URANTİA’NIN KİTABI’NA - 139. Makale
On İki Havari

URANTİA’NIN KİTABI’NA   

Kısım IV. İsa’nın Hayatı ve Öğretileri



Paper 139
The Twelve Apostles

    Her ne kadar kendisi tekrar eden bir biçimde, havarilerinin umutlarını kırmış, ve onların kişisel yüceltiliş için her bir gelecek arzusunu parçalara ayırmış olsa da, yalnızca bir kişinin onu terk etmiş olması, İsa’nın yeryüzü yaşamının çekici güzelliğinin ve doğruluğunun apaçık bir göstergesidir.

139:0.1 (1548.1) IT IS an eloquent testimony to the charm and righteousness of Jesus’ earth life that, although he repeatedly dashed to pieces the hopes of his apostles and tore to shreds their every ambition for personal exaltation, only one deserted him.

    Havariler İsa’dan, cennetin krallığını öğrenmişti; ve, İsa onlardan, Urantia ve zaman ve mekânın diğer evrimsel dünyaları üzerinde yaşamakta olan insan doğası olarak, insanların krallığı hakkında çok şey öğrenmişti. Bu on iki kişi, insan mizacının birçok türünü temsil etmekteydi; ve, onlar, düzenli eğitimden geçirilerek birbirlerinin özdeşi yapılmamışlardı. Bu Celile balıkçılarının çoğu, yüz yıl öncesinde, Celile’nin Musevi-olmayan nüfusunun güç kullanarak din değiştirilmesinin bir sonucu olarak, Musevi-olmayan kökenin baskın kollarını taşımaktaydı.

139:0.2 (1548.2) The apostles learned from Jesus about the kingdom of heaven, and Jesus learned much from them about the kingdom of men, human nature as it lives on Urantia and on the other evolutionary worlds of time and space. These twelve men represented many different types of human temperament, and they had not been made alike by schooling. Many of these Galilean fishermen carried heavy strains of gentile blood as a result of the forcible conversion of the gentile population of Galilee one hundred years previously.

    Havarileri tamamiyle bilgisiz ve eğitimsiz kişiler olarak görme hatasında bulunmayın. Alpheus ikizleri dışında, onların tümü, İbrani yazıtlarında ve bu günün mevcut bilgisinin çoğuyla etraflıca bir biçimde eğitilmişti. Onların yedisi, Kapernaum sinagog okullarının mezunuydu; ve, tüm Celile içinde bundan daha iyi Musevi okulları bulunmamaktaydı.

139:0.3 (1548.3) Do not make the mistake of regarding the apostles as being altogether ignorant and unlearned. All of them, except the Alpheus twins, were graduates of the synagogue schools, having been thoroughly trained in the Hebrew scriptures and in much of the current knowledge of that day. Seven were graduates of the Capernaum synagogue schools, and there were no better Jewish schools in all Galilee.

    Sizlerin kayıtlarız krallığın bu ileticilerine “bilginizi ve eğitimsiz” olarak atıfta bulunduğunda, onların; hahamların uzmanlığında eğitimsiz ve Yazıtların hahamsal yorum yöntemlerinde eğitilmemiş olarak, din-adamlığı düzeni dışından gelenler düşüncesini aktarmak istemişti. Onlar, tarafınızdan adlandırılmış olduğu biçimiyle, daha yüksek eğitimden yoksundu. Çağdaş zamanlar içinde, onlar kesin bir biçimde, eğitilmemiş, ve hatta toplumun bazı çevrelerinde medeniyet görmemiş olarak bile görülürdü. Tek bir şeyin gerçekliği şüphesizdir: onların hiçbiri, aynı olan katı ve kalıplaşmış bilgilere dayanan eğitim müfredatından geçirilmemişti. Ergenlik dönemlerinden beri, onlar memnuniyetle, nasıl yaşanması gerektiğini öğrenmenin ayrı deneyimlerine sahip olmuşlardı.

139:0.4 (1548.4) When your records refer to these messengers of the kingdom as being “ignorant and unlearned,” it was intended to convey the idea that they were laymen, unlearned in the lore of the rabbis and untrained in the methods of rabbinical interpretation of the Scriptures. They were lacking in so-called higher education. In modern times they would certainly be considered uneducated, and in some circles of society even uncultured. One thing is certain: They had not all been put through the same rigid and stereotyped educational curriculum. From adolescence on they had enjoyed separate experiences of learning how to live.

