URANTİA’NIN KİTABI’NA - 133. Makale
Roma’dan Geri Dönüş

URANTİA’NIN KİTABI’NA   

Kısım IV. İsa’nın Hayatı ve Öğretileri



Paper 133
The Return from Rome

    ROMA’dan geri dönmeye hazırlanırken, İsa, hiçbir arkadaşına güle güle demedi. Şamlı kâtip Roma’da duyurulmadan ortaya çıkmış olup, benzer bir biçimde ortadan kaybolmuştu. Kendisini bilenlerin ve derinden sevenlerin, onu bir daha tekrar görme umudundan vazgeçmesi tam bir bütün yıl almıştı. İkinci yıl sona ermeden, kendisini tanımış olanların küçük toplulukları kendilerini, İsa’nın öğretilerine olan ortak ilgileri tarafından ve kendilerinin İsa ile geçirdikleri iyi zamanların müşterek hafızası vasıtasıyla bir birlerine çekilmiş halde buldular. Ve, Stoacıların, Kiniklerin ve gizem inanışlarını besleyenlerin bu küçük toplulukları, Hıristiyan dininin ilk duyurucularının Roma’daki ortaya çıkışlarının vaktine kadar düzensiz ve gayrı-resmi buluşmaları gerçekleştirmeye devam ettiler.

133:0.1 (1468.1) WHEN preparing to leave Rome, Jesus said good-bye to none of his friends. The scribe of Damascus appeared in Rome without announcement and disappeared in like manner. It was a full year before those who knew and loved him gave up hope of seeing him again. Before the end of the second year small groups of those who had known him found themselves drawn together by their common interest in his teachings and through mutual memory of their good times with him. And these small groups of Stoics, Cynics, and mystery cultists continued to hold these irregular and informal meetings right up to the time of the appearance in Rome of the first preachers of the Christian religion.

    Gonod ve Ganid İskenderiye ve Roma’da o kadar çok şey almışlardı ki, kendilerine ait tüm eşyalarını seyahatlerinden önce kervanlar ile Taranto’ya göndermişlerdi; bu gerçekleşirken, bu üç yolcu, büyük Appian Yolu üzerinden İtalya boyunca rahatça gezmişlerdi. Bu yolculuk boyunca her türlü insan varlığı ile karşılaşmışlardı. Birçok soylu Roma vatandaşı ve yeni yerleşmiş Yunan sakini bu yol boyunca yaşamaktaydı; ve, hâlihazırda, alt düzeyde bulunan kölelerin çok fazla sayıdaki nüfusundan gelen kuşaklar ortaya çıkmaya başlamaktaydı.

133:0.2 (1468.2) Gonod and Ganid had purchased so many things in Alexandria and Rome that they sent all their belongings on ahead by pack train to Tarentum, while the three travelers walked leisurely across Italy over the great Appian Way. On this journey they encountered all sorts of human beings. Many noble Roman citizens and Greek colonists lived along this road, but already the progeny of great numbers of inferior slaves were beginning to make their appearance.

    Taranto’ya olan yolun yaklaşık olarak yarısında, yemek molası için dinlenirlerken bir gün, Ganid İsa’ya, Hindistan’ın kast sistemi hakkında ne düşünmekte olduğuna dair doğrudan bir soru yöneltti. İsa şunu söylemişti: “Her ne kadar insan varlıkları birçok yönden, birbirlerinden olmak üzere, farklılık göstermekteyse de, Tanrı önünde ve tüm fanilerin ruhsal dünyasında eşit bir düzeyde bulunmaktadır. Tanrı’nın gözünde yalnızca iki fani topluluğu bulunmaktadır: kendi iradesini gerçekleştirme arzusunu duyanlar ve duymayanlar. Kâinat bir yerleşik dünyayı değerlendirirken, benzer bir biçimde iki büyük sınıfı algılar: Tanrı’yı bilenler ve onu bilmeyenler. Tanrı’yı bilemeyenler, herhangi bir âlemin hayvanları arasında görülmektedir. İnsanlık yerli yerince, ister fiziksel, zihinsel, toplumsal, mesleksel veya isterse de ahlaksal bakımdan değerlendirilecek olsun, farklılık gösteren yeterlilikleri ölçüsünde birçok sınıfa ayrılabilir; ancak, fanilerin bu farklı sınıfları Tanrı’nın yargı huzuruna çıktığında, eşit düzeyde bulunmaktadır; Tanrı gerçekten de, hiçbir kişiye iltimas göstermez. Her ne kadar sizler, ussal, toplumsal ve ahlaki hususlarda farklılık gösteren insan yetileri ve bahşedilmişliklerini ayırt etmeden kaçamazsanız da, Tanrı’nın mevcudiyetinde ibadet etmek için bir araya geldikleri zaman insanların ruhsal kardeşliğinde bu türden herhangi bir ayrımlaşmayı gözleyemezsiniz.”

133:0.3 (1468.3) One day while resting at lunch, about halfway to Tarentum, Ganid asked Jesus a direct question as to what he thought of India’s caste system. Said Jesus: “Though human beings differ in many ways, the one from another, before God and in the spiritual world all mortals stand on an equal footing. There are only two groups of mortals in the eyes of God: those who desire to do his will and those who do not. As the universe looks upon an inhabited world, it likewise discerns two great classes: those who know God and those who do not. Those who cannot know God are reckoned among the animals of any given realm. Mankind can appropriately be divided into many classes in accordance with differing qualifications, as they may be viewed physically, mentally, socially, vocationally, or morally, but as these different classes of mortals appear before the judgment bar of God, they stand on an equal footing; God is truly no respecter of persons. Although you cannot escape the recognition of differential human abilities and endowments in matters intellectual, social, and moral, you should make no such distinctions in the spiritual brotherhood of men when assembled for worship in the presence of God.”

1. Merhamet ve Adalet  

1. Mercy and Justice

    Onlar Taranto’ya yaklaşırlarken, yol kenarında bir öğleden sonrası oldukça ilgi çekici bir olay gerçekleşti. Onlar, kaba ve ezmeye çalışan bir gencin daha küçük bir ufaklığa acımasız bir biçimde saldırışına tanıklık etmişlerdi. İsa hemen, saldırıya uğramış gencin yardımına koşmuştu; ve, İsa onu, kaçışını gerçekleştirinceye kadar saldıran kişiyi sıkıca tutarak kurtarmıştı. İsa’nın bu küçük zorbayı serbest bıraktığı an, Ganid oğlanın üzerine atılıp, onu şiddetli bir biçimde tartaklamaya koyuldu, ve, Ganid’i büyük bir biçimde şaşkınlığa uğratarak, İsa olaya derhal müdahale etti. İsa’nın Ganid’i engelleyip, korku içindeki çocuğun kaçmasına izin verişinden sonra, genç adam, nefesini tekrar kazanır kazanmaz, heyecanlı bir ses tonuyla şöyle haykırmıştı: “Ben seni anlayamıyorum, Öğretmenim. Eğer merhamet senin daha küçük olan çocuğu kurtarmanı gerektiriyorsa, adalet, daha büyük ve suç işlemekte olan gencin cezalandırılmasını talep etmemektedir?” Cevap olarak, İsa şunu söyledi:

133:1.1 (1468.4) A very interesting incident occurred one afternoon by the roadside as they neared Tarentum. They observed a rough and bullying youth brutally attacking a smaller lad. Jesus hastened to the assistance of the assaulted youth, and when he had rescued him, he tightly held on to the offender until the smaller lad had made his escape. The moment Jesus released the little bully, Ganid pounced upon the boy and began soundly to thrash him, and to Ganid’s astonishment Jesus promptly interfered. After he had restrained Ganid and permitted the frightened boy to escape, the young man, as soon as he got his breath, excitedly exclaimed: “I cannot understand you, Teacher. If mercy requires that you rescue the smaller lad, does not justice demand the punishment of the larger and offending youth?” In answering, Jesus said:

    “Ganid, doğrudur, sen anlamamaktasın. Bağışlama hizmeti her zaman bireyin gerçekleştirdiği şeydir; ancak, adalet cezası, toplumsal, hükümetsel veya evren idari topluluklarının işlevidir. Bir birey olarak ben, merhamet göstermekle yükümlüyüm; saldırıya uğramış ufaklığı kurtarmaya gitmek zorundayım, ve bütüncül bir tutarlılık içerisinde saldıran kişiyi engellemek için yeterli kuvveti kullanabilirim. Ve, bu tam da yaptığım şeydi. Ben, saldırıya uğramış olan ufaklığı kurtarmayı başardım; bu, benim merhamet hizmetimin bittiği yerdi. Bunun sonrasında, ben saldırıda bulunan kişiyi, güçsüz olan tarafın kaçmayı düşünmesine izin verecek kadar yeterli bir süre boyunca kuvvet kullanarak etkisiz hale getirdim; böylece olaydan çekilmiş oldum. Ben; saldırıda bulunan kişi hakkında yargıda bulunmaya, böylece — akranına saldırmasına dâhil olan her durum hakkında nihai hükme vararak — güdüsü hakkında kararda bulunmaya ve bunun sonrasında ise, yapmış olduğu yanlış eyleme karşı aklımın yönlendireceği adil telafi olarak, cezayı uygulamaya geçmedim. Ganid, merhametin eli haddinden fazla bol olabilir; ancak, adalet tam kararında olmalıdır. Herhangi iki kişinin, adalet taleplerini tatmin edebilecek bir ceza üzerinde muhtemel bir biçimde anlaşamayacak oluşunu görememektesin? Biri kırk kırbaç verecek, diğeri yirmi, ve hala bir diğeri de adil bir ceza için tek başına hücre hapsini önerecektir. Bu dünya üzerinde bahse konu sorumlulukların, topluluğa yüklenmesinin veya topluluğun seçilmiş temsilcileri tarafından yerine getirilmesinin daha iyi olduğunu görmemekte misin? Kâinat içinde, yargı, yanlış yapılmış şeylerin tümünün gerçekleştirilme amacına ek olarak onun başlatıcı koşullarını bütünüyle bilen kişilere emanet edilmiştir. Medenileşmiş toplumda ve düzenlenmiş bir evrende, adalet iradesi, adil yargının üzerine verilmiş olan adil hükmü öngörmektedir; ve, bu türden ayrıcalıklı haklar, dünyaların yargıçsal topluluklarına ve tüm yaratım içindeki daha yüksek evrenlerin her-şeyin-bilgisine-sahip idarecilerine verilmiştir.”

133:1.2 (1469.1) “Ganid, it is true, you do not understand. Mercy ministry is always the work of the individual, but justice punishment is the function of the social, governmental, or universe administrative groups. As an individual I am beholden to show mercy; I must go to the rescue of the assaulted lad, and in all consistency I may employ sufficient force to restrain the aggressor. And that is just what I did. I achieved the deliverance of the assaulted lad; that was the end of mercy ministry. Then I forcibly detained the aggressor a sufficient length of time to enable the weaker party to the dispute to make his escape, after which I withdrew from the affair. I did not proceed to sit in judgment on the aggressor, thus to pass upon his motive — to adjudicate all that entered into his attack upon his fellow — and then undertake to execute the punishment which my mind might dictate as just recompense for his wrongdoing. Ganid, mercy may be lavish, but justice is precise. Cannot you discern that no two persons are likely to agree as to the punishment which would satisfy the demands of justice? One would impose forty lashes, another twenty, while still another would advise solitary confinement as a just punishment. Can you not see that on this world such responsibilities had better rest upon the group or be administered by chosen representatives of the group? In the universe, judgment is vested in those who fully know the antecedents of all wrongdoing as well as its motivation. In civilized society and in an organized universe the administration of justice presupposes the passing of just sentence consequent upon fair judgment, and such prerogatives are vested in the juridical groups of the worlds and in the all-knowing administrators of the higher universes of all creation.”

    Günlerce, onlar, merhamet gösterme ve adaleti uygulamanın bu sorunu hakkında konuşmuşlardı. Ve, Ganid, en azından bir düzeye kadar, İsa’nın neden kişisel kavgaya girişmeyeceğini anlamıştı. Ancak, Ganid, tamamiyle tatmin edici bir cevabı hiçbir zaman alamamış olduğu, son bir soru sormuştu: “Ama, Öğretmenim, eğer daha güçlü ve kendini sinirinden kaybetmiş bir yaratılmış sana saldıracak olursa ve seni yok edecek noktaya yaklaşırsa, ne yapardın? Kendini savunmak için hiçbir çaba göstermez miydin? Her ne kadar İsa, ufaklığın sorusuna bütüncül ve tatmin edici bir biçimde cevap verememiş olsa da, kendisinin (İsa’nın) yeryüzü üzerinde, izlemekte olan bir evren için Cennet Yaratıcısı’nın derin sevgisinin örneği olarak yaşamakta olduğunu Ganid’e açığa çıkarmaya gönüllü olmasa da, şu kadarını söylemişti:

133:1.3 (1469.2) For days they talked about this problem of manifesting mercy and administering justice. And Ganid, at least to some extent, understood why Jesus would not engage in personal combat. But Ganid asked one last question, to which he never received a fully satisfactory answer; and that question was: “But, Teacher, if a stronger and ill-tempered creature should attack you and threaten to destroy you, what would you do? Would you make no effort to defend yourself?” Although Jesus could not fully and satisfactorily answer the lad’s question, inasmuch as he was not willing to disclose to him that he (Jesus) was living on earth as the exemplification of the Paradise Father’s love to an onlooking universe, he did say this much:

    “Ganid, bu sorunların bazılarının seni nasıl kafa karışıklığına düşürdüğünü çok iyi anlamakta olup, sorunu cevaplamaya çabalayacağım. İlk olarak, benim şahsıma yapılabilecek tüm saldırılarda, saldıran kişinin — beden içindeki kardeşim olarak — Tanrı’nın bir evladı olup olmadığını belirlerdim; ve, eğer bu türden bir yaratılmışın ahlaki yargıyı ve ruhsal nedenselliği taşımamakta olduğunu düşünürsem, ben hiçbir tereddüde sahip olmadan, saldıranda yaratacağı sonuçlardan bağımsız olarak, karşı koyma gücümün son noktasına kadar kendimi savunurdum. Ancak, kendimi savunma içinde bile, evlatlık düzeyine ait bir akran insanına bu şekilde bile saldırmazdım. Yani bu, bana karşı olan saldırısı için onu önceden ve yargısız cezalandırmayacağım anlamına gelmektedir. Ben, bu türden bir saldırıyı gerçekleştirmesini engellemek ve onu vazgeçirmek, ve durdurmada başarısız olmam durumunda ise onu hafifletmek için her şeyi yapardım. Ben, cennetsel Yaratıcım’ın üst-gözetiminden mutlak bir biçimde eminim; ben, cennet içindeki Yaratıcım’ın iradesini gerçekleştirmeye adanmış bulunmaktayım. Ben, gerçek anlamda zararın başıma geleceğine inanmıyorum; ben, yaşam emeğimin, düşmanlarımın başıma gelmesini arzu edebileceği herhangi bir şey tarafından tehlike altına düşebileceğine inanmamaktayım; ve, kesin bir biçimde, bizler, arkadaşlarımızdan gelebilecek herhangi bir şiddetten korku duymamalıyız. Ben mutlak bir biçimde, tüm kâinatın bana karşı arkadaşçıl olduğundan eminim — bu her-şeye-gücü-yeten gerçekliğe, buna tezat tüm görünenlere rağmen duyduğum içten bir güven ile inanmakta ısrarcıyım.”

