmekte olan atalarının soyuydu.

134:3.2 (1485.4) This temple of religion had been built by a wealthy merchant citizen of Urmia and his three sons. This man was Cymboyton, and he numbered among his ancestors many diverse peoples.

    Bu din okulundaki dersler ve karşılıklı görüş alışverişleri, hafta içi her sabah saat onda başlamaktaydı. Öğleden sonraki oturumlar saat üçte başlamış olup, akşam münazaraları saat sekizde açılmıştı. Kimboyton veya onun üç oğlundan biri her zaman, bu eğitim, söyleşi ve münazara oturumlarına başkanlık etmekteydi. Dinlerin bu benzeri olmayan okulunun kurucusu, sahip olduğu dini inanışları bir kez olsun açıklamamış halde yaşadı ve öldü.

134:3.3 (1485.5) The lectures and discussions in this school of religion began at ten o’clock every morning in the week. The afternoon sessions started at three o’clock, and the evening debates opened at eight o’clock. Cymboyton or one of his three sons always presided at these sessions of teaching, discussion, and debate. The founder of this unique school of religions lived and died without ever revealing his personal religious beliefs.

    Birkaç sefer İsa bu söyleşilere katılmıştı; ve, İsa’nın Urmiye’den ayrılışından önce, Kimboyton, onun buraya tekrar dönüşünde iki hafta boyunca kendileriyle konaklayıp, “İnsanların Kardeşliği” üzerine yirmi dört oturumdan oluşan bir dersi vermesini, ve, verdiği ders hususunda özel olarak ve insanların kardeşliği üzerine genel olarak sorulardan, tartışmalardan ve münazaralardan meydana gelen on iki akşam oturumunu idare etmesini tertiplemişti.

134:3.4 (1485.6) On several occasions Jesus participated in these discussions, and before he left Urmia, Cymboyton arranged with Jesus to sojourn with them for two weeks on his return trip and give twenty-four lectures on “The Brotherhood of Men,” and to conduct twelve evening sessions of questions, discussions, and debates on his lectures in particular and on the brotherhood of men in general.

    Bu düzenleme uyarınca İsa, geri dönüş yolculuğunda buraya uğrayıp, bu dersleri vermişti. Bu, Urantia üzerinde Üstün’ün öğretilerinin tümü içinde en düzenli ve resmi olanıydı. Bunun öncesinde veya sonrasında hiçbir kez, insanların kardeşliği üzerine olan bu dersler ve söyleşilerde barındığı haliyle, bir konu hakkında bu kadar şey söylememişti. Gerçekte bu dersler, “Tanrı’nın Krallığı” ve “İnsanların Krallıkları” üzerineydi.

134:3.5 (1485.7) In accordance with this arrangement, Jesus stopped off on the return trip and delivered these lectures. This was the most systematic and formal of all the Master’s teaching on Urantia. Never before or after did he say so much on one subject as was contained in these lectures and discussions on the brotherhood of men. In reality these lectures were on the “Kingdom of God” and the “Kingdoms of Men.”

    Dini felsefenin bu fakültesinde, otuzdan fazla din ve dini inanış temsil edilmekteydi. Bu öğretmenler kendilerinin ilgili dini toplulukları tarafından seçilmekte, desteklenmekte ve bütüncül bir biçimde tescillenmekteydi. Bu zaman zarfında fakültede, yaklaşık olarak yetmiş beş öğretmen bulunmaktaydı; ve, bu öğretmenler, her biri bir düzine kişiyi alan küçük müstakil evlerde yaşamaktaydılar. Ay takvimine göre her yeni ayda, bu topluluklar zar atarak değişmekteydiler. Hoşgörüsüzlük, münakaşacı bir tutum veya özel topluluğun huzurlu işleyişini sekteye uğratacak başka her türlü eğilim, bu yanlışı işlemiş öğretmenin derhal ve ivedilikle gerçekleştirilen kovuluşuna yol açardı. O törensiz bir biçimde uzaklaştırılır, bekler haldeki onun yedeği hiç vakit kaybetmeden kendi yerine getirilirdi.

134:3.6 (1486.1) More than thirty religions and religious cults were represented on the faculty of this temple of religious philosophy. These teachers were chosen, supported, and fully accredited by their respective religious groups. At this time there were about seventy-five teachers on the faculty, and they lived in cottages each accommodating about a dozen persons. Every new moon these groups were changed by the casting of lots. Intolerance, a contentious spirit, or any other disposition to interfere with the smooth running of the community would bring about the prompt and summary dismissal of the offending teacher. He would be unceremoniously dismissed, and his alternate in waiting would be immediately installed in his place.

    Çeşitli dinlerin bu öğretmenleri, dinlerinin, bu yaşama ve bir sonrakine dair temel şeylerde ne kadar benzerliğe sahip olduğuna dair büyük bir çabada bulunmaktalardı. Bu fakültede bir koltuğa sahip olmak için; orada, her öğretmenin Tanrı’yı tanımakta olan bir dini temsil edişi biçiminde — en yüce İlahiyat’ın bir türü olarak, kabul edilmesi gereken yalnızca tek bir inanış savı bulunmaktaydı. Fakültede, herhangi bir düzenlenmiş dini temsil etmemiş olan beş bağımsız öğretmen bulunmaktaydı; ve, İsa, onların karşısına bu türden bağımsız bir öğretmen olarak çıkmıştı.

134:3.7 (1486.2) These teachers of the various religions made a great effort to show how similar their religions were in regard to the fundamental things of this life and the next. There was but one doctrine which had to be accepted in order to gain a seat on this faculty — every teacher must represent a religion which recognized God — some sort of supreme Deity. There were five independent teachers on the faculty who did not represent any organized religion, and it was as such an independent teacher that Jesus appeared before them.

    [Yarı-ölümlüler olarak bizler, İsa’nın Urmiye’deki öğretilerinin özetini ilk kez düzenlediğimizde, Urantia Açığa Çıkarılışı içine bu öğretileri dâhil etmenin bilgeliği hususunda din kurumları yüksek melekleri ile ilerleyiş yüksek melekleri arasında bir görüş ayrılığı ortaya çıktı. Hem din ve hem de insan yönetimlerinde mevcut konumda bulunanlar olarak yirminci yüzyılın koşulları İsa’nın gününde hâkim olanlardan o kadar farklı bir nitelikte bulunmaktadır ki, Üstün’ün Urmiye’deki öğretilerini, bu dünyaların işlevlerinin yirminci yüzyılda mevcut olduğu haliyle Tanrı’nın krallığına ve insanların krallıklarına uyarlamak gerçekten de zor haldeydi. Bizler hiçbir zaman, gezegensel hükümetin bu yüksek melek topluluklarının her ikisi içinde kabul edilebilir nitelikte bulunan Üstün’ün öğretilerinin bir ifadesini oluşturmaya muktedir olamadık. Nihai olarak, açığa çıkarılış heyetinin Melçizedek başkanı; Urantia üzerindeki yirminci-yüzyıl din ve toplumsal koşullarına uyarlanmış haldeki, Üstün’ün Urmiye öğretilerine dair kendi bakışımızı hazırlamak için düzeyimizden olan üç kişilik bir kurul atadı. Bunun uyarınca, üç ikinci-düzey yarı-ölümlü olarak bizler; mevcut andaki dünya koşullarına uygular halde onun duyurularını yeniden ifade eden bir biçimde İsa’nın öğretilerinin bu türden bir uyarlamasını tamamlamış olup, şimdi, açığa çıkarılış heyetinin Melçizedek başkanı tarafından metinsel düzenlemesinde bulunduktan sonra olduğu haliyle bu ifadeleri sunacağız.]

134:3.8 (1486.3) [When we, the midwayers, first prepared the summary of Jesus’ teachings at Urmia, there arose a disagreement between the seraphim of the churches and the seraphim of progress as to the wisdom of including these teachings in the Urantia Revelation. Conditions of the twentieth century, prevailing in both religion and human governments, are so different from those prevailing in Jesus’ day that it was indeed difficult to adapt the Master’s teachings at Urmia to the problems of the kingdom of God and the kingdoms of men as these world functions are existent in the twentieth century. We were never able to formulate a statement of the Master’s teachings which was acceptable to both groups of these seraphim of planetary government. Finally, the Melchizedek chairman of the revelatory commission appointed a commission of three of our number to prepare our view of the Master’s Urmia teachings as adapted to twentieth-century religious and political conditions on Urantia. Accordingly, we three secondary midwayers completed such an adaptation of Jesus’ teachings, restating his pronouncements as we would apply them to present-day world conditions, and we now present these statements as they stand after having been edited by the Melchizedek chairman of the revelatory commission.]

4. Kutsal ve İnsani olarak — Egemenlik  

4. Sovereignty — Divine and Human

    İnsanların krallığı, Tanrı’nın babalığı üzerine kuruludur. Tanrı’nın ailesi kökenini, Tanrı’nın derin sevgi oluşu haliyle — Tanrı’nın derin sevgisinden almaktadır. Baba olarak Tanrı kutsal bir biçimde, çocuklarını derinden sevmektedir, her birini.

134:4.1 (1486.4) The brotherhood of men is founded on the fatherhood of God. The family of God is derived from the love of God — God is love. God the Father divinely loves his children, all of them.

    Kutsal yönetim olarak, cennetin krallığı, Tanrı’nın ruhaniyet oluşu haliyle — kutsal egemenliğin gerçeği üzerine kuruludur. Tanrı ruhaniyet olduğu için, bu krallık ruhsaldır. Cennetin krallığı ne maddidir, ne de yalnızca ussaldır; o, Tanrı ve insan arasındaki ruhsal bir ilişkidir.

134:4.2 (1486.5) The kingdom of heaven, the divine government, is founded on the fact of divine sovereignty — God is spirit. Since God is spirit, this kingdom is spiritual. The kingdom of heaven is neither material nor merely intellectual; it is a spiritual relationship between God and man.

    Eğer farklı dinler Baba olarak Tanrı’nın ruhaniyet egemenliğini tanırlarsa, bunun sonucunda, bu tür dinlerin tümü huzur içinde bulunacaktır. Sadece, bir din tüm diğerlerine kıyasla bir biçimde üstün olduğunun ve diğer dinler üzerinde ayrıcalıklı bir yönetim yetkisine sahip olduğunun varsayımında bulunduğu zaman, bu türden bir din; diğer dinlere tahammül edememe cüreti göstermekte veya gerçekte hakkı olmayan başka din inananlarını yargılama işine kalkışmaktadır.