1. Andreas, En Önce Seçilen  

1. Andrew, the First Chosen

    Krallığın havarisel birliklerinin başkanı olan, Andreas, Kapernaum’da doğmuştu. O; kendisinden, kardeşi Şimon’dan ve üç kız kardeşinden meydana gelen — beş çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuydu. Bu aşamada hayatını yitirmiş bulunan, onun babası, Kapernaum’un balıkçı limanı olan Bethsayda’da balık kurutma işinde Zübeyde’nin bir ortağı halindeydi. Bir havari haline geldiğinde, Andreas, bekârdı; ancak, o evini, evli kardeşi Şimon Petrus’un evi yapmıştı. Onların her ikisi de balıkçı olup, Zübeyde’nin evlatları Yakup ve Yahya’nın ortaklarıydılar.

139:1.1 (1548.5) Andrew, chairman of the apostolic corps of the kingdom, was born in Capernaum. He was the oldest child in a family of five — himself, his brother Simon, and three sisters. His father, now dead, had been a partner of Zebedee in the fish-drying business at Bethsaida, the fishing harbor of Capernaum. When he became an apostle, Andrew was unmarried but made his home with his married brother, Simon Peter. Both were fishermen and partners of James and John the sons of Zebedee.

    M.S. 26.yılda, bir havari konumunda seçildiği sene olarak, Andreas, İsa’dan ve havarilerin en büyüğünden bir tam yıl daha büyük olarak, 33 yaşındaydı. O, soylarının muhteşem bir kolundan türemiş olup, on iki içinde en yetkin kişiydi. Hitabet dışında o, akla gelecek neredeyse her yetenekte birlikteliklerinin eşitiydi. İsa hiçbir zaman Andreas’a, bir kardeşlik ismi olarak bir takma isim vermemişti. Ancak, havariler yakın bir süre içinde İsa’yı Üstün olarak çağırmaya başlarken bile, benzer bir biçimde Andreas’ın ismini, Başkan’a denk düşen bir unvanla adlandırmışlardı.

139:1.2 (1548.6) In A.D. 26, the year he was chosen as an apostle, Andrew was 33, a full year older than Jesus and the oldest of the apostles. He sprang from an excellent line of ancestors and was the ablest man of the twelve. Excepting oratory, he was the peer of his associates in almost every imaginable ability. Jesus never gave Andrew a nickname, a fraternal designation. But even as the apostles soon began to call Jesus Master, so they also designated Andrew by a term the equivalent of Chief.

    Andreas iyi bir örgütleyiciydi, ama o daha iyi bir yöneticiydi. O, dört havariden oluşan yakın çevreye ait bir üyeydi; ancak, İsa tarafından havarisel topluluğun başkanı olarak atanması, kendisi için, diğer üçü Üstün ile oldukça yakın bir birliktelikte bulunurken görev üzerinde bulunmaya devam edişini gerekli kılmıştı. Tam da en sonuna kadar, Andreas, havarisel birliğin baş sorumlusu olarak kalmaya devam etmişti.

139:1.3 (1549.1) Andrew was a good organizer but a better administrator. He was one of the inner circle of four apostles, but his appointment by Jesus as the head of the apostolic group made it necessary for him to remain on duty with his brethren while the other three enjoyed very close communion with the Master. To the very end Andrew remained dean of the apostolic corps.

    Her ne kadar Andreas hiçbir zaman etkin bir hatip olamamışsa da; en önce seçilmiş havari olarak, daha sonrasında krallığın en büyük duyurucularından biri haline gelmiş olan kardeşi Şimon’u doğrudan bir biçimde İsa’ya getirmiş olması bakımından, krallığın öncü ileticisi halinde, verimli bir kişisel çalışandı. Andreas, krallığın ileticileri konumunda on ikiliyi eğitme araçlarından biri olarak, kişisel çalışma izlencesini uygulamaya dair İsa’nın siyasasının başlıca destekleyicisiydi.

139:1.4 (1549.2) Although Andrew was never an effective preacher, he was an efficient personal worker, being the pioneer missionary of the kingdom in that, as the first chosen apostle, he immediately brought to Jesus his brother, Simon, who subsequently became one of the greatest preachers of the kingdom. Andrew was the chief supporter of Jesus’ policy of utilizing the program of personal work as a means of training the twelve as messengers of the kingdom.