133:1.4 (1469.3) “Ganid, I can well understand how some of these problems perplex you, and I will endeavor to answer your question. First, in all attacks which might be made upon my person, I would determine whether or not the aggressor was a son of God — my brother in the flesh — and if I thought such a creature did not possess moral judgment and spiritual reason, I would unhesitatingly defend myself to the full capacity of my powers of resistance, regardless of consequences to the attacker. But I would not thus assault a fellow man of sonship status, even in self-defense. That is, I would not punish him in advance and without judgment for his assault upon me. I would by every possible artifice seek to prevent and dissuade him from making such an attack and to mitigate it in case of my failure to abort it. Ganid, I have absolute confidence in my heavenly Father’s overcare; I am consecrated to doing the will of my Father in heaven. I do not believe that real harm can befall me; I do not believe that my lifework can really be jeopardized by anything my enemies might wish to visit upon me, and surely we have no violence to fear from our friends. I am absolutely assured that the entire universe is friendly to me — this all-powerful truth I insist on believing with a wholehearted trust in spite of all appearances to the contrary.”

    Ancak, Ganid, bütünüyle tatmin olmamıştı. Birçok kez onlar bu hususlar üzerine konuşmuştu; ve, İsa ona, çocukluk deneyimlerinden bazısından, ve aynı zamanda, taş ustasının oğlu olan Yakub’dan bahsetmişti. Yakob’un İsa’yı savunmak için nasıl kendisini atamış olduğunu öğrenmesi üzerine, Ganid şunu söylemişti: “Oh, şimdi anlamaya başlıyorum! İlk olarak, herhangi bir normal insan varlığı senin gibi böyle iyi bir insana saldırmak istemeyecektir; ve, herhangi biri böyle bir şeyi yapacak kadar düşüncesiz olsa bile, her nasıl senin her zaman sıkıntıda olduğunu gördüğün herhangi bir kişiyi kurtarmak için yardıma gitmen gibi, senin yardımına koşacak başka bir faninin her zaman yakında bulunması neredeyse kesin bir durumdur. Kalbim içinde, Öğretmenim, seninle hem fikirim; ancak, aklım içinde ben hala düşünmekteyim ki, eğer Yakub olsaydım, sırf kendini savunmayacağını düşündükleri için sana saldırmaya cüret eden bu kaba akranları cezalandırmadan büyük keyif alırdım. Ben öngörmekteyim ki, sen; zamanının büyük bir kısmını başkalarına yardım etmede ve sıkıntı içindeki akranlarına hizmet etmede harcadığın için yaşamdaki yolculuğun boyunca oldukça güvende olacaksın — yani, kuvvetle muhtemel ki her zaman, yakınında seni savunacak biri olacak.” Ve, İsa şu cevabı verdi: “O sınav henüz gelmedi, Ganid; ve, o geldiği zaman, bizler Yaratıcı’nın iradesine sadık kalmak zorunda olacağız.” Ve, bunlar, bireyin kendisini savunuşundan ve karşılık göstermemesinden olan bahse konu çetrefilli hususta öğretmeninden ağzından söylemesi için aldığı sözlerin neredeyse tümüydü. Bir diğer seferinde o kesin bir biçimde İsa’nın ağzından; düzenlenmiş toplumun, vermiş olduğu adil olan hükümlerin uygulamasında kuvvet kullanmak için her türlü hakka sahip olduğu görüşünü almıştı.

133:1.5 (1470.1) But Ganid was not fully satisfied. Many times they talked over these matters, and Jesus told him some of his boyhood experiences and also about Jacob the stone mason’s son. On learning how Jacob appointed himself to defend Jesus, Ganid said: “Oh, I begin to see! In the first place very seldom would any normal human being want to attack such a kindly person as you, and even if anyone should be so unthinking as to do such a thing, there is pretty sure to be near at hand some other mortal who will fly to your assistance, even as you always go to the rescue of any person you observe to be in distress. In my heart, Teacher, I agree with you, but in my head I still think that if I had been Jacob, I would have enjoyed punishing those rude fellows who presumed to attack you just because they thought you would not defend yourself. I presume you are fairly safe in your journey through life since you spend much of your time helping others and ministering to your fellows in distress — well, most likely there’ll always be someone on hand to defend you.” And Jesus replied: “That test has not yet come, Ganid, and when it does, we will have to abide by the Father’s will.” And that was about all the lad could get his teacher to say on this difficult subject of self-defense and nonresistance. On another occasion he did draw from Jesus the opinion that organized society had every right to employ force in the execution of its just mandates.

2. Taranto Seyahatine Çıkış  

2. Embarking at Tarentum

    Gemiye biniş yerinde oylanırlarken, tekneyi yükünü boşaltması için beklerlerken, yolcular, bir erkeğin eşine yanlış bir biçimde davranışını gözlemlemişti. Âdeti olarak, İsa, saldırıya maruz kalan kişi adına araya girdi. Sinirli olan kocaya arkadan yaklaşıp, nazik bir biçimde onun omzuna dokunarak şunu söyledi: “Arkadaşım, bir dakikalığına seninle özel olarak konuşabilir miyim? Kızgın adam bu türden bir yaklaşım karşısında şaşkına dönmüştü, ve bir dakikalık utandırıcı bocalamadan sonra, şunu ağzından zorla çıkarabildi — ee — neden — evet, beni rahatsız etmenin sebebi nedir?” İsa onu bir kenara doğru çektiğinde, şunları söyledi: “Arkadaşım, düşünüyorum ki korkunç bir şey başına gelmiş olmalı; bu kadar güçlü bir erkeğin, çocuklarının annesi olan eşine ve tam da burada herkesin önünde saldırmasına iten şeyin nedenini söylemeni çok arzu ediyorum. Ben, bu saldırı için iyi bir nedene sahip olduğunu düşündüğünden eminim. Bu Kadın eşinden böyle bir davranışı hak etmek için ne yaptı? Sana şöyle bir baktığımda, yüzünde, merhamet göstermenin arzusu değilse bile, adaletin derin sevgisini algıladığımı düşünüyorum. Zannediyorum ki, beni soyguncular tarafından saldırıya uğramış olarak yol kenarında bulmuş olsaydın, tereddüt etmeden beni kurtarmak için koşardın. Sanıyorum ki, sen, yaşamın boyunca bu tür birçok cesur şeyde bulundun. Şimdi, arkadaşım, söyle bana mesele nedir? Bu kadın yanlış bir şey mi yaptı, yoksa sen, budala bir biçimde aklını yitirip düşüncesizce ona saldırdın?”Bu adamın kalbine İsa’nın ne söylemiş olduğundan çok, sözlerini bitirirken onun kendisine bahşetmiş olduğu iyi bakışı ve anlayış dolu gülüşü dokunmuştu. Şöyle söyledi adam: “Görüyorum ki, sen, Kinikler’in bir din-adamısın, ve ben, beni engellediğin için sana minnettarım. Karım büyük bir yanlış yapmadı; o, iyi bir kadın; ancak, onun, insanların içinde beni eleştirme şekli beni sinirlendiriyor, ve öfkemi tutamıyorum. Kendimi denetlemedeki eksikliğim için özür dilerim, ve, yıllar öncesinde bana daha iyi yolu öğretmiş olan senin kardeşlerinden bir tanesine vermiş olduğum eski söze yakışır bir biçimde yaşamaya çalışacağıma söz veriyorum. Sana söz veriyorum.”

133:2.1 (1470.2) While tarrying at the ship landing, waiting for the boat to unload cargo, the travelers observed a man mistreating his wife. As was his custom, Jesus intervened in behalf of the person subjected to attack. He stepped up behind the irate husband and, tapping him gently on the shoulder, said: “My friend, may I speak with you in private for a moment?” The angry man was nonplused by such an approach and, after a moment of embarrassing hesitation, stammered out — “er — why — yes, what do you want with me?” When Jesus had led him to one side, he said: “My friend, I perceive that something terrible must have happened to you; I very much desire that you tell me what could happen to such a strong man to lead him to attack his wife, the mother of his children, and that right out here before all eyes. I am sure you must feel that you have some good reason for this assault. What did the woman do to deserve such treatment from her husband? As I look upon you, I think I discern in your face the love of justice if not the desire to show mercy. I venture to say that, if you found me out by the wayside, attacked by robbers, you would unhesitatingly rush to my rescue. I dare say you have done many such brave things in the course of your life. Now, my friend, tell me what is the matter? Did the woman do something wrong, or did you foolishly lose your head and thoughtlessly assault her?” It was not so much what he said that touched this man’s heart as the kindly look and the sympathetic smile which Jesus bestowed upon him at the conclusion of his remarks. Said the man: “I perceive you are a priest of the Cynics, and I am thankful you restrained me. My wife has done no great wrong; she is a good woman, but she irritates me by the manner in which she picks on me in public, and I lose my temper. I am sorry for my lack of self-control, and I promise to try to live up to my former pledge to one of your brothers who taught me the better way many years ago. I promise you.”

    Ve, bunun sonrasında, kendisine elvedada bulunurken, İsa şunu söylemişti: “Benim kardeşim, her zaman; erkeğin, kadın irade dâhilinde ve gönüllü olarak kendisine bu türden bir yetkiyi vermedikçe, kadının üzerinde hiçbir haklı yönetim gücüne sahip olmadığını hatırla. Eşin, seninle birlikte yaşam boyunca ilerlemeye, verdiğin savaşlarda sana yardımcı olmaya ve çocuklarına bakma ve büyütme yükünün çok, çok daha fazlasını paylaşma sorumluluğunu üstlenmeye katılmıştır; ve, bu özel hizmetin karşılığı olarak, senden, çocukları taşımak, onlara bakmak ve onları beslemek zorunda olan eş olarak, erkeğin kadına verebileceği özel korumayı alması adil olan tek şeydir. Bir erkeğin eşine ve ortak sahip olduğu çocuklarına bahşetme iradesinde bulunduğu sevgi dolu ilgi ve onları düşünme, bu insanın yaratıcı ve ruhsal öz bilincinin daha yüksek olan aşamalara eriştiğinin göstergesidir. Erkekler ve kadınların; kendilerinde ölümsüz ruhların potansiyelini taşıyan bir biçimde büyümekte olan varlıkları yaratmada işbirliği içine girmeleri bakımından, Tanrı’nın ortak birliktelikleri olduğunu bilmiyor musun? Cennet içindeki Yaratıcı, kâinat çocuklarının Ruhaniyet Annesi’ne kendisinin ortak eşi gibi davranır. Çocuklarınızın yaşamlarında kendinizi yeniden dünyaya getirmenin o kutsal deneyimini oldukça bütüncül bir biçimde seninle paylaşmakta olan anne ortağı ile, yaşamını ve onunla ilişkili her şeyi eşit düzeyde paylaşman Tanrısal’dır. Eğer sen çocuklarını Tanrı’nın seni sevdiği gibi bir sevsen, sen eşini; cennet içindeki Yaratıcı’nın uçsuz bucaksız bir kâinatın ruhaniyet çocuklarının tümünün annesi olan Sınırsız Ruhaniyeti onurlandırdığı ve yücelttiği gibi, derinden sevecek ve onun üzerine titreyeceksin.”

133:2.2 (1471.1) And then, in bidding him farewell, Jesus said: “My brother, always remember that man has no rightful authority over woman unless the woman has willingly and voluntarily given him such authority. Your wife has engaged to go through life with you, to help you fight its battles, and to assume the far greater share of the burden of bearing and rearing your children; and in return for this special service it is only fair that she receive from you that special protection which man can give to woman as the partner who must carry, bear, and nurture the children. The loving care and consideration which a man is willing to bestow upon his wife and their children are the measure of that man’s attainment of the higher levels of creative and spiritual self-consciousness. Do you not know that men and women are partners with God in that they co-operate to create beings who grow up to possess themselves of the potential of immortal souls? The Father in heaven treats the Spirit Mother of the children of the universe as one equal to himself. It is Godlike to share your life and all that relates thereto on equal terms with the mother partner who so fully shares with you that divine experience of reproducing yourselves in the lives of your children. If you can only love your children as God loves you, you will love and cherish your wife as the Father in heaven honors and exalts the Infinite Spirit, the mother of all the spirit children of a vast universe.”

    Gemiye binmek için ilerlerken, onlar arkalarına dönüp, sessizce kucaklaşır biçimde durmakta olan gözleri yaşlı çiftin haline baktılar. İsa’nın adama olan iletisinin ikinci yarısını duymuş olarak, Gonod, bu husus hakkındaki düşüncelerle bütün gün boyu meşgul olmuştu; ve, Hindistan’a geri döndüğünde evini yeniden düzenlemeye kesin bir biçimde karar vermişti.

133:2.3 (1471.2) As they went on board the boat, they looked back upon the scene of the teary-eyed couple standing in silent embrace. Having heard the latter half of Jesus’ message to the man, Gonod was all day occupied with meditations thereon, and he resolved to reorganize his home when he returned to India.

    Nikopolis’e olan yolculuk güzeldi, ama rüzgâr elverişli olmadığı için yavaştı. Üçü birçok saati, Roma’daki deneyimlerini anarak ve Kudüs’de ilk buluştukları andan beri başlarına gelmiş her şeyi tekrar hatırlayarak geçirmişlerdi. Ganid, kişisel hizmetin ruhaniyeti ile gittikçe içli dışlı hale gelmekteydi. O, geminin servis bölümünde çalışmaya başlamıştı; ancak, ikinci günde, dini olarak kutsal görülen suya düştüğünde, kendisini kurtarması için Yeşu’dan yardım istemişti.