134:4.3 (1486.6) If different religions recognize the spirit sovereignty of God the Father, then will all such religions remain at peace. Only when one religion assumes that it is in some way superior to all others, and that it possesses exclusive authority over other religions, will such a religion presume to be intolerant of other religions or dare to persecute other religious believers.

    Dini huzur — kardeşlik olarak; dinlerin tümü iradede dâhilinde, tüm din-kurumsal yönetim güçlerini kendilerinden arındırıp, ruhsal egemenliğin bütüncül kavramsallaşmasına tamamiyle teslim olmadıkça, hiçbir zaman var olamaz. Tek başına Tanrı ruhaniyet egemenidir.

134:4.4 (1487.1) Religious peace — brotherhood — can never exist unless all religions are willing to completely divest themselves of all ecclesiastical authority and fully surrender all concept of spiritual sovereignty. God alone is spirit sovereign.

    Sizler; dinlerin tümü tüm dini egemenliği, Tanrı’nın kendisi olarak belli bir insan-ötesi düzeyine aktarmaya razı olmadıkça, din savaşları yaşamadan dinler arasında (dini özgürlük niteliğindeki) eşitliğe sahip olamazsınız.

134:4.5 (1487.2) You cannot have equality among religions (religious liberty) without having religious wars unless all religions consent to the transfer of all religious sovereignty to some superhuman level, to God himself.

    İnsanların kalplerinde olan cennetin krallığı, dini birlikteliği yaratacaktır (bu oluşum doğrudan bir biçimde dini tek tiplilik ile sonuçlanma zorunluluğunda bulunmamaktadır); çünkü, bu tür din inananlarından meydana gelen dini toplulukların her biri, dini egemenlik halindeki — din-kurumsal yönetim gücüne dair tüm mefhumlardan uzak olacaklardır.

134:4.6 (1487.3) The kingdom of heaven in the hearts of men will create religious unity (not necessarily uniformity) because any and all religious groups composed of such religious believers will be free from all notions of ecclesiastical authority — religious sovereignty.

    Tanrı ruhaniyettir; ve Tanrı, insanın kalbinde ikamet etmesi için kendi ruhani benliğine ait bir nüve vermektedir. Ruhsal olarak insanların tümü eşittir. Cennetin krallığı; toplumsal kastlardan, sınıflardan, tabakalardan ve ekonomik topluluklardan uzaktır. Sizlerin hepsi, birbirinizin kardeşidir.

134:4.7 (1487.4) God is spirit, and God gives a fragment of his spirit self to dwell in the heart of man. Spiritually, all men are equal. The kingdom of heaven is free from castes, classes, social levels, and economic groups. You are all brethren.

    Ancak, Baba olarak Tanrı’nın ruhaniyet egemenliğinizi gözden kaçırdığınız an, belli bir din, diğer dinlerin üzerinde üstünlüğünü kendinden emin bir biçimde öne sürmeye başlayacaktır; ve, bunun sonrasında, dünya üzerinde huzurun ve insanlar arasında iyi niyetin yerine, ihtilaflar, karşılıklı suçlamalar, en azından dindarlar arasında gerçekleşen bir biçimde, dini savaşlar bile ortaya çıkmaya başlayacaktır.

134:4.8 (1487.5) But the moment you lose sight of the spirit sovereignty of God the Father, some one religion will begin to assert its superiority over other religions; and then, instead of peace on earth and good will among men, there will start dissensions, recriminations, even religious wars, at least wars among religionists.

    Birbirlerini eşit olarak değerlendiren özgür-irade-varlıkları; karşılıklı bir biçimde kendilerini, üzerlerinde ve ötelerinde bir yönetim gücü olarak belirli bir egemenlik-ötesi unsura tabi halde tanımadıklarında, er ya da geç, diğer bireyler ve topluluklar üzerinde güç ve yönetim yetkisi elde etmeye olan yetkinliklerini deneme cazibesine düşmektedirler. Eşitliğin kavramsallaşması hiçbir zaman, egemenlik-ötesindeki bütünlüğe ait bir üst-denetim etkisinin karşılıklı olarak tanınışı dışında, barış getirmemektedir.

134:4.9 (1487.6) Freewill beings who regard themselves as equals, unless they mutually acknowledge themselves as subject to some supersovereignty, some authority over and above themselves, sooner or later are tempted to try out their ability to gain power and authority over other persons and groups. The concept of equality never brings peace except in the mutual recognition of some overcontrolling influence of supersovereignty.

    Urmiye dindarları beraberce, dini egemenliğe dair tüm mefhumlarını bütüncül bir biçimde teslim ettikleri için, görece barış ve huzur içinde yaşamışlardı. Ruhsal olarak, onların tümü egemen bir Tanrı’ya inanmıştı; toplumsal olarak, bütüncül ve karşı gelinemez yönetim yetkisi — Kimboyton olarak — onlara başkanlık eden başkişide toplanmıştı. Onlar çok iyi bir biçimde, kendi akran öğretmenleri üzerinde üstünlükte bulunmaya kalkışan herhangi bir öğretmenin başına neyin gelebilecek olduğunu bilmekteydi. Urantia üzerinde, dini toplulukların tümü özgür irade dâhilinde kutsal iltimasa, seçilmiş insanlara ve dini egemenliğe dair tüm mefhumlarını teslim etmedikçe, hiçbir kalıcı barış mevcut olamaz. Yalnızca Baba olan Tanrı en yüce haline geldiği zaman, insanlar dini kardeşler konumuna gelip, dünya üzerinde dini barış içerisinde beraber yaşayacaklardır.

134:4.10 (1487.7) The Urmia religionists lived together in comparative peace and tranquillity because they had fully surrendered all their notions of religious sovereignty. Spiritually, they all believed in a sovereign God; socially, full and unchallengeable authority rested in their presiding head — Cymboyton. They well knew what would happen to any teacher who assumed to lord it over his fellow teachers. There can be no lasting religious peace on Urantia until all religious groups freely surrender all their notions of divine favor, chosen people, and religious sovereignty. Only when God the Father becomes supreme will men become religious brothers and live together in religious peace on earth.

5. Siyasal Egemenlik  

5. Political Sovereignty

    [Her ne kadar Üstün’ün Tanrı’nın egemenliğine dair öğretisi — yalnızca dünya dinleri arasında kendisi hakkındaki dinin daha sonraki ortaya çıkışı tarafından karmaşıksal bir bütünlüğe girmiş olarak — bir gerçeklik olsa da, onun siyasi egemenliğe dair sunumları çok fazlasıyla, son bin dokuz yüz yıl öncesi ve daha fazlası boyunca gerçekleşmiş milli yaşamın siyasal evrimi tarafından çetrefilli hale gelmiştir. İsa’nın dönemlerinde yalnızca, Batı’da Roma İmparatorluğu ve Doğu’da Hun İmparatorluğu olarak — iki büyük dünya gücü bulunmaktaydı; ve, bu imparatorluklar geniş bir biçimde, Aşkani krallığı ve Hazar ve Türkistan bölgeleri arasındaki diğer araziler tarafından ayrılmıştı. Bizler, bu nedenle, bir sonraki sunumda; siyasal egemenliğe dair Üstün’ün Urmiye’deki öğretilerinin özünden daha geniş bir ölçüde ayrılmış bulunmakta olup, aynı zamanda da, Mesih’den sonraki yirminci yüzyıl içinde siyasal egemenliğin evriminin sahip olduğu bu özellikle görülmemiş aşamaya uygulanabilir halde bu tür öğretilerin içerdiği anlamı tasvir etmeye girişmiş bulunmaktayız.]

134:5.1 (1487.8) [While the Master’s teaching concerning the sovereignty of God is a truth — only complicated by the subsequent appearance of the religion about him among the world’s religions — his presentations concerning political sovereignty are vastly complicated by the political evolution of nation life during the last nineteen hundred years and more. In the times of Jesus there were only two great world powers — the Roman Empire in the West and the Han Empire in the East — and these were widely separated by the Parthian kingdom and other intervening lands of the Caspian and Turkestan regions. We have, therefore, in the following presentation departed more widely from the substance of the Master’s teachings at Urmia concerning political sovereignty, at the same time attempting to depict the import of such teachings as they are applicable to the peculiarly critical stage of the evolution of political sovereignty in the twentieth century after Christ.]

    Urantia üzerinde savaş, milletler sınırsız milli egemenliğin aldatıcı mefhumlarına tutunmayı sürdürdükçe, hiçbir zaman sona ermeyecektir. Yerleşik bir dünya üzerinde görece egemenliğin yalnızca iki düzeyi bulunmaktadır: bireysel faninin sahip olduğu özgür irade ve bir bütün olarak insanlığın sahip olduğu ortak egemenlik. Bireysel insan varlığın düzeyi ile insanlığın bütününün düzeyi arasında tüm topluluklar ve birliktelikler; geçici nitelikte göreceli bulunup, yalnızca — insan ve insanlık olarak — bireysel ve geleneksel büyük bütünlüğün refahı, iyi hali ve ilerleyişini geliştirmesi bakımından bir değere sahiptir.

134:5.2 (1487.9) War on Urantia will never end so long as nations cling to the illusive notions of unlimited national sovereignty. There are only two levels of relative sovereignty on an inhabited world: the spiritual free will of the individual mortal and the collective sovereignty of mankind as a whole. Between the level of the individual human being and the level of the total of mankind, all groupings and associations are relative, transitory, and of value only in so far as they enhance the welfare, well-being, and progress of the individual and the planetary grand total — man and mankind.

    Dini öğretmenler her zaman; Tanrı’nın ruhsal egemenliğinin, arada bulunan ve aracısal tüm ruhsal sadakatlerin üstünde olduğunu hatırlamak zorundadır. Bir gün toplum yöneticileri, En Yüksek Unsurlar’ın insanların krallıklarını yönetmekte olduğunu öğreneceklerdir.

134:5.3 (1488.1) Religious teachers must always remember that the spiritual sovereignty of God overrides all intervening and intermediate spiritual loyalties. Someday civil rulers will learn that the Most Highs rule in the kingdoms of men.