    İster İsa özel bir biçimde havarilerini eğitiyor olsun veya kalabalıklara duyuruda bulunuyor olsun, Andreas genellikle, neyin gerçekleşmekte olduğunu bilmekteydi; o, derin kavrayışa sahip bir yönetici olup, etkin bir idareciydi. O; böyle bir durumda doğrudan bir biçimde İsa’ya götüreceği, bir sorunun yönetim yetkisinin ötesine düştüğünü düşündüğü durumlar dışında, önüne getirilmiş veya önüne çıkmış her hususta çabucak karara varabilmekteydi.

139:1.5 (1549.3) Whether Jesus privately taught the apostles or preached to the multitude, Andrew was usually conversant with what was going on; he was an understanding executive and an efficient administrator. He rendered a prompt decision on every matter brought to his notice unless he deemed the problem one beyond the domain of his authority, in which event he would take it straight to Jesus.

    Andreas ve Petrus, karakter ve mizaç bakımından birbirlerine benzememekteydiler; ancak, onların muhteşem bir biçimde anlaşmış oluşunun, ikisinin de başarısı olduğu gerçeğinin altı ölümsüz bir biçimde çizilmelidir. Andreas türündeki yaşça büyük olan bir kişinin, genç ve yetenekli bir kardeşi üzerinde bu kadar derin bir etkide bulunması çok sıklıkla görülebilecek bir şey değildir. Andreas ve Petrus hiçbir zaman, birbirlerinin yetenekleri ve başarılarına karşı en ufak derecede bile kıskançlık besler halde görülmemişlerdi. Hamsin Yortusu akşamının geç saatlerinde, büyük ölçüde Petrus’un enerjik ve ilham verici duyurusu vasıtasıyla, iki bin ruh krallığa eklendiğinde, Andreas kardeşine şöyle söylemişti: “Ben bunu yapamazdım, ama buna yapabilen bir kardeşe sahip olduğum için mutluyum.” Bu sözler karşısında Petrus şu cevabı vermişti: “Ve, ama, Üstün’ü bana getirmen ve senin kararlılığın beni onunla tutuyor olmasaydı, ben burada bunu yapıyor olamazdım.” Andreas ve Petrus, kardeşlerin bile huzurlu biçimde yaşayabilir ve verimli bir biçimde çalışabilir oluşunu ispat eden bir biçimde, genel kanıyı boşa çıkaran kişilerdi.

139:1.6 (1549.4) Andrew and Peter were very unlike in character and temperament, but it must be recorded everlastingly to their credit that they got along together splendidly. Andrew was never jealous of Peter’s oratorical ability. Not often will an older man of Andrew’s type be observed exerting such a profound influence over a younger and talented brother. Andrew and Peter never seemed to be in the least jealous of each other’s abilities or achievements. Late on the evening of the day of Pentecost, when, largely through the energetic and inspiring preaching of Peter, two thousand souls were added to the kingdom, Andrew said to his brother: “I could not do that, but I am glad I have a brother who could.” To which Peter replied: “And but for your bringing me to the Master and by your steadfastness keeping me with him, I should not have been here to do this.” Andrew and Peter were the exceptions to the rule, proving that even brothers can live together peaceably and work together effectively.

    Hamsin Yortusu’ndan sonra Petrus meşhur olmuştu; ancak, bu hiçbir zaman, yaşamının geri kalan kısmı boyunca “Şimon Petrus’un kardeşi olarak” tanıştırılarak geçirmesine neden olan ağabey Andreas’ı sinirlendirmemişti.

139:1.7 (1549.5) After Pentecost Peter was famous, but it never irritated the older Andrew to spend the rest of his life being introduced as “Simon Peter’s brother.”

    Havarilerin tümü içinde, Andreas, insanlara dair en iyi yargıya varan kişiydi. O; diğerlerinden hiçbiri, hazinedarda herhangi bir şeyin ters gitmekte olduğundan şüphelenmediğinde bile, Yudas İskarot’un kalbinde sıkıntı yaratacak bir şeyin büyümekte olduğunu bilmekteydi. Andreas’ın krallığa olan büyük hizmeti; müjdeyi duyurmak için gönderilmiş olan ilk iletici yayıcılardaki tercihte Petrus, Yakub ve Yahya’ya danışmanlık yapması, ve aynı zamanda da, krallığın idari işlerinin düzenlenişinde bu öncül önderlere tavsiyelerde bulunmasıydı. Andreas, genç insanların gizli kaynaklarını ve saklı yeteneklerini keşfetmede büyük bir bahşedilmişliğe sahipti.