133:2.4 (1471.3) The journey to Nicopolis was pleasant but slow as the wind was not favorable. The three spent many hours recounting their experiences in Rome and reminiscing about all that had happened to them since they first met in Jerusalem. Ganid was becoming imbued with the spirit of personal ministry. He began work on the steward of the ship, but on the second day, when he got into deep religious water, he called on Joshua to help him out.

    Onlar; bu yerleşkenin savaştan önce ordusunu üzerinde konaklattığı arazi olarak, Aktium savaşını anan bir biçimde “galibiyetin şehri” olarak Augustus’un yaklaşık elli yıl önce kurmuş olduğu şehir olan, Nikopolis’de birkaç gün geçirmişlerdi. Onlar, geminin güvertesinde tanışmış oldukları, Musevi inancına sahip dinini daha sonradan değiştirmiş olan bir Yunanlı olan, Yerami isminde birinin evinde kalmışlardı. Havari Pavlus, üçüncü din-yayım seyahati boyunca bu aynı evde Herami’nin oğlu ile bir bütün kış geçirmişti. Nikopolis’den onlar aynı tekne ile, Ahaya ismindeki Roma vilayetinin başkenti olan Korint’e hareket etmişlerdi.

133:2.5 (1471.4) They spent several days at Nicopolis, the city which Augustus had founded some fifty years before as the “city of victory” in commemoration of the battle of Actium, this site being the land whereon he camped with his army before the battle. They lodged in the home of one Jeramy, a Greek proselyte of the Jewish faith, whom they had met on shipboard. The Apostle Paul spent all winter with the son of Jeramy in the same house in the course of his third missionary journey. From Nicopolis they sailed on the same boat for Corinth, the capital of the Roman province of Achaia.

3. Korint’de  

3. At Corinth

    Onlar Korint’e ulaştıkları zaman, Ganid Musevi dini ile oldukça ilgili hale gelmişlerdi; ve, bu nedenle Ganid’in, bir gün bir sinagogun önünden geçerlerken ve insanların içeriye girmekte olduklarını görünce, İsa’dan kendisini ayine götürmesini talep etmesi şaşılası bir durum değildi. O gün onlar, eğitimli bir hahamın “İsrail’in Nihai Sonu” üzerine verdiği bir konuşmayı dinlediler; ve, ayinden sonra onlar, bu sinagogun baş yöneticisi olan Krispus ismindeki biriyle buluştular. Birçok sefer onlar sinagog ayinlerine katılmışlardı; ancak, bunu başlıca olarak Krispus ile buluşmak için yapmışlardı. Ganid zaman içinde, Krispus’dan, onun eşinden ve ailesi olan beş çocuğundan çok hoşlanmıştı. O, bir Musevi’nin aile yaşamını nasıl idame ettirdiğini gözlemlemekten fazlasıyla keyif duymuştu.

133:3.1 (1471.5) By the time they reached Corinth, Ganid was becoming very much interested in the Jewish religion, and so it was not strange that, one day as they passed the synagogue and saw the people going in, he requested Jesus to take him to the service. That day they heard a learned rabbi discourse on the “Destiny of Israel,” and after the service they met one Crispus, the chief ruler of this synagogue. Many times they went back to the synagogue services, but chiefly to meet Crispus. Ganid grew to be very fond of Crispus, his wife, and their family of five children. He much enjoyed observing how a Jew conducted his family life.

    Ganid aile yaşamını incelerken, İsa Krispus’a dini yaşamın daha iyi biçimlerini öğretmekteydi. İsa, bu ileri görüşlü Musevi ile yirmiden fazla eğitim buluşmasını gerçekleştirmişti; ve, aradan geçen yıllar sonra, Pavlus tam da bu sinagogda duyurusunu gerçekleştirirken, ve öncesinde Museviler onun iletisini reddetmiş ve sinagog içindeki ilave her türlü duyurusunu yasaklamaya oy vermişken, ve Pavlus daha sonra Musevi-olmayanlara yöneldiğinde, tüm ailesi ile birlikte bu Krispus’un bu yeni dini kucaklamış, ve Pavlus’un daha sonra Korint’de düzenlemiş olduğu Hıristiyan din-kurumunun başlıca destekleyicilerinden bir tanesi haline gelmiş oluşu hiç de şaşırtıcı değildir.

133:3.2 (1472.1) While Ganid studied family life, Jesus was teaching Crispus the better ways of religious living. Jesus held more than twenty sessions with this forward-looking Jew; and it is not surprising, years afterward, when Paul was preaching in this very synagogue, and when the Jews had rejected his message and had voted to forbid his further preaching in the synagogue, and when he then went to the gentiles, that Crispus with his entire family embraced the new religion, and that he became one of the chief supports of the Christian church which Paul subsequently organized at Corinth.

    Daha sonra Silas ve Timoti’nin kendisine katıldığı bir biçimde, Korint’de on sekiz aylık duyurusunu gerçekleştirdiği süre boyunca Pavlus, “bir Hintli tüccar oğlunun özel Musevi hocası” tarafından öncesinde eğitilmiş bulunan birçokları ile karşılaşmıştı.

133:3.3 (1472.2) During the eighteen months Paul preached in Corinth, being later joined by Silas and Timothy, he met many others who had been taught by the “Jewish tutor of the son of an Indian merchant.”

    Korint’de onlar, üç kıtadan gelmekte olan her ırktan insanlar ile karşılaşmışlardı. İskenderiye ve Roma’dan sonra, burası, imparatorluğun Akdeniz bölümünün en çok uluslu şehriydi. Bu şehirde bir kişinin ilgisini çekebilecek birçok şey bulunmaktaydı; ve, Ganid bir an olsun, deniz seviyesinden neredeyse altı yüz metre yukarıda bulunan kaleyi gezmekten yorgun düşmemişti. O aynı zamanda boş vaktinin çok büyük bir kısmını, sinagog çevresinde Krispus’un evinde geçirmişti. O ilk başta Musevi evinde kadının düzeyi karşısında şaşkına düşmüş, daha sonrasında ise büyülenmişti; o, bu genç Hintli için bir açığa çıkarılış idi.

133:3.4 (1472.3) At Corinth they met people of every race hailing from three continents. Next to Alexandria and Rome, it was the most cosmopolitan city of the Mediterranean empire. There was much to attract one’s attention in this city, and Ganid never grew weary of visiting the citadel which stood almost two thousand feet above the sea. He also spent a great deal of his spare time about the synagogue and in the home of Crispus. He was at first shocked, and later on charmed, by the status of woman in the Jewish home; it was a revelation to this young Indian.

    İsa ve Ganid sıklıkla, sinagogun yanında yaşamakta olan Yustus isimli bir dindar tüccarın evi olmak üzere, başka bir Musevi evinde ziyaretçi olarak kabul edilmekteydiler. Ve, daha sonra, birçok kez olmak üzere, Havari Pavlus bu evde konakladığında, kesin bir biçimde, Hintli ufaklık ve onun Musevi özel öğretmeninin yapmış oldukları bu ziyaretlerin hikâyesini dinlemişlerdi; bu gerçekleşirken, hem Pavlus hem de Yustus, böyle bilge ve muhteşem bir İbrani öğretmeninin nerelere gelmiş olduğunu merak etmişlerdi.

133:3.5 (1472.4) Jesus and Ganid were often guests in another Jewish home, that of Justus, a devout merchant, who lived alongside the synagogue. And many times, subsequently, when the Apostle Paul sojourned in this home, did he listen to the recounting of these visits with the Indian lad and his Jewish tutor, while both Paul and Justus wondered whatever became of such a wise and brilliant Hebrew teacher.

    Roma’da iken Ganid İsa’nın, halka banyolarına olan gidişlerinde onlara eşlik etmeyi reddetmiş olduğunu gözlemlemişti. Bundan sonra birkaç sefer genç adam, cinslerin aralarındaki ilişkiler ile ilgili kendisini daha etraflıca bir biçimde ifade etmesi için İsa’yı teşvik etmeye çabalamıştı. Her ne kadar İsa ufaklığın sorularını cevap verirse de, o hiçbir zaman bu hususlar üzerinde uzun uzadıya konuşma eğilimi içerisinde gözlenmemişti. Bir akşam Korint çevresinde kale duvarının denize uzandığı yerin yakınında gezinirlerken, iki hayat kadının kendilerini çağırışlarıyla karşılaşmışlardı. Ganid anlatılanları özümsemişti, ve doğrusuyla, İsa yüksek ideallerin bir insanıydı, ve temiz olmayandan payını almış ve içine kötülüğün karıştığı her şeyden iğrenmekteydi; bunun uyarınca, Ganid, bu kadınlara sert bir biçimde konuşup, kaba bir biçimde onları kovmuştu. İsa bunu gördüğünde, Ganid’e şunu söylemişti: “İyi niyetli bir biçimde bunları yapmaktasın, ama Tanrı’nın çocuklarına bu şekilde konuşmaya cüret etmemelisin, her ne kadar onlar tesadüfen hata halindeki çocukları olsa da.” Bizler kimiz de bu kadınlar hakkında yargıya varabilelim? Yoksa, eğer şanslıysam, onları hayatta bir geçim sağlamanın bu türden yöntemlerine başvurmalarına iten koşulların tamamını biliyor musun? Bu hususlar hakkında konuşmak için şurada bir duralım.” Hayat kadınları İsa’nın söylemiş olduğu şeyler karşısında Ganid’den daha da fazla şaşkınlığa uğramışlardı.

133:3.6 (1472.5) When in Rome, Ganid observed that Jesus refused to accompany them to the public baths. Several times afterward the young man sought to induce Jesus further to express himself in regard to the relations of the sexes. Though he would answer the lad’s questions, he never seemed disposed to discuss these subjects at great length. One evening as they strolled about Corinth out near where the wall of the citadel ran down to the sea, they were accosted by two public women. Ganid had imbibed the idea, and rightly, that Jesus was a man of high ideals, and that he abhorred everything which partook of uncleanness or savored of evil; accordingly he spoke sharply to these women and rudely motioned them away. When Jesus saw this, he said to Ganid: “You mean well, but you should not presume thus to speak to the children of God, even though they chance to be his erring children. Who are we that we should sit in judgment on these women? Do you happen to know all of the circumstances which led them to resort to such methods of obtaining a livelihood? Stop here with me while we talk about these matters.” The courtesans were astonished at what he said even more than was Ganid.

    Ay ışığının altında orada dururlarken, İsa şunları söyleyen bir biçimde konuşmasına devam etti: “Her insan aklı içerisinde, cennet içindeki Yaratıcı’nın hediyesi olan kutsal bir ruhaniyet yaşamaktadır. Bu iyi ruhaniyet sürekli olarak, bizlerin Tanrı’yı bulmasına ve Tanrı’yı bilmesine yardım etmek amacıyla, Tanrı’ya doğru yönlendirmek için çabalar; ancak, aynı zamanda faniler içinde, Yaratan’ın bireyin ve ırkın refahına hizmet etmesi için koymuş olduğu birçok doğal nitelikli kişisel eğilim bulunmaktadır. Bu aşamada, sıklıkla, erkekler ve kadınlar; kendilerini anlama, ve, bencilliğin ve günahın oldukça geniş ölçüde egemenliği altında bulunan bir dünyada bir geçim sağlamanın çok katmanlı zorluklarıyla baş etme çabalarında kafaları karışmış hale gelmektedirler. Görüyorum ki, Ganid, bu kadınların hiçbiri idare dâhilinde ahlaki çöküntü içerisinde bulunmamaktadır. Yüzlerine bakarak söyleyebilirim ki, onlar çok fazla kederi deneyimlemişlerdir; onlar, acımasız olarak görülen bir kaderin ellerinden çok fazla çekmişlerdir; onlar isteyerek böyle bir yaşam türünü seçmemişler; onlar, ümitsizliğe yaklaşan hayal kırıklığı içinde, içinde bulundukları koşulların baskısına boyun eğip, kendilerine umutsuz olarak görülmüş bir durumdan en iyi şekilde çıkış olarak, bir geçim elde etmenin hoşa gitmeyecek bu yollarını kabul etmişlerdir. Ganid, bazı insanlar gerçekten kalplerinde ahlak yoksunudurlar; onlar kasıtlı bir biçimde, iyi olmayan şeyleri yapmayı tercih etmektedirler; ancak, söyler misin bana, bu gözyaşlarına bulanmış yüzlere baktığın zaman, iyi olmayan veya ahlak yoksunu herhangi bir şey görebiliyor musun?” Ve, vereceği cevap için İsa durakladığında, Ganid yanıtını kekeleyerek çıkarırken sesini güç bela toplayabildi: “Hayır, Öğretmenim, göremiyorum. Ve, onlara karşı kabalığımdan dolayı özür diliyorum — onların bağışlamasını derinden arzu etmekteyim.” Bunun üzerine İsa şunu söyledi: “Ve, nasıl cennet içindeki Yaratıcım adına kendisinin onları affetmiş olduğu hakkında konuşuyorsam, onlar adına da seni affetmiş olduklarını söyleyebilirim. Şimdi, hepiniz; içinde, önümüzde uzanan yeni ve daha iyi bir yaşam için yenileneceğimiz ve tasarımda bulunacağımız bir arkadaşın evine benimle birlikte gelin.” Bu zamana kadar şaşkınlığa uğramış kadınlar ağızlarından bir kelime dahi çıkarmamışlardı; onlar birbirlerine bakıp, sessizce, erkekler önden ilerlerken onları takip ettiler.