    İnsanların krallıklarındaki En Yüksek Unsurlar’ın sahip olduğu bu yönetim, fanilerin özellikle gözetilmiş herhangi bir topluluğunun ayrıcalıklı bir yararı için gerçekleşmemektedir. “Seçilmiş insanlar” gibi bir şey bulunmamaktadır. Siyasi evrimin üst-denetimcileri olarak En Yüksek Uusurlar’ın bu yönetimi, tüm insanların olabilecek en fazla sayıdaki bireyinin yararına en fazla olacak şekilde ve zamanın olabilecek en uzun süreci için hizmet etmek amacıyla tasarlanmış bir yönetimdir.

134:5.4 (1488.2) This rule of the Most Highs in the kingdoms of men is not for the especial benefit of any especially favored group of mortals. There is no such thing as a “chosen people.” The rule of the Most Highs, the overcontrollers of political evolution, is a rule designed to foster the greatest good to the greatest number of all men and for the greatest length of time.

    Egemenlik güç olup, örgütlenme ile büyümektedir. Siyasi gücün örgütlenişindeki bu büyüme iyi niteliğe sahip olup, yerindedir; zira, o, insanlığın tümünün sürekli genişlemekte olan birimlerini kapsama eğilimi göstermektedir. Ancak, siyasi örgütlenmelerin bu aynı büyümesi; aile olarak — siyasi gücün başlangıçsal ve doğal örgütlenişi ile tüm insanlığın sahip olduğu, onun tarafından gerçekleştirilen ve onun için yerine getirilen hükümet olarak — siyasi büyümenin nihai tamamlanışı arasındaki her ara aşamada bir sorun yaratmaktadır.

134:5.5 (1488.3) Sovereignty is power and it grows by organization. This growth of the organization of political power is good and proper, for it tends to encompass ever-widening segments of the total of mankind. But this same growth of political organizations creates a problem at every intervening stage between the initial and natural organization of political power — the family — and the final consummation of political growth — the government of all mankind, by all mankind, and for all mankind.

    Aile topluluğu içindeki ebeveynsel güçten başlayarak, siyasi egemenlik; aileler, aynı kökenden gelen siyasi toplulukların ötesindekiler olarak — birçok nedenden dolayı kabilesel birimlere doğru bütünleşmiş hale gelen aynı kökenden gelen kavimler ile karşılaştıkça, örgütlenme ile evirilmeye uğramaktadır. Ve, bunun sonrasında, ticaret, alışveriş ve fetihler ile kabileler bir millete doğru bütünleşirken, milletlerin kendileri zaman zaman imparatorluk çatısı altında bütünleşir.

134:5.6 (1488.4) Starting out with parental power in the family group, political sovereignty evolves by organization as families overlap into consanguineous clans which become united, for various reasons, into tribal units — superconsanguineous political groupings. And then, by trade, commerce, and conquest, tribes become unified as a nation, while nations themselves sometimes become unified by empire.

    Egemenlik küçük topluluklardan büyük topluluklara geçtikçe, savaşlar azalmaktadır. Bu, küçük milletler arasındaki küçük çaplı savaşların azalmakta olduğu anlamına gelir; ancak, milletlerin sahip olduğu egemenlik artış gösteren bir biçimde genişlediğinde, daha büyük savaşların potansiyeli artmaktadır. Yakın bir zaman içinde, dünyanın tümü keşfedildiğinde ve tümünde ikamet edildiğinde, milletler az, kuvvetli ve güçlü olduğunda, bu büyük ve varsayıldığı haliyle egemen milletlerin sınırları birbirine komşu hale geldiğinde, yalnızca okyanuslar onları ayırdığında, bunun sonrasında, koşullar, dünyasal boyutlu çatışmalar olarak büyük çaplı savaşlar için hazır hale gelecektir. Tarafınızdan egemen olarak adlandırılan milletler, çatışmalar yaratmadan ve savaşlara neden olmadan barışçıl iletişimlerde bulanamamaktadır.

134:5.7 (1488.5) As sovereignty passes from smaller groups to larger groups, wars are lessened. That is, minor wars between smaller nations are lessened, but the potential for greater wars is increased as the nations wielding sovereignty become larger and larger. Presently, when all the world has been explored and occupied, when nations are few, strong, and powerful, when these great and supposedly sovereign nations come to touch borders, when only oceans separate them, then will the stage be set for major wars, world-wide conflicts. So-called sovereign nations cannot rub elbows without generating conflicts and eventuating wars.

    Aileden tüm insanlığa kadar uzanan bir biçimde siyasi egemenliğin evrimindeki zorluk, arada kalan tüm aşamalarda görülmekte olan eylemsizliksel-direniş içinde yatmaktadır. Aileler, zaman zaman, kavimlerine karşı çıkmışlardır; bunun karşısında ise, kavimler ve kabileler sıklıkla, sınırsal devletin egemenliğini ortadan kaldırabilen nitelikte bulunmuştur. Siyasal egemenliğin her yeni ve ileri evrimi, siyasi örgütlenme içindeki öncül gelişmelerin sahip olduğu “iskele aşamaları” tarafından zor duruma düşürülmekte ve kesintiye uğratılmakta olup, bu her zaman böyle süregelmiştir. Ve, bu, bir kez harekete geçirildiği zaman, insani bağlılıklarının değiştirilmesinin zor oluşu nedeniyle gerçeklik göstermektedir. Kabilenin evrimini mümkün kılan bu aynı bağlılık, sınırsal devlet olarak — kabile-ötesi bütünlüğün evrimini güç kılmaktadır. Ve, sınırsal devletin evrimini mümkün kılan bu aynı bağlılık (vatanperverlik), tüm insanlığın hükümetinin evrimsel bir biçimde gelişimini çok fazlasıyla çetrefilli hale getirmektedir.

134:5.8 (1488.6) The difficulty in the evolution of political sovereignty from the family to all mankind, lies in the inertia-resistance exhibited on all intervening levels. Families have, on occasion, defied their clan, while clans and tribes have often been subversive of the sovereignty of the territorial state. Each new and forward evolution of political sovereignty is (and has always been) embarrassed and hampered by the “scaffolding stages” of the previous developments in political organization. And this is true because human loyalties, once mobilized, are hard to change. The same loyalty which makes possible the evolution of the tribe, makes difficult the evolution of the supertribe — the territorial state. And the same loyalty (patriotism) which makes possible the evolution of the territorial state, vastly complicates the evolutionary development of the government of all mankind.

    Siyasi egemenlik; ilk önce aile içindeki birey tarafından ve daha sonra ise kabile ve daha büyük topluluklara kıyasla aileler ve kavimler tarafından gerçekleştirilen bir biçimde, bireysel özerkliğin teslimi ile yaratılmıştır. Daha küçük siyasi örgütlenmelerden sürekli genişleyenlere uzanan bir biçimde özerliğin bu ilerleyici aktarımı, Ming ve Moğol hanedanlarının kuruluşundan beri tüm hızıyla bu şekilde ilerlemiştir. Batıda bu ilerleme, bin yıldan daha fazla bir süre boyunca; talihsiz gerici bir hareket geçici bir süreliğine bu olağan akışı, Avrupa içinde çok fazla sayıdaki küçük topluluğun, bir zamanlar ortadan kalkmış siyasi egemenliğinin yeniden kuruluşu ile tersine çevirdiği an olan ta Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yol almıştı.

134:5.9 (1488.7) Political sovereignty is created out of the surrender of self-determinism, first by the individual within the family and then by the families and clans in relation to the tribe and larger groupings. This progressive transfer of self-determination from the smaller to ever larger political organizations has generally proceeded unabated in the East since the establishment of the Ming and the Mogul dynasties. In the West it obtained for more than a thousand years right on down to the end of the World War, when an unfortunate retrograde movement temporarily reversed this normal trend by re-establishing the submerged political sovereignty of numerous small groups in Europe.

    Urantia; tarafınızdan adlandırıldığı haliyle bu egemen milletler, sahip oldukları egemen güçleri, insanlık hükümeti olarak — insanların kardeşliğinin ellerine ussal ve bütüncül bir biçimde bırakmadıkça kalıcı barışı memnuniyetle deneyimleyemeyecektir. Milletler Cemiyeti olarak —milletlerarası ilişkide bulunma tutumu, hiçbir zaman kalıcı barışı insanlığa getiremez. Milletlerin dünya çapındaki konfederasyonu, etkin bir biçimde küçük savaşları engelleyecek ve kabul edebilir düzeyde küçük milletleri deneyleyecektir; ancak, onlar, ne dünya savaşlarını engelleyecek, ne de, üç, dört veya beş tane güçlü hükümeti denetim altında bulundurabilecektir. Gerçek çatışmalar karşısında, bu dünya güçlerinden biri Cemiyet’den çekilip, savaş ilan edecektir. Sizler milletlerin, onlar milli egemenliğin aldatıcı salgın hastalığına yakalanır halde bulunduğu müddetçe, savaşa gitmelerini engelleyemezsiniz. Milletlerarası ilişkide bulunma tutumu, doğru yolda bir adımdır. Uluslararası bir polis kuvveti, birçok küçük çaplı savaşı önleyebilir; ancak, dünya üzerinde büyük askeri hükümetler arasındaki çatışmalar olarak, büyük savaşları engellemede etkili olamayacaktır.

134:5.10 (1489.1) Urantia will not enjoy lasting peace until the so-called sovereign nations intelligently and fully surrender their sovereign powers into the hands of the brotherhood of men — mankind government. Internationalism — Leagues of Nations — can never bring permanent peace to mankind. World-wide confederations of nations will effectively prevent minor wars and acceptably control the smaller nations, but they will not prevent world wars nor control the three, four, or five most powerful governments. In the face of real conflicts, one of these world powers will withdraw from the League and declare war. You cannot prevent nations going to war as long as they remain infected with the delusional virus of national sovereignty. Internationalism is a step in the right direction. An international police force will prevent many minor wars, but it will not be effective in preventing major wars, conflicts between the great military governments of earth.

    (Büyük güçler olarak) gerçek anlamıyla egemen milletlerin sayısı azaldıkça, insanlık hükümetinin hem olanağı hem de ona olan ihtiyaç artmaktadır. Orada (büyük olarak) gerçekten egemen yalnızca birkaç güç bulundukça; ya milli (emperyal) üstünlük için ölüm ve kalım mücadelesine atılmak zorunda olacaklar, ya da, egemenliğin belirli ayrıcalıklarını gönüllü bir biçimde teslim ederek, tüm insanlığın asıl egemenliğinin başlangıcını oluşturacak millet-ötesi gücün olmazsa olmaz çekirdeğini yaratmak durumunda kalacaklar.