139:1.8 (1549.6) Of all the apostles, Andrew was the best judge of men. He knew that trouble was brewing in the heart of Judas Iscariot even when none of the others suspected that anything was wrong with their treasurer; but he told none of them his fears. Andrew’s great service to the kingdom was in advising Peter, James, and John concerning the choice of the first missionaries who were sent out to proclaim the gospel, and also in counseling these early leaders about the organization of the administrative affairs of the kingdom. Andrew had a great gift for discovering the hidden resources and latent talents of young people.

    İsa’nın yukarı çıkışından yakın bir süre sonra, Andreas, ayrılmış Üstünü’ne ait sözlerin ve eylemlerin çoğunun kişisel bir kaydını yazıya geçirmeye başlamıştı. Andreas’ın ölümünden sonra, bu özel kaydın diğer nüshaları üretilmiş olup, Hıristiyan kilisesinin öncül öğretmenleri arasında hiçbir bir kısıtlama olmadan dağıtılmıştı. Andreas’ın bu resmi olmayan notları ilerleyen zamanlarda, Üstün’ün yeryüzü üzerindeki yaşamına dair oldukça bütüncül bir hikâye oluşturana kadar, düzenlenmiş, düzeltilmiş, değiştirilmiş ve ona eklemeler yapılmıştır. Bu düzeltilmiş ve değiştirilmiş nüshaların en son kalanları, on iki havarinin en önce seçileni tarafından orijinalinin yazılışının yaklaşık olarak yüz yıl sonrasında, İskenderiye’deki yangında yok olmuştu.

139:1.9 (1549.7) Very soon after Jesus’ ascension on high, Andrew began the writing of a personal record of many of the sayings and doings of his departed Master. After Andrew’s death other copies of this private record were made and circulated freely among the early teachers of the Christian church. These informal notes of Andrew’s were subsequently edited, amended, altered, and added to until they made up a fairly consecutive narrative of the Master’s life on earth. The last of these few altered and amended copies was destroyed by fire at Alexandria about one hundred years after the original was written by the first chosen of the twelve apostles.

    Andreas; sahip olduğu karakterin en güçlü yanı onun muhteşem istikrarlılığı olarak, kesin bir kavrayışın, mantıksal düşüncenin ve güçlü kararın bir kişisiydi. Onun mizaçsal kısıtlılığı, isteklilik bakımından noksan oluşuydu; o birçok sefer, bilge yargılara dayanan takdir ile birlikteliklerini teşvik etmede başarısız olmuştu. Ve, bu, arkadaşlarının hak etmiş oldukları başarılarını takdir etmedeki gönülsüzlüğü, pohpohlama ve samimiyetsizlikten duymuş olduğu iğrenmeden doğmuştu. Andreas, çok yetenekli, dengeli, kendi kendisini yetiştirmiş ve alçak gönüllü mizaçtaki başarılı insanlardan bir tanesiydi.

139:1.10 (1550.1) Andrew was a man of clear insight, logical thought, and firm decision, whose great strength of character consisted in his superb stability. His temperamental handicap was his lack of enthusiasm; he many times failed to encourage his associates by judicious commendation. And this reticence to praise the worthy accomplishments of his friends grew out of his abhorrence of flattery and insincerity. Andrew was one of those all-round, even-tempered, self-made, and successful men of modest affairs.

    Havarilerin her biri İsa’yı derin bir biçimde sevmişti; ancak, on ikiliden her birinin, İsa’nın taşımış olduğu bir karakter özelliğinin belirli bir havariye özel olarak çekici gelmesi nedeniyle kendisine bağlanmış olması da bir gerçektir. Andreas İsa’yı, onun hiçbir şeyden etkilenmez soyluluğu olarak, tutarlı samimiyeti nedeniyle takdir etmekteydi. İsa’yı bir kez gördüğü zaman, insanları, onu sahip oldukları arkadaşlarla paylaşma dürtüsü kaplamaktaydı; onlar gerçekten de, tüm dünyanın kendisini tanımasını istemişlerdi.

139:1.11 (1550.2) Every one of the apostles loved Jesus, but it remains true that each of the twelve was drawn toward him because of some certain trait of personality which made a special appeal to the individual apostle. Andrew admired Jesus because of his consistent sincerity, his unaffected dignity. When men once knew Jesus, they were possessed with the urge to share him with their friends; they really wanted all the world to know him.