133:3.7 (1472.6) As they stood there in the moonlight, Jesus went on to say: “There lives within every human mind a divine spirit, the gift of the Father in heaven. This good spirit ever strives to lead us to God, to help us to find God and to know God; but also within mortals there are many natural physical tendencies which the Creator put there to serve the well-being of the individual and the race. Now, oftentimes, men and women become confused in their efforts to understand themselves and to grapple with the manifold difficulties of making a living in a world so largely dominated by selfishness and sin. I perceive, Ganid, that neither of these women is willfully wicked. I can tell by their faces that they have experienced much sorrow; they have suffered much at the hands of an apparently cruel fate; they have not intentionally chosen this sort of life; they have, in discouragement bordering on despair, surrendered to the pressure of the hour and accepted this distasteful means of obtaining a livelihood as the best way out of a situation that to them appeared hopeless. Ganid, some people are really wicked at heart; they deliberately choose to do mean things, but, tell me, as you look into these now tear-stained faces, do you see anything bad or wicked?” And as Jesus paused for his reply, Ganid’s voice choked up as he stammered out his answer: “No, Teacher, I do not. And I apologize for my rudeness to them — I crave their forgiveness.” Then said Jesus: “And I bespeak for them that they have forgiven you as I speak for my Father in heaven that he has forgiven them. Now all of you come with me to a friend’s house where we will seek refreshment and plan for the new and better life ahead.” Up to this time the amazed women had not uttered a word; they looked at each other and silently followed as the men led the way.

    Böyle geç bir vakit, İsa’nın Ganid ve bu iki yabancı ile birlikte, şunları söyleyerek ortaya çıkışı karşısında Justus’un eşinin yaşadığı şaşkınlığı bir hayal edin: “Sizler bu geç saatte gelişimizi maruz görün, ama Ganid ve ben bir şeyler yemeyi arzu ediyoruz, ve onu, aynı zamanda besine ihtiyaç duyan bu yeni bulduğumuz arkadaşlar ile paylaşmak isteriz; ve, tüm bunların dışında, bizler size, bu bayanların hayatlarında yeni bir başlangıcı gerçekleştirmelerinde yardım etmek için en iyi yol hakkında bizlerle birlikte tavsiyede bulunmaya istekli olacağınız düşüncesiyle geldik. Onlar size hikâyelerini anlatabilirler; ancak, ben, onların fazlasıyla sorunu yaşamış olduklarını çıkarmakta olup, sizlerin evlerindeki tam da bu mevcudiyetlerinin, nasıl içten bir biçimde iyi insanları tanıma arzusu duyduklarının ve nasıl da isteyerek tüm dünyaya — ve hatta cennetin meleklerine bile — ne kadar cesur ve soylu kadınlar haline gelebilecekleri olasılığını kaçırmayacaklarının kanıtını oluşturmaktadır.

133:3.8 (1473.1) Imagine the surprise of Justus’ wife when, at this late hour, Jesus appeared with Ganid and these two strangers, saying: “You will forgive us for coming at this hour, but Ganid and I desire a bite to eat, and we would share it with these our new-found friends, who are also in need of nourishment; and besides all this, we come to you with the thought that you will be interested in counseling with us as to the best way to help these women get a new start in life. They can tell you their story, but I surmise they have had much trouble, and their very presence here in your house testifies how earnestly they crave to know good people, and how willingly they will embrace the opportunity to show all the world — and even the angels of heaven — what brave and noble women they can become.”

    Justus’un eşi olan Marta yemeği masaya dağıttığında, beklenmeyen bir elvedada bulunarak İsa şunları söyledi: “Vakit geç olurken, ve genç adamın babası bizleri bekleyeceği için, En Yüksek Unsur’un derinden sevilen çocukları olarak sizi — üç kadını — burada baş başa bırakırken umarım bizi mazur görürsünüz. Ve, ben; sizler, dünya üzerinde ve onun muhteşem büyüklükteki ötesinde bulunan ebedi yaşamda yeni ve daha iyi yaşam için tasarımlarda bulunurken, ruhsal rehberliğiniz için dua edeceğim.”

133:3.9 (1473.2) When Martha, Justus’ wife, had spread the food on the table, Jesus, taking unexpected leave of them, said: “As it is getting late, and since the young man’s father will be awaiting us, we pray to be excused while we leave you here together — three women — the beloved children of the Most High. And I will pray for your spiritual guidance while you make plans for a new and better life on earth and eternal life in the great beyond.”

    Böylece İsa ve Ganid, kadınlara elveda da bulundu. Bu vakte kadar iki hayat kadını hiçbir şey söylememişti; benzer bir biçimde Ganid söyleyecek kelime bulamamıştı. Ve, birkaç dakika boyunca Marta’da bu haldeydi; ancak, yakın bir süre içinde o, kendisinden beklenen konuma gelip, İsa’nın öncesinden umut etmiş olduğu her şeyi bu yabancılar için yerine getirdi. Bu iki kadından yaşça daha büyük olanı, bu yaşanılmışlıktan kısa bir süre sonra, ebedi kurtuluşun capcanlı ümitleri ile birlikte, yaşamını yitirmişti; ve, genç olan kadın, Justus’un ticaretini gerçekleştirdiği yerde çalışmış olup, daha sonra, Korint’deki ilk Hıristiyan din-kurumunun yaşam boyu bağlılığını sürdürmüş bir üyesi haline gelmişti.

133:3.10 (1473.3) Thus did Jesus and Ganid take leave of the women. So far the two courtesans had said nothing; likewise was Ganid speechless. And for a few moments so was Martha, but presently she rose to the occasion and did everything for these strangers that Jesus had hoped for. The elder of these two women died a short time thereafter, with bright hopes of eternal survival, and the younger woman worked at Justus’ place of business and later became a lifelong member of the first Christian church in Corinth.

    Birkaç sefer Krispus’un evinde İsa ve Ganid, ilerleyen zamanlarda Pavlus’un sadık bir destekleyici konumuna gelmiş olan, Gaius ismindeki biri ile tanışmıştı. Korint’deki bu iki ay boyunca, onlar, birçok sayıda kıymetli birey ile içten konuşmalarda bulunmuşlardı; ve, resmi olmayan görünüme sahip tüm bu iletişimlerin bir sonucu olarak, oldukça etkilenmiş olan bu bireylerin yarısından fazlası, ilerleyen dönemlerdeki Hıristiyan toplumsal birlikteliğinin üyeleri haline gelmişti.

133:3.11 (1473.4) Several times in the home of Crispus, Jesus and Ganid met one Gaius, who subsequently became a loyal supporter of Paul. During these two months in Corinth they held intimate conversations with scores of worth-while individuals, and as a result of all these apparently casual contacts more than half of the individuals so affected became members of the subsequent Christian community.

    Pavlus ilk olarak Korint’e gittiği zaman, çok uzun süreli bir ziyarette bulunmayı amaçlamamıştı. Ancak, o, Musevi özel öğretmeninin çabaları için nasıl güzel zemin hazırlamış olduğunu bilmiyordu. Ve, buna ek olarak, o; İsa’nın Roma’da iken tanışmış olduğu Kinikler’in bir üyesi olan Aquila’ya ilaveten Priscilla tarafından hali hazırda büyük ilginin yaratılmış olduğunu keşfetmişti. Bu çift Roma’dan gelmiş Musevi mülteciler olup, hızlı bir biçimde Pavlus’un öğretilerini kucaklamışlardı. Pavlus onlar ile birlikte yaşayıp, onlarla beraber çalışmışlardı; zira, onlar da çadır ustalarıydı. Bu koşullardan dolayı Pavlus Korint’deki ziyaretini uzatmıştı.

133:3.12 (1473.5) When Paul first went to Corinth, he had not intended to make a prolonged visit. But he did not know how well the Jewish tutor had prepared the way for his labors. And further, he discovered that great interest had already been aroused by Aquila and Priscilla, Aquila being one of the Cynics with whom Jesus had come in contact when in Rome. This couple were Jewish refugees from Rome, and they quickly embraced Paul’s teachings. He lived with them and worked with them, for they were also tentmakers. It was because of these circumstances that Paul prolonged his stay in Corinth.

4. Korint’deki Kişisel Görev  

4. Personal Work in Corinth

    İsa ve Ganid, Korint’de çok daha fazla ilgi çekici deneyime sahip olmuştu. Onlar, İsa’dan almış oldukları yönergeden fazlasıyla faydalanmış olan çok büyük sayıdaki kişi ile yakın iletişim içinde bulunmuşlardı.

133:4.1 (1474.1) Jesus and Ganid had many more interesting experiences in Corinth. They had close converse with a great number of persons who greatly profited by the instruction received from Jesus.

    Bir değirmenciye o; kutsal yaşamın zor şeylerini, bir kişinin akran fanileri arasında zayıf ve düşkün olanlar tarafından bile hazır bir şekilde alınabilecek hale getirmesi amacıyla, yaşam deneyiminin değirmeni içinde gerçeğin tahıllarını öğütmeyi öğretmişti. Şunu söyledi İsa: “Gerçekliğin sütünü, ruhsal algıda bebek aşamasında bulunanlara verin. Yaşayan ve derin sevgi dolu hizmetinizde, ruhsallık besinini, ilgi çekici biçimde ve sizlere sorularıyla gelmekte olan her birinin algı yetisine uygun olarak verin.”

133:4.2 (1474.2) The miller he taught about grinding up the grains of truth in the mill of living experience so as to render the difficult things of divine life readily receivable by even the weak and feeble among one’s fellow mortals. Said Jesus: “Give the milk of truth to those who are babes in spiritual perception. In your living and loving ministry serve spiritual food in attractive form and suited to the capacity of receptivity of each of your inquirers.”

    Bir Romalı centurioya şunları söylemişti: “Sezar’ın olan şeyleri Sezar’a, Tanrı’nın olan şeyleri Tanrı’ya teslim et. Tanrı’ya olan içten hizmet ve Sezar’a olan sadık hizmet; Sezar, yalnızca İlahiyat tarafından hak olarak gösterilebilecek özel saygıyı şahsına isteyecek kadar kendini büyük görmeye cüret etmedikçe, birbiriyle çatışmamaktadır. Tanrı’ya olan sadakat, ki eğer onu bilir hale gelirseniz, değerli bir imparatora olan adanmışlığınızda sizleri daha da sadık ve bağlı kılacaktır.”

133:4.3 (1474.3) To the Roman centurion he said: “Render unto Caesar the things which are Caesar’s and unto God the things which are God’s. The sincere service of God and the loyal service of Caesar do not conflict unless Caesar should presume to arrogate to himself that homage which alone can be claimed by Deity. Loyalty to God, if you should come to know him, would render you all the more loyal and faithful in your devotion to a worthy emperor.”

    Mitraik inanışının içten bir önderine şunu söylemişti: “Sen, ebedi kurtuluşun bir dinini aramakta çok iyi yapıyorsun; ancak, bu türden ihtişamlı bir gerçekliği insanların gerçekleştirmiş olduğu gizemler ve insan felsefeleri içinde aramakta hata yapmaktasın. Ebedi kurtuluşun gizeminin kendi öz ruhunun içinde ikamet etmekte olduğunu bilmemekte misin? Cennetin Tanrısı’nın içinde seninle birlikte yaşaması için ruhaniyeti göndermiş olduğunu, ve bu ruhaniyetin, gerçeklik aşığı ve Tanrı hizmetindeki fanilerin tümünü bu yaşamın dışına, ölümün kapılarından ta, Tanrı’nın kendi çocuklarını almak için beklediği yer olan ışığın ebedi doruklarına kadar yönlendirmekte olduğunu bilmiyor musun? Ve, şunu hiçbir zaman unutma: Tanrı’yı bilmekte olan sizler, gerçekten onun gibi olma arzu duyduğunuz zaman, Tanrı’nın evlatlarısınızdır.”

133:4.4 (1474.4) To the earnest leader of the Mithraic cult he said: “You do well to seek for a religion of eternal salvation, but you err to go in quest of such a glorious truth among man-made mysteries and human philosophies. Know you not that the mystery of eternal salvation dwells within your own soul? Do you not know that the God of heaven has sent his spirit to live within you, and that this spirit will lead all truth-loving and God-serving mortals out of this life and through the portals of death up to the eternal heights of light where God waits to receive his children? And never forget: You who know God are the sons of God if you truly yearn to be like him.”

    Bir Epikür öğretmenine şunu söylemişti: “Sen, en iyisini seçmede ve iyi olanı yüceltmede çok iyi yapıyorsun; ancak, insan kalbi içinde Tanrı’nın mevcudiyetinin gerçekleşiminden kökenini alan ruhani nüfuz alanları haliyle, fani yaşamın daha büyük özelliklerini algılamada başarısız olunca bilge bir şey mi yapıyorsun? İnsan deneyiminin tümü içinde büyük olan bir şey; sahip olduğu ruhaniyeti, evrenlerin Koruyucusu biçiminde tüm yaratımın Tanrısı olan ortak Yaratıcımız’ın kişisel mevcudiyetine erişmenin uzun ve neredeyse sonsuz olan seyahati boyunca, sizler içinde yaşayan ve bu ileri doğru yolculukta sizlere öncülük etmeyi arzulayan Tanrı’yı bilmenin gerçekleşimidir.”

133:4.5 (1474.5) To the Epicurean teacher he said: “You do well to choose the best and esteem the good, but are you wise when you fail to discern the greater things of mortal life which are embodied in the spirit realms derived from the realization of the presence of God in the human heart? The great thing in all human experience is the realization of knowing the God whose spirit lives within you and seeks to lead you forth on that long and almost endless journey of attaining the personal presence of our common Father, the God of all creation, the Lord of universes.”

    Bir Yunan yüklenicisine ve inşaat ustasına şunu söylemişti: “Benim dostum, insanların maddi yapılarını inşa ederken, ruhunun içinde bulunan kutsal ruhaniyetin suretinde ruhsal bir karakteri yetiştir. Dünyevi bir inşaat ustası olarak gerçekleştirdiğin kazanımın, cennetin krallığına ait bir ruhsal evlada olan erişimini ilerleme bakımından gölgede bırakmasına izin verme. Zamana ait malikâneleri bir başkası için inşa ederken, ebediyetin malikânelerinin sahipliğini kendi iyeliğin altına kesin olarak almayı ihmal etme. Sürekli olarak; orada, temelleri doğruluk ve gerçeklik, inşa edicisi ve yapıcısı ise Tanrı olan bir şehrin bulunduğunu hatırla.”

133:4.6 (1474.6) To the Greek contractor and builder he said: “My friend, as you build the material structures of men, grow a spiritual character in the similitude of the divine spirit within your soul. Do not let your achievement as a temporal builder outrun your attainment as a spiritual son of the kingdom of heaven. While you build the mansions of time for another, neglect not to secure your title to the mansions of eternity for yourself. Ever remember, there is a city whose foundations are righteousness and truth, and whose builder and maker is God.”