134:5.11 (1489.2) As the number of truly sovereign nations (great powers) decreases, so do both opportunity and need for mankind government increase. When there are only a few really sovereign (great) powers, either they must embark on the life and death struggle for national (imperial) supremacy, or else, by voluntary surrender of certain prerogatives of sovereignty, they must create the essential nucleus of supernational power which will serve as the beginning of the real sovereignty of all mankind.

    Barış Urantia’ya; tarafınızdan adlandırıldığı haliyle her egemen milletin, sahip olduğu savaşta bulunma gücünü tüm insanlığın temsili bir hükümetinin ellerine teslim etmeden gelmeyecektir. Siyasi egemenlik, dünyanın insan toplulukları içinde içkin bir niteliktedir. Urantia’nın insan topluluklarının tümü bir dünya hükümeti yarattığında, onlar bu türden bir hükümeti EGEMEN kılma hakkı ve gücüne sahiptir; ve, bu türden bir temsili veya demokratik dünya gücü dünyanın kara, hava ve deniz kuvvetlerini denetimi altında bulundurduğu zaman, dünya üzerindeki barış ve insanlar arasındaki iyi niyet hüküm sürecektir — ama bu gerçekleşene kadar değil.

134:5.12 (1489.3) Peace will not come to Urantia until every so-called sovereign nation surrenders its power to make war into the hands of a representative government of all mankind. Political sovereignty is innate with the peoples of the world. When all the peoples of Urantia create a world government, they have the right and the power to make such a government SOVEREIGN; and when such a representative or democratic world power controls the world’s land, air, and naval forces, peace on earth and good will among men can prevail — but not until then.

    On dokuzuncu ve yirminci yüzyılın önemli bir temsilini kullanmak gerekirse: Amerika Federal Birliği’nin kırk sekiz eyaleti uzun bir süreden beri huzuru keyifle deneyimlemektedir. Onlar, kendileri arasında artık hiçbir savaşta bulunmamaktadır. Sahip oldukları egemenliği federal hükümete teslim etmiş olup, savaşa karar verme hakkını deneyimlemenin sonucunda, özerkliğin aldanışlarına ait tüm hak iddialarını terk etmişlerdir. Her devlet kendi iç olaylarını düzenlerken, uluslararası ilişkilerle, gümrüklerle, göçle, askeri hususlarla veya eyaletler arası ticaret ile ilgilenmemektedirler. Ne de bireysel eyaletler kendilerini, vatandaşlık hususları ile sorumlu görmektedirler. Kırk sekiz eyalet savaşın yıkıcı etkilerinden, yalnızca federal hükümetin egemenliği bir biçimde tehlikeye düştüğü zaman muzdarip olmaktadır.

134:5.13 (1489.4) To use an important nineteenth- and twentieth-century illustration: The forty-eight states of the American Federal Union have long enjoyed peace. They have no more wars among themselves. They have surrendered their sovereignty to the federal government, and through the arbitrament of war, they have abandoned all claims to the delusions of self-determination. While each state regulates its internal affairs, it is not concerned with foreign relations, tariffs, immigration, military affairs, or interstate commerce. Neither do the individual states concern themselves with matters of citizenship. The forty-eight states suffer the ravages of war only when the federal government’s sovereignty is in some way jeopardized.

    Egemenlik ve özerkliğin gerçekte doğru temeli bulunmayan ikiz kardeşsel kavramını terk etmiş olarak, bu kırk sekiz eyalet, eyaletler arası huzur ve barışı keyifle deneyimlemektedir. Böyle bir şekilde, Urantia’nın milletleri, ilgili egemenliklerini dünyanın tümü ölçeğindeki bir hükümetin ellerine özgür bir biçimde teslim ettiklerinde, barışı keyifle yaşamaya başlayacaktır. Böyle bir dünya halinde, her nasıl küçük bir eyalet olan Rhode Island Amerika Kongresi’nde tıpkı çok nüfuslu New York eyaleti veya geniş Texas gibi iki senatöre sahipse, küçük milletler büyükler kadar güçlü olacaktır.

134:5.14 (1489.5) These forty-eight states, having abandoned the twin sophistries of sovereignty and self-determination, enjoy interstate peace and tranquillity. So will the nations of Urantia begin to enjoy peace when they freely surrender their respective sovereignties into the hands of a global government — the sovereignty of the brotherhood of men. In this world state the small nations will be as powerful as the great, even as the small state of Rhode Island has its two senators in the American Congress just the same as the populous state of New York or the large state of Texas.

    Bu kırk sekiz eyaletin (yerel devletsel olarak) sınırlı egemenliği, insanlar tarafından ve insanlar için yaratılmıştı. Amerika Federal Birliği’nin (tüm ülke çapında milli olarak) eyalet-ötesi egemenliği, bu eyaletlerin ilk baştaki on üçü tarafından kendi çıkarları ve insanları için yaratılmıştı. Gelecekte belirli bir zaman zarfında, insanlığın gezegensel hükümetinin millet-ötesi egemenliği benzer bir biçimde, milletler tarafından kendilerinin yararına ve tüm insanların yararına oluşturulacaktır.

134:5.15 (1490.1) The limited (state) sovereignty of these forty-eight states was created by men and for men. The superstate (national) sovereignty of the American Federal Union was created by the original thirteen of these states for their own benefit and for the benefit of men. Sometime the supernational sovereignty of the planetary government of mankind will be similarly created by nations for their own benefit and for the benefit of all men.

    Vatandaşlar, hükümetlerin yararına doğmamaktadır; hükümetler, insanların yararı için oluşturulmuş ve onun için düzenlenmiş örgütlenmelerdir. İnsanların tümünün egemenliğine ait hükümet ortaya çıkmadan, siyasi egemenliğin evriminin sonu bulunmamaktadır. Tüm diğer egemenlikler; değeri bakımından göreceli, anlamı bakımından araçsal ve düzeyi bakımından bağımlı konumdadır.

134:5.16 (1490.2) Citizens are not born for the benefit of governments; governments are organizations created and devised for the benefit of men. There can be no end to the evolution of political sovereignty short of the appearance of the government of the sovereignty of all men. All other sovereignties are relative in value, intermediate in meaning, and subordinate in status.

    Bilimsel ilerleme ile savaşlar, neredeyse ırksal olarak intiharsı hale gelene kadar gittikçe artan bir biçimde yıkıcı hale gelecektir. Daha kaç fazla dünya savaşında bulunulmalı ve daha kaç milletlerin cemiyetleri başarısız olmalı ki, insanlar, insanlığın hükümetini kurmaya gönüllü olup, kalıcı barışın nimetlerini memnuniyetle deneyimlemeye ve — dünyanın tamamındaki iyi niyet olarak — insanlar arasında iyi niyetin huzurunda gelişmeye başlasın?

134:5.17 (1490.3) With scientific progress, wars are going to become more and more devastating until they become almost racially suicidal. How many world wars must be fought and how many leagues of nations must fail before men will be willing to establish the government of mankind and begin to enjoy the blessings of permanent peace and thrive on the tranquillity of good will — world-wide good will — among men?

6. Yasa, Bağımsızlık ve Egemenlik  

6. Law, Liberty, and Sovereignty

    Eğer bir insan — bağımsızlık olarak — özgürlüğü derinden arzularsa, bu kişi, tüm diğer insanların aynı bağımsızlığın arzusunu duymakta olduğunu hatırlamak zorundadır. Bu türden bağımsızlık-aşığı fanilerin toplulukları; her bireye aynı düzeyde özgürlüğü hak olarak verirken, aynı zamanda da, akran fanilerinin tümü için eşit derecede bir özgürlüğün gözetiminde bulunacak böyle yasalara, kurallara ve yönergelere tabi hale gelmeden barış içerisinde beraberce yaşayamaz. Eğer bir insan mutlak bir biçimde özgür olacaksa, bunun sonucunda, diğeri, bir mutlak köle haline gelmek zorundadır. Ve, özgürlüğün göreceli doğası; toplumsal, ekonomik ve siyasi olarak gerçeklik göstermektedir. Özgürlük, KANUN’un uygulanması ile mümkün kılınmış olarak, medeniyetin bir hediyesidir.

134:6.1 (1490.4) If one man craves freedom — liberty — he must remember that all other men long for the same freedom. Groups of such liberty-loving mortals cannot live together in peace without becoming subservient to such laws, rules, and regulations as will grant each person the same degree of freedom while at the same time safeguarding an equal degree of freedom for all of his fellow mortals. If one man is to be absolutely free, then another must become an absolute slave. And the relative nature of freedom is true socially, economically, and politically. Freedom is the gift of civilization made possible by the enforcement of LAW.

    Din, insanların kardeşliğini gerçekleştirmeyi ruhsal olarak mümkün kılmaktadır; ancak, insan mutluluğunun ve verimliliğinin bu türden bir hedefi ile ilgili toplumsal, ekonomik ve siyasi olan sorunları düzenlemek insanlık hükümetini gerektirmektedir.

134:6.2 (1490.5) Religion makes it spiritually possible to realize the brotherhood of men, but it will require mankind government to regulate the social, economic, and political problems associated with such a goal of human happiness and efficiency.

    Tam da, dünyanın siyasal egemenliği bölünmüş halde bulunduğu ve adil olmayan bir biçimde ulus devletlerinin bir topluluğu tarafından elinde bulundurulduğu müddetçe, orada savaşlar ve — bir ulusun diğerine karşı durduğu biçimde — savaş söylentileri mevcut olacaktır. İngiltere, İskoçya ve Galler her zaman, Birleşik Krallık’a emanet eden bir biçimde ilgili egemenliklerini bırakana kadar birbirleriyle savaşmaktaydı.

134:6.3 (1490.6) There shall be wars and rumors of wars — nation will rise against nation — just as long as the world’s political sovereignty is divided up and unjustly held by a group of nation-states. England, Scotland, and Wales were always fighting each other until they gave up their respective sovereignties, reposing them in the United Kingdom.

    Bir başka dünya savaşı; belirli bir türde federasyonu oluşturmayı, ve böylece, daha mütevazı milletler arasındaki savaşlar olarak küçük savaşları önlemek için araçsal düzeni yaratmayı, tarafınızdan adlandırılmakta olan egemen milletlere öğretecektir. Ancak, küresel savaşlar, insanlığın hükümeti yaratılana kadar mevcut hale gelmeye devam edecektir. Küresel egemenlik, küresel savaşları engelleyecektir — başka hiçbir şey buna mani olamaz.