    Daha sonraki idamlar nihai olarak havarileri Kudüs’den dört bir tarafa dağıttığında, Andreas, Ermenistan, Küçük Asya ve Makedonya boyunca seyahat etmişti; ve, birçok binleri krallığa getirdikten sonra, o, nihai olarak yakalanmış ve Ahaya’da bulunan Patras şehrinde çarmıha gerilmişti. Bu güçlü adamın çarmıhta yaşamının sona ermesi iki bütün günü almıştı; ve, bu acı saatler boyunca, o etkin bir biçimde, cennetin krallığının kurtuluşuna ait mutlu haberleri duyurmaya devam etmişti.

139:1.12 (1550.3) When the later persecutions finally scattered the apostles from Jerusalem, Andrew journeyed through Armenia, Asia Minor, and Macedonia and, after bringing many thousands into the kingdom, was finally apprehended and crucified in Patrae in Achaia. It was two full days before this robust man expired on the cross, and throughout these tragic hours he continued effectively to proclaim the glad tidings of the salvation of the kingdom of heaven.

2. Şimon Petrus  

2. Simon Peter

    Şimon havarilere katıldığında, otuz yaşında bulunmaktaydı. O, evli ve üç çocuğa sahip olup, Kapernaum yakınlarındaki Bethsayda’da yaşamaktaydı. Ağabeyi Andreas ve eşinin annesi kendisiyle birlikte yaşıyordu. Hem Petrus hem de Andreas, Zübeyde’nin oğullarının balıkçı ortaklarıydı.

139:2.1 (1550.4) When Simon joined the apostles, he was thirty years of age. He was married, had three children, and lived at Bethsaida, near Capernaum. His brother, Andrew, and his wife’s mother lived with him. Both Peter and Andrew were fisher partners of the sons of Zebedee.

    Üstün belirli bir süredir, Andreas’ın onu havarilerin ikincisi olarak sunuşundan önce, Şimon’u tanır haldeydi. İsa, Şimon’a Petrus ismini verdiğinde, onu bir gülümseme ile gerçekleştirmişti; o, bir takma isim gibi olacaktı. Şimon tüm arkadaşları tarafından oldukça, ne yapacağı fazlaca belli olmayan ve yeterince düşünüp taşınmadan hareket eden birisi olarak bilinmekteydi. Doğrudur ki, daha sonrasında, İsa, bu çok ciddi olmayan bir biçimde bahşedilmiş takma isme yeni ve dikkate değer bir anlam katmıştı.

139:2.2 (1550.5) The Master had known Simon for some time before Andrew presented him as the second of the apostles. When Jesus gave Simon the name Peter, he did it with a smile; it was to be a sort of nickname. Simon was well known to all his friends as an erratic and impulsive fellow. True, later on, Jesus did attach a new and significant import to this lightly bestowed nickname.

    Şimon Petrus, bir iyimser olarak, güçlü devinimler ile hareket eden birisiydi. O, kendisini güçlü hislere serbest bırakmaya izin verir halde yetişmişti; o sürekli bir biçimde, düşünmeden konuşmada ısrarcı oluşundan dolayı zor durumlara düşmekteydi. Bu türden düşünce eksikliği aynı zamanda, onun arkadaşları ve birlikteliklerinin tümü için sürekli bir biçimde sorun çıkarmış olup, Üstünü tarafından birçok hafif uyarı alışının nedenini oluşturmuştu. Petrus’un, düşünmeden konuşması nedeniyle daha fazla karışıklığa karışmamasının nedeni, kamu karşısında önerilerde bulunmaya girişmesinden önce, Andreas olan abisi ile beraber tasarımlarının ve yapacağı şeylerin çoğu hakkında konuşmayı çok öncül bir biçimde öğrenmiş olmasıydı.

139:2.3 (1550.6) Simon Peter was a man of impulse, an optimist. He had grown up permitting himself freely to indulge strong feelings; he was constantly getting into difficulties because he persisted in speaking without thinking. This sort of thoughtlessness also made incessant trouble for all of his friends and associates and was the cause of his receiving many mild rebukes from his Master. The only reason Peter did not get into more trouble because of his thoughtless speaking was that he very early learned to talk over many of his plans and schemes with his brother, Andrew, before he ventured to make public proposals.