    Bir Romalı hâkime şunu söylemişti: “İnsanları yargılarken, günün birinde kendinin de, bir evrenin Yöneticileri’nin huzuruna yargılanmak için çıkacak oluşunu hatırla. Adil bir biçimde yargıda bulun, hatta, her nasıl sen bir gün En Yüce Karar Verici’nin ellerinde böyle merhametli düşünüşün arzusunu duyacak olacaksan, merhametli bir biçimde. Benzer durumlarda yargılanabileceğin gibi yargıda bulun; böylece, kanunun yazdıklarına ek olarak onun sahip olduğu ruhaniyeti rehberin al. Ve, her nasıl sen, önüne çıkarılmış olanların ihtiyacı ışığında hakkaniyetin egemenliği altındaki adaleti teslim etmekteysen, benzer bir biçimde, bir gün tüm dünyanın Hâkimi önüne çıktığında merhamet tarafından hafifletilmiş adaleti bekleme hakkına sahip olacaksın.

133:4.7 (1474.7) To the Roman judge he said: “As you judge men, remember that you yourself will also some day come to judgment before the bar of the Rulers of a universe. Judge justly, even mercifully, even as you shall some day thus crave merciful consideration at the hands of the Supreme Arbiter. Judge as you would be judged under similar circumstances, thus being guided by the spirit of the law as well as by its letter. And even as you accord justice dominated by fairness in the light of the need of those who are brought before you, so shall you have the right to expect justice tempered by mercy when you sometime stand before the Judge of all the earth.”

    Yunan konağının bir kadın sahibine şunu söylemişti: “Konukseverliğini, En Yüksek Unsur’un çocuklarını ağırlar gibi sun. Günlük emeğinin zorundalıkla gerçekleşen niteliğini; insanların kalpleri içinde yaşamak, böylece akıllarını dönüştürmek ve ruhlarını kutsal ruhaniyete ait bahşedilmiş tüm bu hediyelerin Cennet Yaratıcısı’na dair bilgiye yönlendirmek amacıyla alçalmış olan kendi ruhaniyeti vasıtasıyla ikamet ettiği kişilerde Tanrı’ya hizmet etmekte olduğunun artan farkındalığıyla, güzel sanatların bir kolunun yüksek düzeylerine çıkar.”

133:4.8 (1475.1) To the mistress of the Greek inn he said: “Minister your hospitality as one who entertains the children of the Most High. Elevate the drudgery of your daily toil to the high levels of a fine art through the increasing realization that you minister to God in the persons whom he indwells by his spirit which has descended to live within the hearts of men, thereby seeking to transform their minds and lead their souls to the knowledge of the Paradise Father of all these bestowed gifts of the divine spirit.”

    İsa, bir Çinli tüccar ile birçok sohbette bulunmuştu. Elveda ederken, onu şöyle uyarmıştı: “Yalnızca, senin gerçek ruhaniyet atan olan Tanrı’ya ibadet et. Yaratıcı’nın ruhaniyetinin sürekli içinde yaşamakta olduğunu ve onun her zaman ruhun yönünü cennete doğru çevirmekte olduğunu hatırla. Şayet sen, bu ölümsüz ruhaniyetin bilinç dışı yönlendirilişlerini takip edersen, Tanrı’yı bulmanın daha yüksek hale gelmiş doğrultusunda devam etmeden emin olabilirsin. Ve, cennet içindeki Yaratıcı’ya eriştiğin zaman, bu, onu ararken gittikçe artan bir biçimde onun gibi olman nedeniyle gerçekleşecektir. Ve, böyle sağlıcakla kal, Çang, ama yalnızca kısa bir süreliğine; zira, biz, üzerinde, ruhaniyet ruhlarına ait Yaratıcı’nın Cennet yolunda olanlar için birçok muhteşem durak noktası sağladığı yer olan, ışığın dünyalarında tekrar buluşacağız.”

133:4.9 (1475.2) Jesus had many visits with a Chinese merchant. In saying good-bye, he admonished him: “Worship only God, who is your true spirit ancestor. Remember that the Father’s spirit ever lives within you and always points your soul-direction heavenward. If you follow the unconscious leadings of this immortal spirit, you are certain to continue on in the uplifted way of finding God. And when you do attain the Father in heaven, it will be because by seeking him you have become more and more like him. And so farewell, Chang, but only for a season, for we shall meet again in the worlds of light where the Father of spirit souls has provided many delightful stopping-places for those who are Paradise-bound.”

    Britanya’dan olan bir yolcuya şunu söylemişti: “Benim kardeşim, gerçekliğin ardına düşmüş olduğunu görebiliyorum; ve, ben, tüm gerçekliğin Yaratıcısı’na ait ruhaniyetin kendi içinde ikamet ediyor olabileceğini düşünüyorum. Hiç içten bir biçimde, kendi öz ruhunun sahip olduğu ruhaniyet ile konuşmayı çabaladın mı? Bu türden bir şey gerçekten de zor olup, nadiren başarılı bir bilinçlilik hali ortaya çıkarmaktadır; ancak, maddi aklın, sahip olduğu ikamet eden ruhaniyeti ile iletişimde bulunmaya çabalayışının her dürüst girişimi belirli bir başarı ile sonuçlanmaktadır, her ne kadar tüm bu muhteşem insan deneyimlerinin çoğunluğu, uzun bir süre boyunca, bu türden Tanrı bilen fanilerin ruhlarında bilinç-üstü kavrayışlar olarak kalsa da.”

133:4.10 (1475.3) To the traveler from Britain he said: “My brother, I perceive you are seeking for truth, and I suggest that the spirit of the Father of all truth may chance to dwell within you. Did you ever sincerely endeavor to talk with the spirit of your own soul? Such a thing is indeed difficult and seldom yields consciousness of success; but every honest attempt of the material mind to communicate with its indwelling spirit meets with certain success, notwithstanding that the majority of all such magnificent human experiences must long remain as superconscious registrations in the souls of such God-knowing mortals.”

    Evden kaçmış bir ufaklığa İsa şunu söylemişti: “Hatırla, kaçamayacağın iki şey bulunmaktadır — Tanrı ve kendin. Nereye gidersen git, beraberinde kendini ve kalbin içinde yaşamakta olan cennetsel Yaratıcı’nın ruhaniyetini götürmektesin. Benim evladım, kendini kandırmaya çabalamaya son ver; kesin bir biçimde, yaşamın gerçekleriyle yüzleşmenin cesur alışkanlığına geç; sana öğretmiş olduğum gibi, Tanrı ile olan evlatlığın güvencelerine ve ebedi yaşamın kesinliğine sımsıkı sarıl. Bu günden itibaren, yaşamla cesurca ve ussal bir biçimde yüzleşmeye kararlı bir adam olarak, gerçek bir erkek olmaya çalış.”

133:4.11 (1475.4) To the runaway lad Jesus said: “Remember, there are two things you cannot run away from — God and yourself. Wherever you may go, you take with you yourself and the spirit of the heavenly Father which lives within your heart. My son, stop trying to deceive yourself; settle down to the courageous practice of facing the facts of life; lay firm hold on the assurances of sonship with God and the certainty of eternal life, as I have instructed you. From this day on purpose to be a real man, a man determined to face life bravely and intelligently.”

    Kınanmış bir suçluya son dakikalarında şunları söylemişti: “Benim kardeşim, sen, sık sık kötülüğe düştün. Sen yolunu kaybettin; suçun ağlarına takılmış hale geldin. Seninle konuşmamdan, geçici yaşamına biraz sonra mal olacak şeyi yapmayı tasarlamamış olduğunu çok iyi biliyorum. Ancak, sen bu kötülüğü yaptın, ve akranların senin suçlu olduğunu yargıladılar; senin ölmen gerektiğine karar verdiler. Sen veya ben, devleti, kendisinin tercih etmiş olduğu biçimde bu kendisini koruma hakkından alıkoyamayız. Yapmış olduğun yanlışın cezasından kaçmak için insansı hiçbir yol görünmemektedir. Akranların, yapmış olduğun şey ile seni yargılamak zorundadır; ancak, bağışlama için kendisine başvurabileceğin ve seni gerçek güdülerin ve daha iyi amaçların için yargılayacak olan bir Hâkim bulunmaktadır. Pişmanlığın gerçek ve inancın içten ise, Tanrı’nın yargısıyla yüzleşmekten korkmana gerek bulunmamaktadır. Yaptığın hatanın beraberinde insan tarafından verilmiş olan ölüm cezası taşıyışı, ruhunun, cennetsel mahkemeler önünde adaleti elde etme ve merhameti memnuniyetle deneyimle şansına kendiliğinden gölge düşürmemektedir.”

133:4.12 (1475.5) To the condemned criminal he said at the last hour: “My brother, you have fallen on evil times. You lost your way; you became entangled in the meshes of crime. From talking to you, I well know you did not plan to do the thing which is about to cost you your temporal life. But you did do this evil, and your fellows have adjudged you guilty; they have determined that you shall die. You or I may not deny the state this right of self-defense in the manner of its own choosing. There seems to be no way of humanly escaping the penalty of your wrongdoing. Your fellows must judge you by what you did, but there is a Judge to whom you may appeal for forgiveness, and who will judge you by your real motives and better intentions. You need not fear to meet the judgment of God if your repentance is genuine and your faith sincere. The fact that your error carries with it the death penalty imposed by man does not prejudice the chance of your soul to obtain justice and enjoy mercy before the heavenly courts.”

    İsa, bu kayıtta kendisine bir yer bulamayacak kadar çok olarak, geniş bir sayıdaki aç ruh ile birçok içten konuşmada bulundu. Üç yolcu, Korint’deki konukluklarını memnuniyetle deneyimlemişlerdi. Bir eğitim merkezi olarak daha ünlü konumda bulunmuş olan Atina dışında, Korint, bu Roma dönemlerinde Yunanistan’ın en önemli şehriydi; ve, onların bu başarılı bir biçimde kalkınmakta olan ticari merkezdeki iki aylık ikametleri, üçü içinde, fazlasıyla değerli deneyim kazanma imkânını sundu. Onların bu şehirdeki konuklukları, Roma’dan geri dönüş yolcuklarındaki tüm durakları arasında en ilgi çekici olanlarından bir tanesiydi.

133:4.13 (1476.1) Jesus enjoyed many intimate talks with a large number of hungry souls, too many to find a place in this record. The three travelers enjoyed their sojourn in Corinth. Excepting Athens, which was more renowned as an educational center, Corinth was the most important city in Greece during these Roman times, and their two months’ stay in this thriving commercial center afforded opportunity for all three of them to gain much valuable experience. Their sojourn in this city was one of the most interesting of all their stops on the way back from Rome.

    Gonod Korint’de birçok amaca sahipti; ancak, nihai olarak onun buradaki işi bitmiş olup, Atina için demir almaya hazırlanmışlardı. Onlar, Korint’in bir limanından on beş kilometre uzaklığındaki bir diğer limanına kara üzerinden, arazi üzerinde ayrılmış özel hattan taşınabilecek küçük bir teknede seyahat etmişlerdi.

133:4.14 (1476.2) Gonod had many interests in Corinth, but finally his business was finished, and they prepared to sail for Athens. They traveled on a small boat which could be carried overland on a land track from one of Corinth’s harbors to the other, a distance of ten miles.

5. Atina’da — Bilim Üzerine Söyleşi  

5. At Athens — Discourse on Science

    Onlar, Yunan bilimi ve eğitiminin tarihi merkezine yakın bir süre içinde varmışlardı; ve, Ganid, sınırlarını kendi toprakları olan Hindistan’a kadar genişletmiş bulunan, bir zamanların İskenderiye imparatorluğunun kültürel merkezi olan Yunanistan’da, Atina’da bulunuyor olma düşüncesinden büyük heyecana kapılmıştı. Orada gerçekleştirilmesi gereken çok az ticari iş bulunmaktaydı; böylece Gonod vaktinin büyük bir kısmını, ilgi çekici birçok yeri ziyaret ederek ve ufaklık ve onun çok yönlü öğretmeninin ilgi çekici konuşmalarını dinleyerek, İsa ve Ganid ile birlikte geçirmişti.

133:5.1 (1476.3) They shortly arrived at the olden center of Greek science and learning, and Ganid was thrilled with the thought of being in Athens, of being in Greece, the cultural center of the onetime Alexandrian empire, which had extended its borders even to his own land of India. There was little business to transact; so Gonod spent most of his time with Jesus and Ganid, visiting the many points of interest and listening to the interesting discussions of the lad and his versatile teacher.

    Büyük bir üniversite, Atina’da hala gelişir halde bulunmaktaydı; ve, üçlü, onun eğitim binalarına sıkça gerçekleşen ziyarette bulunmuşlardı. İsa ve Ganid, İskenderiye’deki müzede verilmiş derslere katıldıklarında Plato’nun öğretileri üzerine detaylı bir biçimde konuşmuşlardı. Onların hepsi, hala şehir yerleşkesi içinde tek tük bulunabilen örnekleri olarak, Yunan sanatını memnuniyetle deneyimlemişlerdi.

133:5.2 (1476.4) A great university still thrived in Athens, and the trio made frequent visits to its halls of learning. Jesus and Ganid had thoroughly discussed the teachings of Plato when they attended the lectures in the museum at Alexandria. They all enjoyed the art of Greece, examples of which were still to be found here and there about the city.

    Hem baba hem de çocuk fazlasıyla, konakladıkları yerde İsa’nın bir akşam bir Yunanlı filozof ile bilim üzerine yapmış olduğu söyleşiden büyük keyif almıştı. Bu kitap eğitimini haddinden fazla öne çıkaran kişi, neredeyse üç saat boyunca konuştuktan sonra, ve söyleşisini bitirdiğinde, İsa, çağdaş düşünce diliyle, şunları söylemişti:

133:5.3 (1476.5) Both the father and the son greatly enjoyed the discussion on science which Jesus had at their inn one evening with a Greek philosopher. After this pedant had talked for almost three hours, and when he had finished his discourse, Jesus, in terms of modern thought, said:

    Bilim adamları bir gün, yer çekiminin, ışığın ve elektriğin enerjisini veya diğer bir değişle kuvvet dışavurumları ölçebilen hale gelebilir; ancak, bu aynı bilim adamları hiçbir zaman (bilimsel olarak), bu kâinat olgularının özü itibariyle ne olduklarını söyleyemezler. Bilim, fiziksel-enerji etkinlikleri ile ilgilenir; din, ebedi değerler ile ilgilenir. Gerçek felsefe, bu niceliksel ve niteliksel gözlemleri ortak bir biçimde ilişkilendirmeye elinden geldiği tüm gayreti ile çabalayan bilgelikten doğar. Orada her zaman; tamamiyle fiziksel olan bilim adamının, bırakınız ruhsal görmezliğinin, matematik temelli gururunun veya istatistiksel temelli benliğini öne çıkarışının yaratacağı tehlike bulunmaktadır.