134:6.4 (1490.7) Another world war will teach the so-called sovereign nations to form some sort of federation, thus creating the machinery for preventing small wars, wars between the lesser nations. But global wars will go on until the government of mankind is created. Global sovereignty will prevent global wars — nothing else can.

    Kırk sekiz Amerikalı özgür eyalet, barış içinde beraberce yaşamaktadır. Bu kırk sekiz eyaletin vatandaşları arasında, Avrupa’nın sürekli savaşan milletleri içinde yaşamakta olan çeşitli millet ve ırkın her bireyi bulunmaktadır. Bu Amerikalılar; neredeyse tüm dinleri, dini mezhepleri ve koca dünyanın tamamına ait inanışları temsil etmektedir; ancak yine de, burada Kuzey Amerika’da onlar, barış içerisinde beraberce yaşamaktadır. Ve, tüm bunların hepsi, kırk sekiz eyalet sahip oldukları egemenliği teslim edip, özerkliğin varsayılmakta olan haklarına dair tüm mefhumları geride bıraktıkları için mümkün hale gelebilmiştir.

134:6.5 (1490.8) The forty-eight American free states live together in peace. There are among the citizens of these forty-eight states all of the various nationalities and races that live in the ever-warring nations of Europe. These Americans represent almost all the religions and religious sects and cults of the whole wide world, and yet here in North America they live together in peace. And all this is made possible because these forty-eight states have surrendered their sovereignty and have abandoned all notions of the supposed rights of self-determination.

    Bu bir silahlanmaya veya silahsızlanma meselesi değildir. Ne de, askerlik zorunluluğu veya gönüllü askeri hizmet meselesi, dünya çapındaki barışı sağlamaya ait bu sorunlar ile ilişkilidir. Eğer siz güçlü milletlerden; çağdaş mekanik silahlanmanın her türünü ve patlayıcıların her çeşidini alacak olursanız, milli egemenliğin sahip olduğu kutsal hakka dair aldanmalarına bağlı kaldıkları müddetçe, yumruklarla, taşlarla ve sopalarla savaşacaklardır.

134:6.6 (1490.9) It is not a question of armaments or disarmament. Neither does the question of conscription or voluntary military service enter into these problems of maintaining world-wide peace. If you take every form of modern mechanical armaments and all types of explosives away from strong nations, they will fight with fists, stones, and clubs as long as they cling to their delusions of the divine right of national sovereignty.

    Savaş, insanın büyük ve vahim hastalığı değildir; savaş, bir sonuç olarak bir hastalık belirtisidir. Gerçek hastalık, milli egemenlik virüsüdür.

134:6.7 (1491.1) War is not man’s great and terrible disease; war is a symptom, a result. The real disease is the virus of national sovereignty.

    Urantia milletleri, gerçek egemenliği ellerinde bulundurmamışlardır; onlar hiçbir zaman, dünya savaşlarının felaketlerinden ve yıkımlarından kendilerini koruyabilecek bir egemenliğe sahip olmamıştır. İnsanlığa ait küresel hükümetin yaratımında, milletler; oluşumundan sonraki her türlü savaştan kendileri korumaya bütünüyle yetkin olabilecek, özbeöz olarak, gerçek ve kalıcı bir dünya egemenliğini mevcut bir biçimde yaratacak kadar sahip oldukları egemenliklerini bırakmamaktadırlar. Yerel hususlar yerel hükümetler tarafından idare edilecek; milli hususlar, milli hükümetler tarafından; uluslararası hususlar, küresel hükümet tarafından yönetilecektir.

134:6.8 (1491.2) Urantia nations have not possessed real sovereignty; they never have had a sovereignty which could protect them from the ravages and devastations of world wars. In the creation of the global government of mankind, the nations are not giving up sovereignty so much as they are actually creating a real, bona fide, and lasting world sovereignty which will henceforth be fully able to protect them from all war. Local affairs will be handled by local governments; national affairs, by national governments; international affairs will be administered by global government.

    Dünya barışı; antlaşmalarla, diplomasiyle, dış politikalarla, ittifaklarla, güç dengeleriyle veya milliyetçiliğe ait egemenlikler ile geçici bir süreliğine cambazlıkta bulunmakla korunamaz. Dünya kanunu oluşturulmalı ve — tüm insanlığa ait egemenlik olarak — dünya hükümeti tarafından uygulanmalıdır.

134:6.9 (1491.3) World peace cannot be maintained by treaties, diplomacy, foreign policies, alliances, balances of power, or any other type of makeshift juggling with the sovereignties of nationalism. World law must come into being and must be enforced by world government — the sovereignty of all mankind.

    Birey, dünya hükümeti altında kıyasa gelmeyecek düzeydeki bağımsızlığa keyifle sahip olacaktır. Bugün, büyük güçlerin vatandaşları, neredeyse baskıcı bir biçimde vergilendirilmekte, düzenlenmekte ve denetlenmektedir; ve, bireysel özgürlüklere yapılmakta olan bu mevcut müdahalenin çoğu, milli hükümetler, uluslararası hususlar ile ilgili sahip oldukları egemenliği küresel hükümetin ellerine emanet etmeye gönüllü olduklarında ortadan kalkacaktır.

134:6.10 (1491.4) The individual will enjoy far more liberty under world government. Today, the citizens of the great powers are taxed, regulated, and controlled almost oppressively, and much of this present interference with individual liberties will vanish when the national governments are willing to trustee their sovereignty as regards international affairs into the hands of global government.

    Global hükümet altında, milli topluluklara, asli demokrasinin sunduğu kişisel özgürlükleri gerçekleştirmenin ve onlara keyifle sahip olmanın gerçek bir olanağı sağlanacaktır. Özerkliğin yanlış olan savı sona erecektir. Para ve ticaretin küresel düzenlenişi ile, dünya çapındaki barışın yeni bir dönemi ortaya çıkacaktır. Yakın bir zaman içinde küresel bir dil evirilebilir; ve, orada en azından, gelecekte bir gün küresel bir dine — veya küresel bir bakış açısına sahip dinlere — sahip olmanın bir umudu ortaya çıkacaktır.

134:6.11 (1491.5) Under global government the national groups will be afforded a real opportunity to realize and enjoy the personal liberties of genuine democracy. The fallacy of self-determination will be ended. With global regulation of money and trade will come the new era of world-wide peace. Soon may a global language evolve, and there will be at least some hope of sometime having a global religion — or religions with a global viewpoint.

    Ortaklaşa gerçekleştirilen güvenlik, ortaklık tüm insanlığı içine dâhil etmedikçe barışı hiçbir zaman hiçbir zaman sağlayamaz.

134:6.12 (1491.6) Collective security will never afford peace until the collectivity includes all mankind.

    Temsili insanlık hükümetinin sahip olduğu siyasi egemenlik, dünyaya kalıcı barışı getirecektir; ve, insanlığın ruhsal kardeşliği sonsuza kadar, insanların tümü arasında iyi niyeti teminat altına alacaktır. Ve, aracılığı ile dünya üzerinde barışın ve insanlar arasında iyi niyetin gerçekleştirilebileceği başka hiçbir yol bulunmamaktadır.

134:6.13 (1491.7) The political sovereignty of representative mankind government will bring lasting peace on earth, and the spiritual brotherhood of man will forever insure good will among all men. And there is no other way whereby peace on earth and good will among men can be realized.

    Kimboyton’un ölümünden sonra oğulları, huzurlu bir fakülteyi idare etmede büyük zorluklarla karşılaşmıştı. İsa’nın öğretilerinin sonuçsal etkileri, eğer Urmiye fakültesine katılmış olan daha sonraki Hıristiyan öğretmenleri daha fazla bilgelik ve daha fazla hoşgörü göstermiş olsalardı, çok daha büyük olurdu.

134:6.14 (1491.8) After the death of Cymboyton, his sons encountered great difficulties in maintaining a peaceful faculty. The repercussions of Jesus’ teachings would have been much greater if the later Christian teachers who joined the Urmia faculty had exhibited more wisdom and exercised more tolerance.

    Kimboyton’un en büyük oğlu, Philadelphia’daki Abner’e yardım için başvurmuştu; ancak, Abner’in tercih ettiği öğretmenler o kadar talihsiz olmuştu ki, esneklik göstermez ve tavizde bulunmaz çıkmışlardı. Onlar hiçbir zaman, sıklıkla kervancı başının dersleri olarak adlandırdıkları anlatımların İsa’nın kendisi tarafından verilmiş olduğunu akıllarının ucundan geçirmemişlerdi.

134:6.15 (1491.9) Cymboyton’s eldest son had appealed to Abner at Philadelphia for help, but Abner’s choice of teachers was most unfortunate in that they turned out to be unyielding and uncompromising. These teachers sought to make their religion dominant over the other beliefs. They never suspected that the oft-referred-to lectures of the caravan conductor had been delivered by Jesus himself.

    Kafa karışıklığı fakülte içinde artınca, üç kardeş mali desteklerini geri çekti; ve, beş yıl sonra okul kapandı. Daha sonra, o, bir Mitraik mabet olarak tekrar açılmış olup, nihai olarak, kendinden geçici kutlamalarının bir tanesi ile ilişkili biçimde ortaya çıkmış halde tamamiyle yandı.

134:6.16 (1491.10) As confusion increased in the faculty, the three brothers withdrew their financial support, and after five years the school closed. Later it was reopened as a Mithraic temple and eventually burned down in connection with one of their orgiastic celebrations.

7. Otuz Birinci Yaş (M.S. 25.yıl)  

7. The Thirty-First Year (A.D. 25)

    İsa Hazar Denizi’ne olan yolculuğundan geri döndüğünde, dünya seyahatlerinin yakın bir süre içinde tamamlanacak oluşunu bilmekteydi. O Filistin’in dışına yalnızca bir ilave ziyarette bulunmuştu, ve bunu ise Suriye’ye gerçekleştirmişti. Kapernaum’a kısa bir yolculukta bulunduktan sonra, ziyaret etmek için birkaç günlüğüne uğrayarak Nasıra’ya gitmişti. Nisan ayının ortasında, o, Nasıra’dan Sur için ayrılmıştı. Buradan, Sidon’da birkaç günlüğüne vakit geçiren bir biçimde, kuzeye seyahat etmişti; ancak, onun nihai istikameti Antakya’idi.

134:7.1 (1492.1) When Jesus returned from the journey to the Caspian Sea, he knew that his world travels were about finished. He made only one more trip outside of Palestine, and that was into Syria. After a brief visit to Capernaum, he went to Nazareth, stopping over a few days to visit. In the middle of April he left Nazareth for Tyre. From there he journeyed on north, tarrying for a few days at Sidon, but his destination was Antioch.

    Bu sene, İsa’nın Filistin ve Suriye boyunca yalnız başına dolaşımının yılıydı. Bu yolculuk yılı boyunca o, ülkenin farklı kısımlarında şu çeşitli isimler ile tanınmıştı: Nasıralı marangoz, Kapernaumlu gemi ustası, Şamlı kâtip ve İskenderiyeli öğretmen.

134:7.2 (1492.2) This is the year of Jesus’ solitary wanderings through Palestine and Syria. Throughout this year of travel he was known by various names in different parts of the country: the carpenter of Nazareth, the boatbuilder of Capernaum, the scribe of Damascus, and the teacher of Alexandria.

    Antakya’da İnsan Evladı, iki aydan daha fazla bir süreyi; çalışarak, gözlemleyerek, inceleyerek, ziyaretlerde bulunarak, hizmet vererek ve bunları gerçekleştirirken de bir yandan, insanın nasıl yaşadığını, düşündüğünü, hissettiğini ve insan mevcudiyetine ait çevreye nasıl tepkide bulunduğunu öğrenerek geçirmişti. Bu sürecin üç haftası boyunca o, bir çadır ustası olarak çalışmıştı. İsa Antakya’da, bu yolculukta ziyaret etmiş olduğu herhangi bir yerden daha fazla kalmıştı. On yıl sonra, Havari Pavlus Antakya’da duyurusunu gerçekleştirdiğinde ve takipçilerinin Şamlı kâtibin inanış savları hakkındaki konuşmalarını duyduğunda, öğrencilerinin Üstün’ün kendisine ait olan sesi duymuş ve onun öğretileri dinlemiş olduğunu hiç de bilmemekteydi.

134:7.3 (1492.3) At Antioch the Son of Man lived for over two months, working, observing, studying, visiting, ministering, and all the while learning how man lives, how he thinks, feels, and reacts to the environment of human existence. For three weeks of this period he worked as a tentmaker. He remained longer in Antioch than at any other place he visited on this trip. Ten years later, when the Apostle Paul was preaching in Antioch and heard his followers speak of the doctrines of the Damascus scribe, he little knew that his pupils had heard the voice, and listened to the teachings, of the Master himself.

    Antakya’dan, İsa, birkaç haftalığına durmuş olduğu Kayserya sahili boyunca Yafa’ya kadar inen bir biçimde güneye hareket etmişti. Yafa’dan o; Yavne, Aşdod ve Gazze’ye giden bir biçimde içerilere seyahat etmişti. Gazze’den, iç yolu kullanarak bir hafta kalmış olduğu yer olan Beerşeba’ya gitmişti.

134:7.4 (1492.4) From Antioch Jesus journeyed south along the coast to Caesarea, where he tarried for a few weeks, continuing down the coast to Joppa. From Joppa he traveled inland to Jamnia, Ashdod, and Gaza. From Gaza he took the inland trail to Beersheba, where he remained for a week.

    İsa daha sonra, güneydeki Beerşeba’dan kuzeyde bulunan Dan’a giderek Filistin’in kabine doğru hareket eden bir biçimde, bireysel bir şahıs niteliğinde son gezisine başlamıştı. Bu kuzeye doğru olan seyahatte Hebron’da, (doğumunu yaşadığı yer olan) Beytüllahim’de, Kudüs’de (ki bu sefer Bethani’ye uğramamıştır), Beeroth’da, Lebonah’da, Sychar’da, Shechem’de, Samarya’da, Geba’da, En-Gannim’de, Endor’da ve Madon’da durmuştu; Mecdel ve Kapernaum’dan geçerek kuzeye hareket etmişti; ve, Hula Vadisi’nin doğusundan geçerek Karahta üzerinden Dan’a, veya bir diğer ismiyle Kayserya-Philippi’ye gitmişti.

134:7.5 (1492.5) Jesus then started on his final tour, as a private individual, through the heart of Palestine, going from Beersheba in the south to Dan in the north. On this journey northward he stopped at Hebron, Bethlehem (where he saw his birthplace), Jerusalem (he did not visit Bethany), Beeroth, Lebonah, Sychar, Schecham, Samaria, Geba, En-Gannim, Endor, Madon; passing through Magdala and Capernaum, he journeyed on north; and passing east of the Waters of Merom, he went by Karahta to Dan, or Caesarea-Philippi.

    İkamet eden Düşünce Düzenleyicisi bu aşamada İsa’yı; insanların yerleşim bölgelerinden kaçınıp, sahip olduğu insani aklı üzerindeki üstünleşimini bitirmesine ve dünya üzerindeki hayat görevinin geride kalan kısmına bütüncül bir biçimde adanmayı gerçekleştirme sorumluluğunu tamamlayabilmesi için Hermon Dağı’na kendisini götürmesine yönlendirmişti.

134:7.6 (1492.6) The indwelling Thought Adjuster now led Jesus to forsake the dwelling places of men and betake himself up to Mount Hermon that he might finish his work of mastering his human mind and complete the task of effecting his full consecration to the remainder of his lifework on earth.

    Bu, Urantia üzerindeki Üstün’ün dünya yaşamında en olağandışı ve olağanüstü dönemlerden bir tanesiydi. Bir diğer ve oldukça benzer olanı, vaftizinin hemen sonrasında Pella yakınındaki tepelerde tek başına olduğunda yaşadığı deneyimdi. Bu Hermon Dağı’ndaki tecrit dönemi, onun tamamiyle insani olan sürecinin sonlanışını simgelemişti; bu insani süreç, fani bahşedilişin teknik sonlanışı anlamına gelirken, daha sonraki tecrit ise, bahşedilişinin daha kutsal olan fazının başlangıcını simgelemektedir. Ve, İsa, Hermon Dağı’nın eteklerinde altı hafta boyunca Tanrı ile beraber yaşadı.

134:7.7 (1492.7) This was one of those unusual and extraordinary epochs in the Master’s earth life on Urantia. Another and very similar one was the experience he passed through when alone in the hills near Pella just subsequent to his baptism. This period of isolation on Mount Hermon marked the termination of his purely human career, that is, the technical termination of the mortal bestowal, while the later isolation marked the beginning of the more divine phase of the bestowal. And Jesus lived alone with God for six weeks on the slopes of Mount Hermon.

8. Hermon Dağı’ndaki Konukluk  

8. The Sojourn on Mount Hermon

    Kayserya-Philippi’nin yakınında belirli bir vakit harcadıktan sonra İsa erzaklarını hazırlamıştı; bir yük hayvanı ayarlayıp ve Tiglat isminde bir ufaklığı ile anlaşarak o, Şam yolu boyunca, Hermon Dağı’nın eteklerinde zaman zaman Beit Jenn olarak da adlandırılmış bulunan bir köye ilerledi. Burada, M.S. 25.yılda, Ağustos ayının ortasına yakın bir zamanda, kendisine ait merkezi oluşturdu; ve, erzaklarını Tiglat’ın gözetimine bırakarak, dağın ıssız yamaçlarına çıkışını gerçekleştirdi. Tiglat İsa’ya bu ilk gün; deniz seviyesinden yaklaşık 1850 metre yukarına bulunan, içine Tiglat’ın iki haftada bir yiyecek bırakacağı bir taş kileri inşa ettikleri yer olan belirlenmiş bir noktaya kadar dağda eşlik etmişti.

134:8.1 (1492.8) After spending some time in the vicinity of Caesarea-Philippi, Jesus made ready his supplies, and securing a beast of burden and a lad named Tiglath, he proceeded along the Damascus road to a village sometime known as Beit Jenn in the foothills of Mount Hermon. Here, near the middle of August, A.D. 25, he established his headquarters, and leaving his supplies in the custody of Tiglath, he ascended the lonely slopes of the mountain. Tiglath accompanied Jesus this first day up the mountain to a designated point about 6,000 feet above sea level, where they built a stone container in which Tiglath was to deposit food twice a week.

    Tiglat’dan ayrıldıktan sonraki ilk gün, İsa dua etmek için durduğunda, dağda yukarı doğru ancak küçük bir yol ilerlemişti. Babası’ndan rica ettiği diğer şeyler arasında, koruyucu yüksek meleğin “Tiglat ile beraber” durması için kendisinden uzaklaştırılışı bulunmaktaydı. O, fani mevcudiyetin gerçeklikleriyle olan son mücadelesine yalnız başına yüzleşmesine izin verilmesini istedi. Ve, onun talebi kabul edildi. O bu büyük sınava, yalnızca ikamet eden Düzenleyicisi’nin rehberliğinde ve yardımında girdi.

134:8.2 (1493.1) The first day, after he had left Tiglath, Jesus had ascended the mountain only a short way when he paused to pray. Among other things he asked his Father to send back the guardian seraphim to “be with Tiglath.” He requested that he be permitted to go up to his last struggle with the realities of mortal existence alone. And his request was granted. He went into the great test with only his indwelling Adjuster to guide and sustain him.

    İsa, dağda iken kaynaklarının sınırlılığını bilen bir biçimde yemek yemişti; o, her türlü yiyecekten her seferinde yalnızca bir veya iki gün uzak durmuştu. Bu dağ üzerinde kendisi ile yüzleşmiş, ve ruhaniyet içinde kendisinin mücadele etmiş, ve güçle yenik uğratmış olduğu insan-ötesi varlıklar gerçek idi; onlar, Satania sistemi içinde kendilerinin baş düşmanlarıydı; onlar, düzenini yitirmiş bir aklın, gördüğü hayallerden gerçeği ayırt edemeyen, halsizleşmiş ve açlık içindeki bir faninin ussal gelgitlerinden doğan hayal ürünü şeyler değildi.

134:8.3 (1493.2) Jesus ate frugally while on the mountain; he abstained from all food only a day or two at a time. The superhuman beings who confronted him on this mountain, and with whom he wrestled in spirit, and whom he defeated in power, were real; they were his archenemies in the system of Satania; they were not phantasms of the imagination evolved out of the intellectual vagaries of a weakened and starving mortal who could not distinguish reality from the visions of a disordered mind.