133:5.4 (1476.6) Scientists may some day measure the energy, or force manifestations, of gravitation, light, and electricity, but these same scientists can never (scientifically) tell you what these universe phenomena are. Science deals with physical-energy activities; religion deals with eternal values. True philosophy grows out of the wisdom which does its best to correlate these quantitative and qualitative observations. There always exists the danger that the purely physical scientist may become afflicted with mathematical pride and statistical egotism, not to mention spiritual blindness.

    Mantık maddi dünyada geçerlidir; ve, matematik, uygulaması fiziksel şeyler ile sınırlandırıldığı zaman güvenilirdir; ancak, bunların ikisi de yaşam sorunlarına uygulandığı zaman, bütünüyle güvenilebilir veya hatasız bir biçimde sonuç verir değildir. Aritmetik hesap yöntemi; bir kişi bir koyunu on dakikada derisinden ayırır ise, on kişi onu bir dakikada derisinden ayırır der. Bu güvenilir matematiktir, ama gerçek değildir; zira, gerçekte on kişi bir araya gelse bu işi böyle yapamaz; onlar birbirlerinin ayağına öyle kötü bir biçimde dolanırlar ki, iş fazlasıyla uzar.

133:5.5 (1476.7) Logic is valid in the material world, and mathematics is reliable when limited in its application to physical things; but neither is to be regarded as wholly dependable or infallible when applied to life problems. Life embraces phenomena which are not wholly material. Arithmetic says that, if one man could shear a sheep in ten minutes, ten men could shear it in one minute. That is sound mathematics, but it is not true, for the ten men could not so do it; they would get in one another’s way so badly that the work would be greatly delayed.

    Matematik; eğer bir kişi belirli bir birimde ussal ve ahlaki değere karşılık gelir ise, on kişinin bütünlüğü bu değerin on katı kadar değere karşı gelir yönergesinde bulunur. Ancak, konu insan kişiliği ile olan iletişim olduğunda, bu türden bir kişilik ilişkileminin; basit aritmetik toplamı yerine, denklemin parçası olan kişiler sayısının misli kadar bir değere eşit olduğunu söylemek gerçekliğe daha yakın bir yönerge olacaktır. Eş güdümsel hale getirilmiş olan çalışır uyum içindeki insan varlıklarının toplumsal bir bütünlüğü, onu oluşturan kısımların yalın toplamından çok daha büyük bir kuvvete karşılık gelmektedir.

133:5.6 (1477.1) Mathematics asserts that, if one person stands for a certain unit of intellectual and moral value, ten persons would stand for ten times this value. But in dealing with human personality it would be nearer the truth to say that such a personality association is a sum equal to the square of the number of personalities concerned in the equation rather than the simple arithmetical sum. A social group of human beings in co-ordinated working harmony stands for a force far greater than the simple sum of its parts.

    Nicelik; bir gerçek, ve böylece bir bilimsel ortak ölçütlülük haline gelen bir biçimde, tanımlanabilir. Nitelik, aklın yorumunu konu alan bir husus olarak, değerlere dair değer biçimini temsil etmekte olup, bu nedenle, bireyin bir deneyimi olarak kalmak zorundadır. Hem bilim hem de din, daha az dogmatik ve eleştiriye daha fazla hoşgörülü hale geldiğinde, felsefe bunun sonrasında, kâinatın ussal kavrayışı içinde bütünlüğü elde etmeye başlayacaktır.

133:5.7 (1477.2) Quantity may be identified as a fact, thus becoming a scientific uniformity. Quality, being a matter of mind interpretation, represents an estimate of values, and must, therefore, remain an experience of the individual. When both science and religion become less dogmatic and more tolerant of criticism, philosophy will then begin to achieve unity in the intelligent comprehension of the universe.

    Mevcut halde çalışma biçimlerini bir anlayacak olsaydınız, kâinatsal evrende bütünlük bulunmaktadır. Mevcut evren, ebedi Tanrı’nın her çocuğuna arkadaşçıl niteliktedir. Gerçek sorun şudur: İnsanın sınırlı aklı nasıl olur da, düşüncenin mantıklı, gerçek ve ilişkili bütünlüğünü elde edebilir? Aklın bu kâinatı-bilen-düzeyine yalnızca; niceliksel gerçekliğin ve niteliksel değerin, Cennet Yaratıcısı içinde ortak bir kökensellikten kaynağını almış olduğunu kavramakla erişilebilir. Gerçekliğin bu türden bir kavramsallaşması, kâinat olgularının sahip olduğu amaçsal bütünlüğüne dair daha geniş bir kavrayışı açığa çıkarır; o, ilerleyici kişilik kazanımının ruhsal olan bir gayesini bile açığa çıkarır. Ve, bu; sürekli değişmekte olan kişilik-dışı ilişkilerden ve evrimleşen kişilik ilişkilerinden oluşan bir yaşayan evrenin değişmeyen arka planını hissedebilen, bir bütünlük kavramsallaşmasıdır.

133:5.8 (1477.3) There is unity in the cosmic universe if you could only discern its workings in actuality. The real universe is friendly to every child of the eternal God. The real problem is: How can the finite mind of man achieve a logical, true, and corresponding unity of thought? This universe-knowing state of mind can be had only by conceiving that the quantitative fact and the qualitative value have a common causation in the Paradise Father. Such a conception of reality yields a broader insight into the purposeful unity of universe phenomena; it even reveals a spiritual goal of progressive personality achievement. And this is a concept of unity which can sense the unchanging background of a living universe of continually changing impersonal relations and evolving personal relationships.

    Madde ve ruhaniyet ve onların arasında kalan düzey, mevcut evrenin gerçek bütünlüğünün karşılıklı ilişkili ve ortak birliktelik içindeki üç aşamasıdır. Gerçek ve değerin evrensel olguları ne kadar ayrı görülebilirse görülsün, onlar, son kertede, En Yüce Olan içinde bütüncül haldedir.

133:5.9 (1477.4) Matter and spirit and the state intervening between them are three interrelated and interassociated levels of the true unity of the real universe. Regardless of how divergent the universe phenomena of fact and value may appear to be, they are, after all, unified in the Supreme.

    Maddi mevcudiyetin gerçekliği, görülebilir haldeki maddeye ek olarak fark edilemeyen enerji ile ilişkilidir. Kâinatın enerjileri, gereken düzeyde hareketi elde eden bir biçimde yavaşladığında, bunun sonrasında, elverişli koşullar altında, bu aynı enerjiler kütle haline gelmektedirler. Ve, unutmayın, görünür gerçekliklerin mevcudiyetini tek başına algılayabilen aklın da, kendisi içinde gerçek olduğunu unutmayın. Ve, enerji-kütleden, akıldan ve ruhaniyetten oluşan bu evren, ebedidir — o, Kâinatın Yaratıcısı ve onun mutlak eş güdüm unsurlarının doğasında ve tepkilerinde mevcut bulunmakta olup, bunlardan oluşmaktadır.

133:5.10 (1477.5) Reality of material existence attaches to unrecognized energy as well as to visible matter. When the energies of the universe are so slowed down that they acquire the requisite degree of motion, then, under favorable conditions, these same energies become mass. And forget not, the mind which can alone perceive the presence of apparent realities is itself also real. And the fundamental cause of this universe of energy-mass, mind, and spirit, is eternal — it exists and consists in the nature and reactions of the Universal Father and his absolute co-ordinates.

    Onların hepsi, İsa’nın sözcükleri karşısında şaşkınlığa uğramışlardı; ve, Yunanlı, onlara elveda ettiğinde şöyle söylemişti: “En sonunda benim gözlerim, ırksal üstünlükten başka bir şey düşünen ve dinden başka bir şey konuşan bir Musevi’ye bakıyor.” Ve, onlar gece için istirahata çekilmişlerdi.

133:5.11 (1477.6) They were all more than astounded at the words of Jesus, and when the Greek took leave of them, he said: “At last my eyes have beheld a Jew who thinks something besides racial superiority and talks something besides religion.” And they retired for the night.

    Atina’daki konaklama keyifli ve faydalı olmuştu; ancak, o, insan ilişkileri bakımından dikkate değer bir biçimde verimli geçmemişti. Bu dönemin Atinalıları’nın haddinden fazla büyük bir kısmı; ya ussal olarak belirli bir dönemdeki ünleri nedeniyle gururlu, yâda, zihinsel olarak, Yunanistan’da ihtişamın ve onun insanlarının akıllarında bilgeliğin bulunduğu bu öncül dönemlerdeki alt düzey kölelerin doğumları olarak, yetersiz ve cahildi. Böyleyken bile, hala, Atina’nın vatandaşları arasında birçok keskin akıl bulunabilmekteydi.

133:5.12 (1477.7) The sojourn in Athens was pleasant and profitable, but it was not particularly fruitful in its human contacts. Too many of the Athenians of that day were either intellectually proud of their reputation of another day or mentally stupid and ignorant, being the offspring of the inferior slaves of those earlier periods when there was glory in Greece and wisdom in the minds of its people. Even then, there were still many keen minds to be found among the citizens of Athens.

6. Efes — Ruh üzerine Söyleşi  

6. At Ephesus — Discourse on the Soul

    Atina’dan ayrılırlarken, onlar Roma’nın Asya vilayetinin başkenti olan Efes’e, Biga Yarımadası üzerinden gitmişlerdi. Onlar, şehrin merkezinden yaklaşık olarak üç buçuk kilometre uzaklığında bulunan, Efesliler’in ünlü Artemis tapınağına birçok ziyarette bulunmuşlardı. Artemis, tüm Küçük Asya’nın sahip olduğu en ünlü tanrıça olup, ilkçağ Anadolu dönemlerinin daha da öncül ana tanrıçasının bir devamıydı. Kendi ibadetine adanmış olan devasa mabet içindeki detaylı olmayan putunun, yaygın bir biçimde cennetten düşmüş olduğuna inanılmaktaydı. Ganid’in, kutsallığın simgeleri olarak imgelere saygı duymasından olan öncül eğitiminin tümü silinmemişti, ve o, Küçük Asya’nın bu bereket tanrıçasının onuruna, gümüş olan küçük bir kutsal parçayı satın almanın en iyisi oluğunu düşündü. Bu gece onlar, insan elleriyle yapılmış olan şeylere ibadet hakkında çok uzun süren bir konuşmada bulunmuşlardı.

133:6.1 (1477.8) On leaving Athens, the travelers went by way of Troas to Ephesus, the capital of the Roman province of Asia. They made many trips out to the famous temple of Artemis of the Ephesians, about two miles from the city. Artemis was the most famous goddess of all Asia Minor and a perpetuation of the still earlier mother goddess of ancient Anatolian times. The crude idol exhibited in the enormous temple dedicated to her worship was reputed to have fallen from heaven. Not all of Ganid’s early training to respect images as symbols of divinity had been eradicated, and he thought it best to purchase a little silver shrine in honor of this fertility goddess of Asia Minor. That night they talked at great length about the worship of things made with human hands.

    Konukluklarının üçüncü gününde onlar, limanın ağzında gerçekleşen su tabanının temizlenişi görmek için nehir boyunca yürümüşlerdi. Öğlen onlar, evini çok özlemekte olan ve fazlasıyla hayal kırıklığına uğramış genç bir Fenikeli ile konuşmuşlardı; ancak, her şeyden çok o, kendinin üzerine geçen bir biçimde terfi almış genç bir adamı kıskanır halde bulunmaktaydı. İsa ona teselli edici sözlerde bulunup, eskilerin şu Musevi atasözünü söylemişti: “Bir insanın mahareti, kendi yerini yapar ve kendisini büyük insanların karşısına çıkartır.”

133:6.2 (1478.1) On the third day of their stay they walked down by the river to observe the dredging of the harbor’s mouth. At noon they talked with a young Phoenician who was homesick and much discouraged; but most of all he was envious of a certain young man who had received promotion over his head. Jesus spoke comforting words to him and quoted the olden Hebrew proverb: “A man’s gift makes room for him and brings him before great men.”

    Onların, Akdeniz’in bu turu içinde ziyaret etmiş olduğu tüm büyük şehirler içinde, Hıristiyan din-yayıcılarının ilerdeki çabaları için en az değerde bulunan şeyi burada elde etmişlerdi. Hıristiyanlık Efes’deki başlangıcını, geniş ölçüde; bir geçim sağlamak için çadırlar yapan ve her gece Tiranüs okulunun ana amfi odasında din ve felsefe üzerine ders veren bir biçimde, iki yıldan daha uzun bir süre boyunca burada ikamet etmiş olan Pavlus’un çabaları vasıtasıyla elde etmişti.

133:6.3 (1478.2) Of all the large cities they visited on this tour of the Mediterranean, they here accomplished the least of value to the subsequent work of the Christian missionaries. Christianity secured its start in Ephesus largely through the efforts of Paul, who resided here more than two years, making tents for a living and conducting lectures on religion and philosophy each night in the main audience chamber of the school of Tyrannus.

    Orada, bu yerel felsefe okulu ile ilişkili olan gelişen düşüncelere açık bir düşünür bulunmaktaydı; ve, İsa, kendisiyle birkaç yararlı görüşme oturumunda bulunmuştu. Bu konuşmalar boyunca İsa tekrar eden bir biçimde “ruh” kelimesini kullanmıştı. Bu eğitimli Yunan nihai olarak “ruh” ile neyi kastetmekte olduğunu sorunca, o şöyle yanıtladı:

133:6.4 (1478.3) There was a progressive thinker connected with this local school of philosophy, and Jesus had several profitable sessions with him. In the course of these talks Jesus had repeatedly used the word “soul.” This learned Greek finally asked him what he meant by “soul,” and he replied:

    “Ruh; insanın, insan varlığını hayvan dünyası seviyesinin üzerine sonsuza kadar çıkartmakta olan kendi kendisini irdeleyici, gerçeklik-kavrayıcı ve ruhaniyet algılayıcı kısmıdır. Öz bilinç, tek başına, ruh değildir. Ahlaki öz bilinç, insanın gerçek nitelikli öz gelişimi olup, insan ruhunun temelini oluşturmaktadır; ve, ruh, insan deneyiminin potansiyel kurtuluş değerini temsil etmektedir. Tanrı’yı bilme yetkinliği ve onun gibi olma dürtüsü olarak, ahlaki tercih ve ruhsal kazanım ruhun temel özellikleridir. İnsanın ruhu, ahlaki düşünceden ve ruhsal etkinlikten ayrı bir biçimde mevcut olamaz. Durağan bir ruh, ölmekte olan bir ruhtur. Ancak, insanın ruhu, akıl içinde ikamet eden kutsal ruhaniyetten farklıdır. Kutsal ruhaniyet, insan akılının ilk ahlaki etkinliği ile eş zamanlı olarak gelmektedir; ve, bu, ruhun doğum anıdır.