    İsa, Ağustos’un son üç haftasını ve Eylül’ün ilk üç haftasını Hermon Dağı’nda geçirdi. Bu haftalar boyunca, o, akıl-anlama ve kişilik-deneyim aşamalarını kaydetmenin fani görevini tamamladı. Cennetsel Babası ile olan bütünlüğün bu süreci boyunca, ikamet eden Düzenleyici aynı zamanda, kendisine atanmış olan hizmetleri yerine getirmişti. Bu dünya yaratılmışın fani gayesi orada erişilmişti. Geriye yalnızca, akıl ve Düzenleyici uyumunun nihai fazının tamamlanması kalmıştı.

134:8.4 (1493.3) Jesus spent the last three weeks of August and the first three weeks of September on Mount Hermon. During these weeks he finished the mortal task of achieving the circles of mind-understanding and personality-control. Throughout this period of communion with his heavenly Father the indwelling Adjuster also completed the assigned services. The mortal goal of this earth creature was there attained. Only the final phase of mind and Adjuster attunement remained to be consummated.

    Cennet Babası ile beş haftadan fazla olan kesintisiz bütünlükten sonra, İsa mutlak bir biçimde, sahip olduğu doğasından ve zaman-mekân kişilik dışavurumunun maddi düzeyleri üzerindeki üstünlüğünün kesinliğinden emin hale gelmişti. O, sahip olduğu kutsal doğasının insan doğasının üzerinde bulunduğuna bütünüyle inanmış olup, bunu kendine güvenen bir biçimde ifade etmede çekince göstermedi.

134:8.5 (1493.4) After more than five weeks of unbroken communion with his Paradise Father, Jesus became absolutely assured of his nature and of the certainty of his triumph over the material levels of time-space personality manifestation. He fully believed in, and did not hesitate to assert, the ascendancy of his divine nature over his human nature.

    Dağ konukluğunun sonuna doğru, İsa Babası’na; Yeşu bin Yusuf olarak İnsan Evladı konumunda, Satania düşmanları ile bir görüşmede bulunmasına izin verilip verilemeyeceğini sordu. Bu talep kabul edildi. Hermon Dağı’ndaki son hafta boyunca, evren sınavı olarak, büyük cezp ediş yaşandı. Şeytan (Lucifer’i temsil eden konumda) ve isyankâr Gezegensel Prens, Caligastia İsa’nın yanında mevcut olup, ona bütünüyle görünür kılındılar. Ve, isyankâr kişiliklerin aslına uygun olmayan temsilleri karşısında insan sadakatinin bu nihai sınavı olarak, bu “cezp ediş”; yiyecekle, mabet tepeleri veya haddini bilmez eylemler ile ilgili değildi. Bu dünyanın krallıklarıyla ilişkili değildi; ancak o, çok büyük ve ihtişamlı bir evrenin egemenliği ile ilgiliydi. Kayıtlarınızın içerdiği simgesel anlatım, dünyanın çocuksu düşüncesinin geri kalmış çağları için tasarlanmıştı. Ve, ilerleyen nesiller, İnsan Evladı’nın Hermon Dağı’ndaki büyük öneme sahip o günde ne tür bir büyük mücadeleden geçmiş olduğunu anlamalıdır.

134:8.6 (1493.5) Near the end of the mountain sojourn Jesus asked his Father if he might be permitted to hold conference with his Satania enemies as the Son of Man, as Joshua ben Joseph. This request was granted. During the last week on Mount Hermon the great temptation, the universe trial, occurred. Satan (representing Lucifer) and the rebellious Planetary Prince, Caligastia, were present with Jesus and were made fully visible to him. And this “temptation,” this final trial of human loyalty in the face of the misrepresentations of rebel personalities, had not to do with food, temple pinnacles, or presumptuous acts. It had not to do with the kingdoms of this world but with the sovereignty of a mighty and glorious universe. The symbolism of your records was intended for the backward ages of the world’s childlike thought. And subsequent generations should understand what a great struggle the Son of Man passed through that eventful day on Mount Hermon.

    Lucifer’in elçilerinin teklif ve karşı tekliflerinin çoğuna, İsa yalnızda şu cevabı vermişti: “Dilerim Cennet Babam’ın iradesi üstün gelir, ve sana gelince, benim isyankâr evladım, dilerim Zamanın Ataları seni kutsal bir biçimde yargılar. Ben senin Yaratan-babanım; ben seni neredeyse hiçbir biçimde adil olarak yargılayamam, ve benim bağışlamamı sen çoktan elinin tersiyle reddettin. Ben seni, daha büyük bir evrene ait Hakimler’in yargısına havale ediyorum.”

134:8.7 (1493.6) To the many proposals and counterproposals of the emissaries of Lucifer, Jesus only made reply: “May the will of my Paradise Father prevail, and you, my rebellious son, may the Ancients of Days judge you divinely. I am your Creator-father; I can hardly judge you justly, and my mercy you have already spurned. I commit you to the adjudication of the Judges of a greater universe.”

    Lucifer’in vücutlaşım bahşedilişi hakkındaki başta güzel görünen tüm teklifleri olarak, tavsiye etmiş olduğu tüm tavizlere ve geçici çözümlere, İsa yalnızca tek bir cevapta bulunmuştu: “Cennet içindeki Babam’ın iradesi gerçekleştirilecektir.” Ve, bu zorlu sınav tamamlandığında, ayrılmış olan koruyucu yüksek melek İsa’nın yanına geri dönmüş olup, ona hizmet etmeye devam etmişti.

134:8.8 (1494.1) To all the Lucifer-suggested compromises and makeshifts, to all such specious proposals about the incarnation bestowal, Jesus only made reply, “The will of my Father in Paradise be done.” And when the trying ordeal was finished, the detached guardian seraphim returned to Jesus’ side and ministered to him.

    Yazın sonlarına doğru bir öğleden sonrası, ağaçlar ve doğanın sessizliği içinde, Nebadon’un Mikaili, kendi evreninin sorgulanamaz egemenliğini kazanmış oldu. Bu gün o; Yaratan Evlatlar için hazırlanmış olan, zaman ve mekânın evrimsel dünyaları üzerinde fani bedenin suretinde vücutlaşmış yaşamı bütüncül olarak yaşama sorumluluğu yerine getirmiş oldu. Bu çok önemli kazanımın evren duyurusu, aylar sonrasında olmak üzere, vaftizinin yapıldığı güne kadar gerçekleştirilmemişti; ancak, bu kazanım, gerçekten de dağdaki o gün elde edilmişti. Ve, İsa, Hermon Dağı’ndaki ikametinden aşağıya indiğinde, Satania’daki Lucifer isyanı ve Urantia üzerindeki Caligastia ayrılıkçığı neredeyse tamamen kesinliğe kavuşmuştu. İsa; kendi içinde tüm isyankârların düzeyini belirlemekte ve (eğer gerçekleşirse) bu türden tüm gelecek isyanlarla kısa süre içinde ve etkin bir biçimde yüzleşilmesini kesinleştirmekte olan, sahip olduğu evrenin egemenliğine erişmek için geriye kalmış son bedeli de ödemiş haldeydi. Bunun uyarınca, sizler tarafından İsa’nın “büyük cezp edilişi” olarak adlandırılmakta olan olayın, vaftizinden önceki bir zaman aralığında gerçekleşmiş olduğu, bu olaydan hemen sonra yaşanmadığı, görülebilir.

134:8.9 (1494.2) On an afternoon in late summer, amid the trees and in the silence of nature, Michael of Nebadon won the unquestioned sovereignty of his universe. On that day he completed the task set for Creator Sons to live to the full the incarnated life in the likeness of mortal flesh on the evolutionary worlds of time and space. The universe announcement of this momentous achievement was not made until the day of his baptism, months afterward, but it all really took place that day on the mountain. And when Jesus came down from his sojourn on Mount Hermon, the Lucifer rebellion in Satania and the Caligastia secession on Urantia were virtually settled. Jesus had paid the last price required of him to attain the sovereignty of his universe, which in itself regulates the status of all rebels and determines that all such future upheavals (if they ever occur) may be dealt with summarily and effectively. Accordingly, it may be seen that the so-called “great temptation” of Jesus took place sometime before his baptism and not just after that event.

    Dağ üzerindeki bu konukluğun sonunda, İsa aşağıya inişini gerçekleştirirken, Tiglat ile, o buluşma yerine yiyecek ile gelirken karşılaştı. Ona tekrar dönüp, yalnızca şunu söylemişti: “Dinlenme dönemi bitti; Babam’ın görevine geri dönmek zorundayım.” İsa, eşeği kendisine vererek ufaklıktan ayrıldığı yer olan Dan’a geri dönerlerken sessiz ve fazlasıyla değişmiş bir kişiydi. O bunun sonrasında, gelmiş olduğu aynı yoldan güneye, Kapernaum’a ilerledi.

134:8.10 (1494.3) At the end of this sojourn on the mountain, as Jesus was making his descent, he met Tiglath coming up to the rendezvous with food. Turning him back, he said only: “The period of rest is over; I must return to my Father’s business.” He was a silent and much changed man as they journeyed back to Dan, where he took leave of the lad, giving him the donkey. He then proceeded south by the same way he had come, to Capernaum.

9. Bekleme Dönemi  

9. The Time of Waiting

    Vakit bu aşamada, yaklaşık olarak günahlardan arınma döneminin ve mişkan festivallerinin zamanı olarak, yazın sonuna yakındı. İsa’nın Şabat zamanı Kapernaum’da bir aile buluşması olup, bir sonraki gün, gölün doğusuna giden ve Gerasa üzerinden ilerleyip Ürdün vadisinden aşağıya inen bir biçimde, Zübeyde’nin oğlu Yahya ile Kudüs yoluna çıktı. Yol üzerinde dostu ile bir süre vakit geçirirken Yahya, İsa’da büyük bir değişikliğin olduğunu fark etti.

134:9.1 (1494.4) It was now near the end of the summer, about the time of the day of atonement and the feast of tabernacles. Jesus had a family meeting in Capernaum over the Sabbath and the next day started for Jerusalem with John the son of Zebedee, going to the east of the lake and by Gerasa and on down the Jordan valley. While he visited some with his companion on the way, John noted a great change in Jesus.

    İsa ve Yahya, bir sonraki sabah erkenden Kudüs’e giden bir biçimde, Lazarus ve onun kız kardeşleri ile beraber Bethani’de geceledi. Onlar şehir içinde ve etrafında neredeyse üç hafta geçirdi, en azından Yahya bunu yaptı. Günlerin birçoğunda Yahya Kudüs’e yalnız bir biçimde giderken, İsa yakın tepelerde yürümüş olup cennetteki Babası ile ruhsal bütünlüğün birçok sürecine katıldı.