133:6.5 (1478.4) “The soul is the self-reflective, truth-discerning, and spirit-perceiving part of man which forever elevates the human being above the level of the animal world. Self-consciousness, in and of itself, is not the soul. Moral self-consciousness is true human self-realization and constitutes the foundation of the human soul, and the soul is that part of man which represents the potential survival value of human experience. Moral choice and spiritual attainment, the ability to know God and the urge to be like him, are the characteristics of the soul. The soul of man cannot exist apart from moral thinking and spiritual activity. A stagnant soul is a dying soul. But the soul of man is distinct from the divine spirit which dwells within the mind. The divine spirit arrives simultaneously with the first moral activity of the human mind, and that is the occasion of the birth of the soul.

    “Bir ruhun kurtuluşu veya yitirilişi; fani bilincin, birliktelik içinde bulunduğu ölümsüz ruhaniyet bahşedilmişliği ile ebedi ortaklık boyunca kurtuluş düzeyine erişip erişmemesiyle ilişkilidir. Kurtuluş, aracılığıyla kurtuluş değerine sahip olur hale geldiği, fani bilincin kendisini gerçekleştirişinin ruhsallaşmasıdır. Ruhsal çatışmanın tüm türleri, ister ahlaki isterse de ruhsal olan, öz bilinç ile tamamiyle ussal olan öz bilinç arasındaki uyum eksikliğinden meydana gelmektedir.

133:6.6 (1478.5) “The saving or losing of a soul has to do with whether or not the moral consciousness attains survival status through eternal alliance with its associated immortal spirit endowment. Salvation is the spiritualization of the self-realization of the moral consciousness, which thereby becomes possessed of survival value. All forms of soul conflict consist in the lack of harmony between the moral, or spiritual, self-consciousness and the purely intellectual self-consciousness.

    “İnsan ruhu; olgunlaştığı, soylulaştığı ve ruhsallaştığı zaman, maddi benlik ile kutsal ruhaniyet olarak maddi ve ruhsal arasında bulunan bir bütünlüğe yakınlaşması bakımından, cennetsel düzeye yaklaşır. Bir insan varlığının evrimleşen ruhu, tarif edilmesi zor ve gösterilmesi ize daha da zor olan konumdadır; çünkü, ne maddi araştırmanın ne de ruhsal kanıtlamanın yöntemleri tarafından keşfedilmez niteliktedir. Maddi bilim, bir ruhun mevcudiyetini gösteremez; ne de saf ruhaniyet-testi bunu gerçekleştirebilir. Hem maddi bilimin hem de ruhsal ölçütlerin insan ruhunun mevcudiyetini keşfetmedeki başarısızlığına rağmen, ahlaki olarak bilince sahip her fani, gerçek ve mevcut bir kişisel deneyim olarak kendi ruhunun varlığından haberdardır.”

133:6.7 (1478.6) “The human soul, when matured, ennobled, and spiritualized, approaches the heavenly status in that it comes near to being an entity intervening between the material and the spiritual, the material self and the divine spirit. The evolving soul of a human being is difficult of description and more difficult of demonstration because it is not discoverable by the methods of either material investigation or spiritual proving. Material science cannot demonstrate the existence of a soul, neither can pure spirit-testing. Notwithstanding the failure of both material science and spiritual standards to discover the existence of the human soul, every morally conscious mortal knows of the existence of his soul as a real and actual personal experience.”

7. Kıbrıs’daki Konukluk — Akıl üzerine Söyleşi  

7. The Sojourn at Cyprus — Discourse on Mind

    Yakın bir zaman içinde yolcular, Rodos’da mola vererek, Kıbrıs için denizden yola almışlardı. Onlar uzun deniz seyahatinden büyük keyif duymuş olup, istikametleri olan adaya beden olarak fazlasıyla dinlenmiş ve ruhaniyet olarak fazlasıyla canlanmış halde vardılar.

133:7.1 (1479.1) Shortly the travelers set sail for Cyprus, stopping at Rhodes. They enjoyed the long water voyage and arrived at their island destination much rested in body and refreshed in spirit.

    Akdeniz turları sona yaklaşırken, Kıbrıs’a olan bu seyahatlerinde gerçek anlamda dinlenmenin ve eğlenmenin bir sürecini deneyimlemek, onların öncesinden tasarlamış oldukları bir şeydi. Onlar Paphos’da karaya çıkmış olup, derhal, yakındaki dağlarda birkaç haftalık konaklamaları için ihtiyaçlarına tedarik etmeye başlamışlardı. Varışlarından sonraki üçüncü günde, oldukça yüklü taşıma hayvanları ile tepeleri arşınlamaya koyuldular.

133:7.2 (1479.2) It was their plan to enjoy a period of real rest and play on this visit to Cyprus as their tour of the Mediterranean was drawing to a close. They landed at Paphos and at once began the assembly of supplies for their sojourn of several weeks in the near-by mountains. On the third day after their arrival they started for the hills with their well-loaded pack animals.

    İki hafta boyunca üçlü fazlasıyla kendilerini eğlendirmişti; ve, bunun sonrasında, hiçbir ön belirti olmadan, genç Ganid birden çok ciddi bir biçimde hastalanmıştı. İki hafta boyunca o, sıklıkla bilincini yitirir hale gelerek, şiddetli bir ateşe maruz kalmıştı; hem İsa hem de Gonod, hasta çocuğa refakat etmekle meşguldü. İsa mahirane bir biçimde ve hassasiyetle ufaklığa bakmıştı; ve, baba, İsa’nın sıkıntı içindeki gence olan tüm hizmetindeki hem inceliğini ve hem de uzmanlığı karşısında hayretler içinde kalmıştı. Onlar, insan yerleşkelerinden çok uzaktaydı; ve, çocuk, taşınamayacak kadar çok hastaydı; böylelikle onlar, tam da oracıkta, dağlarda çocuğu sağlığa kavuşturmak için ellerinden gelenin en iyi koşullarını hazırlamışlardı.

133:7.3 (1479.3) For two weeks the trio greatly enjoyed themselves, and then, without warning, young Ganid was suddenly taken grievously ill. For two weeks he suffered from a raging fever, oftentimes becoming delirious; both Jesus and Gonod were kept busy attending the sick boy. Jesus skillfully and tenderly cared for the lad, and the father was amazed by both the gentleness and adeptness manifested in all his ministry to the afflicted youth. They were far from human habitations, and the boy was too ill to be moved; so they prepared as best they could to nurse him back to health right there in the mountains.

    Ganid’in üç haftalık iyileşme süreci boyunca, İsa ona, doğa ve onun çeşitli halleri hakkında birçok ilgi çekici şey söylemişti. Ve, çocuğun sorular sorarak, İsa’nın onları cevaplayarak ve babanın ise tüm bu olanları gözleri kamaşmış halde izleyerek, onlar dağlar üzerinde keşfeder halde gezerken ne eğlenmişlerdi.

133:7.4 (1479.4) During Ganid’s convalescence of three weeks Jesus told him many interesting things about nature and her various moods. And what fun they had as they wandered over the mountains, the boy asking questions, Jesus answering them, and the father marveling at the whole performance.

    Dağlardaki konukluklarının son haftasında, İsa ve Ganid, insan aklının işlevleri hakkında uzun bir konuşmada bulunmuştu. Konuşmadan birkaç saat sonra ufaklık şu soruyu sormuştu: “Ama, Öğretmenim; insanın, daha yüksek düzeyde bulunan hayvanlardan daha yüksek bir öz benlik türünü deneyimlediğini söylediğinde neyi kastetmek istiyorsun?” Ve, modern kavramsallaşmalar içinde tekrar ifade edildiği biçimiyle, İsa bu soruyu şöyle cevapladı:

133:7.5 (1479.5) The last week of their sojourn in the mountains Jesus and Ganid had a long talk on the functions of the human mind. After several hours of discussion the lad asked this question: “But, Teacher, what do you mean when you say that man experiences a higher form of self-consciousness than do the higher animals?” And as restated in modern phraseology, Jesus answered:

    Benim evladım, ben sana, insanın aklı ve onun içinde yaşamakta olan kutsal ruhaniyet hakkında fazlasıyla şeyi çoktan söylemiş bulunmaktayım; ancak, şimdi, öz benliğin bir mevcudiyet olduğunun altını çizmeme izin ver. Herhangi bir hayvan öz bilince sahip hale geldiğinde, o ilkel bir insan konumuna gelmektedir. Bu türden bir kazanım, kişilik-dışı enerji ile ruhaniyet-algılayan akıl arasındaki bir eş güdüm ilişkisinden kaynaklanmaktadır; ve, cennet içindeki Yaratıcı’nın ruhaniyeti olarak, insan kişiliği için mutlak bir odak noktasının bahşedilmişliğine kanıtlık oluşturan şey bu olgudur.

133:7.6 (1479.6) My son, I have already told you much about the mind of man and the divine spirit that lives therein, but now let me emphasize that self-consciousness is a reality. When any animal becomes self-conscious, it becomes a primitive man. Such an attainment results from a co-ordination of function between impersonal energy and spirit-conceiving mind, and it is this phenomenon which warrants the bestowal of an absolute focal point for the human personality, the spirit of the Father in heaven.

    Düşünceler yalın bir biçimde hislerin bir kaydı değildir; düşünceler, hisler ve ona ek olarak kişisel benliğin irdeleyici yorumlarıdır; ve, benlik, bir kişinin sahip olduğu hislerin toplamından daha fazlasıdır. Burada, evrimleşen bir benlik içerisinde bütünlüğe olan yaklaşıma benzer bir şey başlamaktadır; ve, bu bütünlük, bu türden öz bilince sahip hayvan-kökenli aklı ruhsal olarak etkinleştiren, mutlak bütünlüğüne ait bir nüvenin ikamet mevcudiyetinden elde edilmektedir.

133:7.7 (1479.7) Ideas are not simply a record of sensations; ideas are sensations plus the reflective interpretations of the personal self; and the self is more than the sum of one’s sensations. There begins to be something of an approach to unity in an evolving selfhood, and that unity is derived from the indwelling presence of a part of absolute unity which spiritually activates such a self-conscious animal-origin mind.

    Hiçbir basit hayvan, bir zaman-bilincine sahip bulunmamaktadır. Hayvanlar, birliktelik halindeki his-farkındalığın fizyolojik bir eş güdümünü ve onunla beraber gelen hafızayı ellerinde bulundurur; ancak, onlardan hiçbiri, hissin anlamlı bir farkındalığını deneyimlememekte veya, ussal ve irdeleyici insan yorumlamalarından gelen nihai yargılarda sergilenmekte olduğu gibi, bu bir araya gelmiş insan deneyimlerinin bilinç dâhilindeki bir ilişkilemini sergilememektedir. Ve, öz bilince sahip haldeki mevcudiyetinin bu gerçeği, ilerideki ruhsal deneyimin mevcudiyeti ile birliktelik halinde, insanı; kâinatın potansiyel bir evladı haline getirmekte olup, kâinatın En Yüce Bütünlüğüne olan nihai erişiminin habercisi olmaktadır.

133:7.8 (1479.8) No mere animal could possess a time self-consciousness. Animals possess a physiological co-ordination of associated sensation-recognition and memory thereof, but none experience a meaningful recognition of sensation or exhibit a purposeful association of these combined physical experiences such as is manifested in the conclusions of intelligent and reflective human interpretations. And this fact of self-conscious existence, associated with the reality of his subsequent spiritual experience, constitutes man a potential son of the universe and foreshadows his eventual attainment of the Supreme Unity of the universe.

    Ne de insan benliği, sadece bilincin birbirini takip eden aşamalarının toplamı değildir. Bir bilinç ayrıştırıcısının ve ilişkilendiricisinin etkin bir biçimde gerçekleşen faaliyeti olmadan, benlik olarak tanımlanacak bir şeye kanıtlık edecek yeterli bütünlük bulunamaz. Bu türden bütünleşmemiş bir akıl neredeyse hiçbir biçimde, insan düzeyinin bilinç seviyelerine erişemez. Eğer bilincin ilişkilemleri yalnızca bir kaza olsaydı, insanların tümünün akılları, bunun sonrasında, zihinsel deliliğin belirli fazlarının denetimsiz ve rastgele ilişkilemlerini sergilerdi.

133:7.9 (1480.1) Neither is the human self merely the sum of the successive states of consciousness. Without the effective functioning of a consciousness sorter and associator there would not exist sufficient unity to warrant the designation of a selfhood. Such an ununified mind could hardly attain conscious levels of human status. If the associations of consciousness were just an accident, the minds of all men would then exhibit the uncontrolled and random associations of certain phases of mental madness.

    Yalnızca fiziksel hislerin bilincinden inşa edilmiş olan bir insan aklı, ruhsal düzeylere hiçbir zaman erişemezdi; maddi aklın bu türü, ahlaki değerlerin bir duyuşundan bütünüyle yoksun olup, zaman içinde uyumlu haldeki kişilik bütünlüğüne erişmek için oldukça hayati olan ve ebediyet içindeki kişilik kurtuluşundan ayrılamaz nitelikte bulunan, ruhsal baskınlığın yönlendirici bir duyuruşuna sahip olmayacaktı.

133:7.10 (1480.2) A human mind, built up solely out of the consciousness of physical sensations, could never attain spiritual levels; this kind of material mind would be utterly lacking in a sense of moral values and would be without a guiding sense of spiritual dominance which is so essential to achieving harmonious personality unity in time, and which is inseparable from personality survival in eternity.