134:9.2 (1494.5) Jesus and John stopped overnight at Bethany with Lazarus and his sisters, going early the next morning to Jerusalem. They spent almost three weeks in and around the city, at least John did. Many days John went into Jerusalem alone while Jesus walked about over the near-by hills and engaged in many seasons of spiritual communion with his Father in heaven.

    Onların her ikisi de, günahlardan arınma gününün tüm ciddiyetiyle gerçekleştirilen ayinlerinde hazır bulunmuştu. Yahya, Musevilerin dini adetlerinden oluşan tüm günler içinde bu günün törenlerinden fazlasıyla etkilenmişti; ancak, İsa, düşünceli ve sessiz bir izleyici olarak kaldı. İnsan Evladı için bu sergilenenler acınası ve üzücüydü. O tüm bu olanları, cennet içindeki Babası’na ait kişiliğin ve niteliklerin yanlış temsili olarak görmekteydi. O bu günde yapılanları, kutsal adaletin gerçekleri ve sınırsız bağışlamanın gerçeklikleri üzerine bir karikatür olarak görmüştü. O, evren içinde Babası’nın derin sevgi dolu kişiliği ve bağışlayıcı tutumu hakkında asli gerçekliği duyurmayı bir an önce kendisinden çıkarmak için yanıp tutuşmaktaydı; ancak, onun aslına uygun hareket eden Görüntüleyicisi, kendi saatinin henüz gelmemiş olduğuna dair onu uyardı. Ancak, o gece, Bethani’de, İsa, Yahya’yı fazlasıyla rahatsız etmiş sayısız yorumu arkadaşçıl bir biçimde ifade etmişti; ve, Yahya, kendilerinin paylaştıkları bu ortamda İsa’nın söylemiş olduğu şeyin asli önemi hiçbir zaman bütünüyle anlamamıştı.

134:9.3 (1494.6) Both of them were present at the solemn services of the day of atonement. John was much impressed by the ceremonies of this day of all days in the Jewish religious ritual, but Jesus remained a thoughtful and silent spectator. To the Son of Man this performance was pitiful and pathetic. He viewed it all as misrepresentative of the character and attributes of his Father in heaven. He looked upon the doings of this day as a travesty upon the facts of divine justice and the truths of infinite mercy. He burned to give vent to the declaration of the real truth about his Father’s loving character and merciful conduct in the universe, but his faithful Monitor admonished him that his hour had not yet come. But that night, at Bethany, Jesus did drop numerous remarks which greatly disturbed John; and John never fully understood the real significance of what Jesus said in their hearing that evening.

    İsa, mişkan festivallerinin haftası boyunca Yahya ile beraber kalmayı tasarlamıştı. Bu festival, tüm Filistin’in her yıl tekrar eden tatiliydi; o, Musevilerin dinlenme dönemiydi. Her ne kadar İsa bu olayın coşkusuna bizzat katılmamış olsa da, gencin ve yaşlının rahat ve neşeli bir biçimde işlerine ara verişlerine bakarken keyif alıp, tatmin oluşu bariz bir biçimde görülmekteydi.

134:9.4 (1495.1) Jesus planned to remain throughout the week of the feast of tabernacles with John. This feast was the annual holiday of all Palestine; it was the Jewish vacation time. Although Jesus did not participate in the merriment of the occasion, it was evident that he derived pleasure and experienced satisfaction as he beheld the lighthearted and joyous abandon of the young and the old.

    Kutlama haftasının ortasında ve festivaller bitmeden, İsa Yahya’dan, Cennet Babası ile daha iyi bütüncül hale gelebileceği yer olan tepelere çekilme arzusunu duymakta olduğunu söyleyerek ayrıldı. Yahya ona eşlik edecekti, ancak İsa şunu söyleyerek, kendisinin festivaller boyunca kalmasında ısrarcı oldu: “İnsan Evladı’nın yükünü taşımak senin için gerekli olan bir şey değildir; şehir huzur içinde uyurken yalnızca bekçi gece nöbetinde beklemelidir.” İsa, Kudüs’e geri dönmedi. Bethani yakınındaki tepelerde neredeyse bir hafta yalnız başına kaldıktan sonra, Kapernaum için ayrıldı. Eve olan yolda o, Kral Şaul’un canına kıydığı yer olan Gilboa’nın eteklerinde bir gün ve bir gece geçirdi; ve, Kapernaum’a ulaştığında, Kudüs’de Yahya’dan ayrıldığı zamana kıyasla çok daha neşeli göründü.

134:9.5 (1495.2) In the midst of the week of celebration and ere the festivities were finished, Jesus took leave of John, saying that he desired to retire to the hills where he might the better commune with his Paradise Father. John would have gone with him, but Jesus insisted that he stay through the festivities, saying: “It is not required of you to bear the burden of the Son of Man; only the watchman must keep vigil while the city sleeps in peace.” Jesus did not return to Jerusalem. After almost a week alone in the hills near Bethany, he departed for Capernaum. On the way home he spent a day and a night alone on the slopes of Gilboa, near where King Saul had taken his life; and when he arrived at Capernaum, he seemed more cheerful than when he had left John in Jerusalem.

    Bir sonraki sabah, İsa; Zübeyde’nin atölyesinde bulunmaya devam etmiş olan, içinde kişisel eşyalarının olduğu sandığa gitti, iş elbisesini giydi ve şunu söyleyerek, çalışmaya hazır halde kendisini sundu: “Vaktimin gelmesini beklerken, meşgul olmam herkesin yararınadır.” Ve, o, ertesi yılın Ocak ayına kadar olmak üzere, birkaç ay boyunca, tekne atölyesinde kardeşi Yakub’un yanı başında çalıştı. İsa ile birlikte çalışmanın bu sürecinden sonra, Yakub’un, İnsan Evladı’nın yaşam görevine dair anlayışını gölgeleyecek hangi şüphe gelmiş olursa olsun, o bir daha gerçek anlamıyla ve bütüncül bir biçimde, İsa’nın görevine beslediği inançtan vazgeçmemişti.

134:9.6 (1495.3) The next morning Jesus went to the chest containing his personal effects, which had remained in Zebedee’s workshop, put on his apron, and presented himself for work, saying, “It behooves me to keep busy while I wait for my hour to come.” And he worked several months, until January of the following year, in the boatshop, by the side of his brother James. After this period of working with Jesus, no matter what doubts came up to becloud James’s understanding of the lifework of the Son of Man, he never again really and wholly gave up his faith in the mission of Jesus.

    Tekne atölyesinde çalışmasının bu son dönemi boyunca, İsa vaktinin çoğunu, daha büyük bir deniz aracının iş dekorasyonu ile geçirmişti. O, kendisine ait tüm zanaat işlerinde fazlasıyla titiz olup, alkışlanacak düzeyde bir el işini tamamladığında, insan başarısından duyulan tatmini deneyimler halde görünmüştü. Her ne kadar o küçük düzeydeki önemsiz şeylere az zaman ayırırken, mesele herhangi bir girişimin temel niteliklerine geldiğinde titiz bir ustaydı.

134:9.7 (1495.4) During this final period of Jesus’ work at the boatshop, he spent most of his time on the interior finishing of some of the larger craft. He took great pains with all his handiwork and seemed to experience the satisfaction of human achievement when he had completed a commendable piece of work. Though he wasted little time upon trifles, he was a painstaking workman when it came to the essentials of any given undertaking.

    Zaman ilerledikçe, Kapernaum’a, Ürdün vadisinde tövbekârları vaftiz ederken duyuruda bulunan Yahya isminde birinin olduğu haberi gelmişti; ve, Yahya şunu duyurmuştu: “Cennetin krallığı yakında; tövbe et ve vaftiz ol.” İsa; Yahya yavaşça, Kudüs’e olan en yakın ırmağın sığ geçidinden Ürdün vadisine olan yolunu açıp gelirken, bu söylenenlere kulak kabartmaktaydı. Ancak, İsa; aletlerini elinden bırakıp, “Vaktim geldi” diyerek bekleyişinin tamamlandığını duyurduğu ve yakın bir zaman içerisinde kendisini vaftiz edilmek için Yahya’ya sunduğu an olan, Yahya, M.S. 26.yıl olarak, ertesi yılın Ocak ayında, nehir boyunca yukarı doğru seyahat ederek Pella yakınındaki bir noktaya gelinceye kadar, tekne inşa eden bir biçimde işine devam etmişti.

134:9.8 (1495.5) As time passed, rumors came to Capernaum of one John who was preaching while baptizing penitents in the Jordan, and John preached: “The kingdom of heaven is at hand; repent and be baptized.” Jesus listened to these reports as John slowly worked his way up the Jordan valley from the ford of the river nearest to Jerusalem. But Jesus worked on, making boats, until John had journeyed up the river to a point near Pella in the month of January of the next year, A.D. 26, when he laid down his tools, declaring, “My hour has come,” and presently presented himself to John for baptism.

    Ancak, İsa’da büyük bir değişim yaşanmaktaydı. Yöre çevresinde gerçekleştirmiş olduğu ziyaretlerden ve hizmetlerden büyük keyif almış insanların az bir kısmı, daha sonrasında sürekli olarak; İsa’nın kamu öğretmeni bünyesinde, önceki yıllarda özel bir şahıs olarak tanımış ve sevmiş oldukları aynı insanı ayırt etmişti. Ve, kendisinin öncül olarak yardımının dokunduğu bireylerin, daha sonraki kamu ve yetki sahibi öğretmen konumunda İsa’yı tanımadaki başarısızlıklarının bir nedeni bulunmaktaydı. Uzun yıllar boyunca, aklın ve ruhaniyetin bu dönüşümü gelişim içerisindeydi; ve, bu gelişim, Hermon Dağı üzerindeki o büyük öneme sahip konuklukta tamamlanmıştı.

134:9.9 (1495.6) But a great change had been coming over Jesus. Few of the people who had enjoyed his visits and ministrations as he had gone up and down in the land ever subsequently recognized in the public teacher the same person they had known and loved as a private individual in former years. And there was a reason for this failure of his early beneficiaries to recognize him in his later role of public and authoritative teacher. For long years this transformation of mind and spirit had been in progress, and it was finished during the eventful sojourn on Mount Hermon.





Back to Top