    İnsan aklı öncül bir biçimde, madde-ötesinde bulunan nitelikleri sergilemeye başlamaktadır; gerçek anlamıyla ilerleyici olan insan usu, zamanın sınırları tarafından tümüyle bağlı değildir. İnsanların yaşamda gerçekleştirmekte oldukları şeylerin oldukça farklılıklar gösterişi; yalnızca, kalıtımın çeşitli bahşedilmişliklerini ve çevrenin farklı etkilerini değil, aynı zamanda, benlik tarafından elde edilmiş Yaratıcı’nın ikamet eden ruhaniyeti ile olan bütünleşmenin düzeyini de göstermektedir.

133:7.11 (1480.3) The human mind early begins to manifest qualities which are supermaterial; the truly reflective human intellect is not altogether bound by the limits of time. That individuals so differ in their life performances indicates, not only the varying endowments of heredity and the different influences of the environment, but also the degree of unification with the indwelling spirit of the Father which has been achieved by the self, the measure of the identification of the one with the other.

    İnsan aklı oldukça iyi bir biçimde, çifte birlikteliğin çatışmasına karşı duramamaktadır. Hem iyi hem de kötüye hizmet etmenin bir çabası deneyiminden geçmek ruh üzerinde ciddi bir gerginlik yaratmaktadır. Olası en yüksek derecede mutlu ve etkin bir biçimde bütünleşmiş akıl; bütünüyle, cennet içindeki Yaratıcı’nın iradesini gerçekleştirmeye adanmış olan akıldır. Çözümlenmemiş çatışmalar bütünlüğü yok etmekte olup, akıldaki aksamaya neden olabilir. Ancak, bir ruhun kurtuluş karakteri; ne pahasına olursa olsun akıl huzurunu teminat altına alma girişimiyle, soylu gelecek arzularını bırakmakla ve ruhsal ideallerden taviz vermekle desteklenilmemektedir; bunun yerine, bu türden huzur, gerçek olanın zaferinin kararlı bir biçimde olumlanması ile elde edilir; ve, bu zafer, iyiliğin muktedir kuvveti ile kötülüğün üstesinden gelmek ile elde edilir.

133:7.12 (1480.4) The human mind does not well stand the conflict of double allegiance. It is a severe strain on the soul to undergo the experience of an effort to serve both good and evil. The supremely happy and efficiently unified mind is the one wholly dedicated to the doing of the will of the Father in heaven. Unresolved conflicts destroy unity and may terminate in mind disruption. But the survival character of a soul is not fostered by attempting to secure peace of mind at any price, by the surrender of noble aspirations, and by the compromise of spiritual ideals; rather is such peace attained by the stalwart assertion of the triumph of that which is true, and this victory is achieved in the overcoming of evil with the potent force of good.

    Bir sonraki onlar, Suriye sahili üzerindeki Antakya için demir aldıkları yer olan, Salamis için ayrıldılar.

133:7.13 (1480.5) The next day they departed for Salamis, where they embarked for Antioch on the Syrian coast.

8. Antakya’da  

8. At Antioch

    Antakya, Roma vilayeti olan Suriye’nin başkentiydi; ve, imparator valisinin ikameti buradaydı. Antakya, yarım milyondan fazla sakine sahipti; büyüklük bakımından imparatorluğun üçüncü şehri olup, kötülüğü tercihte ve pervazsız ahlaki düşkünlükte birinciydi. Gonod’un, gerçekleştirmesi gereken ciddi ölçüde iş ilişkisi bulunmaktaydı; böylelikle İsa ve Ganid çoğu zaman kendi başlarınaydılar. Onlar, Dafni’nin mezarı dışında bu çok dilli şehirde her yeri ziyaret etmişti. Gonod ve Ganid, utancın bu çok ünlü mabedini ziyaret etmişti; ancak, İsa, onlara eşlik etmeyi geri çevirmişti. Bu türden sahneler, Hintliler için çok hayrete düşürücü değildi; ancak, onlar, idealist bir İbrani için tiksindiriciydi.

133:8.1 (1480.6) Antioch was the capital of the Roman province of Syria, and here the imperial governor had his residence. Antioch had half a million inhabitants; it was the third city of the empire in size and the first in wickedness and flagrant immorality. Gonod had considerable business to transact; so Jesus and Ganid were much by themselves. They visited everything about this polyglot city except the grove of Daphne. Gonod and Ganid visited this notorious shrine of shame, but Jesus declined to accompany them. Such scenes were not so shocking to Indians, but they were repellent to an idealistic Hebrew.

    İsa, Filistin’e yaklaşırken ve yolculuklarının sonuna gelirken, ciddi ve düşünceli hale geldi. O, Antakya’da birkaç kişiyi ziyaret etmişti; nadiren şehir etrafında dolaşmıştı. Öğretmeninin Antakya’ya neden bu kadar az ilgi gösterdiğini öğrenmek için sorgulayışından sonra, Ganid nihai olarak İsa’nın ağzından şu cümleleri alabilmişti: “Bu şehir, Filistin’den çok da uzak değil; muhtemelen bir gün buraya tekrar geri dönebilirim.”

133:8.2 (1480.7) Jesus became sober and reflective as he drew nearer Palestine and the end of their journey. He visited with few people in Antioch; he seldom went about in the city. After much questioning as to why his teacher manifested so little interest in Antioch, Ganid finally induced Jesus to say: “This city is not far from Palestine; maybe I shall come back here sometime.”

    Ganid, Antakya’da oldukça ilgi çekici bir deneyim yaşamıştı. Bu genç adam kendisini yetkin bir öğrenci olarak kanıtlamış olup, hâlihazırda, İsa’nın öğretilerinden bazılarını gündelik yaşamda kullanmaya başlamıştı. Antakya’da babasının işi ile ilişkili, kovulması düşünülecek kadar çirkin ve istenmeyen hale gelmiş belli başlı bir Hintli bulunmaktaydı. Ganid bunu duyduğunda, babasının iş yerinin yolunu tutup, akran ülkedaşı ile uzun bir görüşmede bulundu. Bu kişi, yanlış bir işte çalıştırılmış olduğunu hissetmişti. Ganid ona cennet içindeki Yaratıcı’dan bahsedip, birçok yönden onun din hakkındaki görüşlerini genişletti. Ancak, tüm bunların içinde, Ganid, bu kişiye en fazla katkıda bulunmuş olan bir Musevi atasözünü söylemişti; ve, bu bilgelik sözü: “Elin yapılacak neyi buluyorsa, onu tüm gücünle yerine getir.”

133:8.3 (1481.1) Ganid had a very interesting experience in Antioch. This young man had proved himself an apt pupil and already had begun to make practical use of some of Jesus’ teachings. There was a certain Indian connected with his father’s business in Antioch who had become so unpleasant and disgruntled that his dismissal had been considered. When Ganid heard this, he betook himself to his father’s place of business and held a long conference with his fellow countryman. This man felt he had been put at the wrong job. Ganid told him about the Father in heaven and in many ways expanded his views of religion. But of all that Ganid said, the quotation of a Hebrew proverb did the most good, and that word of wisdom was: “Whatsoever your hand finds to do, do that with all your might.”

    Eşyalarını deve kervanı için hazırladıktan sonra, Sayda ve oradan da Şam’a indiler; ve, üç gün sonra, çöl kumları arasındaki zorlu uzun bir yolculukları için hazır hale geldiler.

133:8.4 (1481.2) After preparing their luggage for the camel caravan, they passed on down to Sidon and thence over to Damascus, and after three days they made ready for the long trek across the desert sands.

9. Mezopotamya’da  

9. In Mesopotamia

    Çöl boyunca gerçekleşen bu kervan seyahati, bu fazlasıyla seyahatte bulunmuş kişiler için yeni bir deneyim değildi. Ganid öğretmeninin, on iki devenin yüklenişinde yardım edişini izlediğinde ve kendi hayvanını sürüşünde gönüllü oluşunu gözlemlediğinde, hayretle şöyle bağırmıştı: “Öğretmenim, senin yapamayacağın bir şey var mı?” İsa şöyle söyleyerek sadece gülmüştü: “Öğretmen kesinlikle, kararlı bir öğrencinin gözlerinde onurdan yoksun değildir.” Ve, böylece onlar, tarihi Ur şehri için yola koyuldular.

133:9.1 (1481.3) The caravan trip across the desert was not a new experience for these much-traveled men. After Ganid had watched his teacher help with the loading of their twenty camels and observed him volunteer to drive their own animal, he exclaimed, “Teacher, is there anything that you cannot do?” Jesus only smiled, saying, “The teacher surely is not without honor in the eyes of a diligent pupil.” And so they set forth for the ancient city of Ur.

    İsa, İbrahim’in doğum yeri olan, Ur’un öncül tarihi ile fazlasıyla ilgilenmişti; ve, o eşit bir biçimde, Susa’nın kalıntıları ve gelenekleri ile büyülenmişti; bu öyle bir düzeydeydi ki, Gonod ve Ganid, incelemelerini gerçekleştirebilmesi için İsa’ya daha çok zaman sağlamak ve aynı zamanda Hindistan’a kendileri ile birlikte geri dönmesi için onu ikna etmenin daha iyi bir imkânını vermesi amacıyla bu kısımlarda konukluklarını üç hafta uzatmışlardı.

133:9.2 (1481.4) Jesus was much interested in the early history of Ur, the birthplace of Abraham, and he was equally fascinated with the ruins and traditions of Susa, so much so that Gonod and Ganid extended their stay in these parts three weeks in order to afford Jesus more time to conduct his investigations and also to provide the better opportunity to persuade him to go back to India with them.

    Ganid’in İsa ile; bilgi, bilgelik ve gerçeklik arasındaki farka dair uzun bir konuşmada bulunması Ur’da gerçekleşmişti. Ve, Ganid, bir Musevi bilgenin sözünden fazlasıyla etkilenmişti: “Bilgelik, başat bir şeydir; bu nedenle, bilgeliği elde edin. Bilgi için tüm arayışlarınızda, anlayışı elde edin. Bilgeliği yüceltin ki o sizi yüceltsin. Eğer onu sadece kucaklayacak olursanız, o sizi onura götürecektir.”

133:9.3 (1481.5) It was at Ur that Ganid had a long talk with Jesus regarding the difference between knowledge, wisdom, and truth. And he was greatly charmed with the saying of the Hebrew wise man: “Wisdom is the principal thing; therefore get wisdom. With all your quest for knowledge, get understanding. Exalt wisdom and she will promote you. She will bring you to honor if you will but embrace her.”

    Sonunda onların ayrılma günü geldi. Onların hepsi, özellikle ufaklık olmak üzere, metindi; ancak, bu ayrılık zorlayıcı bir deneyimdi. Onların, gözleri yaşlı ama kalpleri sağlamdı. Öğretmenine elvedada bulunurken, Ganid şöyle söyledi: “Elveda, Öğretmenim, ama sonsuza kadar değil. Şam’a tekrar geldiğimde, seni arayacağım. Seni çok seviyorum, zira cennet içindeki Yaratıcı’nın sana benzer bir varlık olduğunu düşünüyorum; en azından, senin, onun hakkında söylediğin şeye çok benzediğini biliyorum. Senin öğretini hatırlayacağım, ancak en önemlisi, seni hiçbir zaman unutmayacağım.” Baba ise şunu söylemişti: “Bizleri daha iyi insanlar haline getirmiş ve Tanrı’yı bilmemize yardım etmiş büyük bir öğretmene elveda.” Ve, İsa onları şöyle cevap verdi: “Huzurla kalın, ve cennet içindeki Yaratıcı’nın kutsayışı her zaman sizlerle olsun.” Ve, İsa sahilde durup, küçük tekne onları demir atmış beklemekte olan gemilerine götürürken izledi. Böylece Üstün Hindistan’dan gelen arkadaşlarını, bu dünya üzerinde bir daha hiçbir zaman görmeyecek bir biçimde, Çaraks’da bırakmıştı; ne de onlar, bu dünya içinde olarak, daha sonra Nasıralı İsa halinde ortaya çıkmış kişinin, öğretmenleri Yeşu olan — daha yakın zamanda elvedada bulundukları bu aynı arkadaşları olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceklerdi.

133:9.4 (1481.6) At last the day came for the separation. They were all brave, especially the lad, but it was a trying ordeal. They were tearful of eye but courageous of heart. In bidding his teacher farewell, Ganid said: “Farewell, Teacher, but not forever. When I come again to Damascus, I will look for you. I love you, for I think the Father in heaven must be something like you; at least I know you are much like what you have told me about him. I will remember your teaching, but most of all, I will never forget you.” Said the father, “Farewell to a great teacher, one who has made us better and helped us to know God.” And Jesus replied, “Peace be upon you, and may the blessing of the Father in heaven ever abide with you.” And Jesus stood on the shore and watched as the small boat carried them out to their anchored ship. Thus the Master left his friends from India at Charax, never to see them again in this world; nor were they, in this world, ever to know that the man who later appeared as Jesus of Nazareth was this same friend they had just taken leave of — Joshua their teacher.

    Hindistan’da Ganid, önde gelen babasının layık bir varisi olarak etkili güce sahip bir kişi haline geldi; ve, o, çok sevdiği öğretmeni İsa’dan öğrenmiş olduğu soylu gerçekliklerin çoğunu kendi ülkesinin dışlarına kadar yaymıştı. Hayatının daha sonraki devresinde, Ganid, Filistin’de bir çarmıhta süreci son bulmuş garip bir öğretmeni duyduğunda; her ne kadar bu İnsan Evladı’nın müjdesi ile Musevi özel öğretmeninin öğretileri arasındaki benzerleri fark etmişse de, bu iki kişinin gerçekte aynı insanlar olduğu hiçbir zaman aklına gelmemişti.

133:9.5 (1481.7) In India, Ganid grew up to become an influential man, a worthy successor of his eminent father, and he spread abroad many of the noble truths which he had learned from Jesus, his beloved teacher. Later on in life, when Ganid heard of the strange teacher in Palestine who terminated his career on a cross, though he recognized the similarity between the gospel of this Son of Man and the teachings of his Jewish tutor, it never occurred to him that these two were actually the same person.

    Böylece, İnsan Evladı’nın yaşamında şöyle adlandırılabilecek bir dönem sona ermiş oldu: Öğretmen Yeşu’nun görevi.

133:9.6 (1482.1) Thus ended that chapter in the life of the Son of Man which might be termed: The mission of Joshua the teacher.





Back to Top