    Petrus, kendisini çok iyi bir biçimde ifade edebilen ve etkileyici bir biçimde konuşabilen bir biçimde, akıcı bir konuşmacıydı. O aynı zamanda, hızlı düşünen ama derin bir biçimde nedensel fikir yürütemeyen halde, insanların doğal ve ilham verici bir önderiydi. O, geri kalan havarilerin hepsinden daha çok olmak üzere, birçok soru sormaktaydı; ve, her ne kadar bu soruların büyük bir çoğunluğu iyi ve yerinde olmuşsa da, birçoğu da düşünmeden ve budalaca yöneltilmiş sorulardı. Petrus derin bir akla sahip değildi; ancak, o, aklını oldukça iyi bir biçimde bilmekteydi. O bu nedenle, hızlıca karar veren ve aniden hareket eden bir insandı. Diğerleri İsa’yı sahilde görmekten dolayı hayretler içinde konuşurlarken, Petrus suya atlamış ve Üstün ile buluşmak için kıyıya kadar yüzmüştü.

139:2.4 (1550.7) Peter was a fluent speaker, eloquent and dramatic. He was also a natural and inspirational leader of men, a quick thinker but not a deep reasoner. He asked many questions, more than all the apostles put together, and while the majority of these questions were good and relevant, many of them were thoughtless and foolish. Peter did not have a deep mind, but he knew his mind fairly well. He was therefore a man of quick decision and sudden action. While others talked in their astonishment at seeing Jesus on the beach, Peter jumped in and swam ashore to meet the Master.

    Petrus’un İsa’da en çok hayran olduğu kişilik özelliği, onun ulvi inceliğiydi. Petrus hiçbir zaman, İsa’nın sahip olduğu sabır üzerinde düşünmeden yorgun düşmemişti. O hiçbir zaman, sadece yedi kez değil yetmiş yedi kez yanlış yapan birini affetme dersini unutmadı. O fazlasıyla; yüksek mevkideki din-adamının bahçesinde İsa’yı düşüncesiz ve istemeden bir biçimde reddedişinin hemen sonrasındaki bu karanlık ve kasvetli günler boyunca, Üstün’ün bağışlayıcı karakterinin bu dışavurumlarını düşünmüştü.

139:2.5 (1551.1) The one trait which Peter most admired in Jesus was his supernal tenderness. Peter never grew weary of contemplating Jesus’ forbearance. He never forgot the lesson about forgiving the wrongdoer, not only seven times but seventy times and seven. He thought much about these impressions of the Master’s forgiving character during those dark and dismal days immediately following his thoughtless and unintended denial of Jesus in the high priest’s courtyard.

    Şimon Petrus, endişe veren bir biçimde dengesizlik göstermekteydi; o aniden, bir aşırı uçtan diğerine kayardı. O ilk önce, İsa’nın, kendi ayaklarını yıkamasını reddetmişti; ve, bunun sonrasında, Üstün’ün cevabını duyması üzerine, ayaklarının tekrar yıkanması için yalvarmıştı. Ancak, on kertede, İsa, Petrus’un hatalarının, kalbinden değil aklından geldiğini bilmekteydi. O, dünya üzerinde o ana kadar yaşamış, cesaret ve ürkekliğin en açıklanmaz birleşimlerinden bir tanesiydi. Onun karakterinin en güçlü yanlarından biri, arkadaşlık olarak sadakatti. Petrus gerçekten de ve en gerçek anlamıyla, İsa’yı derinden sevmişti. Ama yine de, bağlılığın bu çok yüksek güçlü yanına rağmen, kendisi o kadar istikrarsız ve değişkendi ki, bir hizmetçi genç kızın Koruyucusu ve Üstünü’nü reddedişine kadar kendisini cezp etmesine izin vermişti. Petrus, idama ve doğrudan saldırının her türüne karşı durabilirdi; ancak, o, kendisiyle alay edildiğinde cesaretini yitirmiş ve ezilmişti. O, karşıdan gelecek bir saldırı karşısında cesur bir askerdi; ancak, arkadan gelen bir saldırıyla şaşkınlığa uğradığında, korkudan ne yaptığını bilmeyen ürkek biriydi.

139:2.6 (1551.2) Simon Peter was distressingly vacillating; he would suddenly swing from one extreme to the other. First he refused to let Jesus wash his feet and then, on hearing the Master’s reply, begged to be washed all over. But, after all, Jesus knew that Peter’s faults were of the head and not of the heart. He was one of the most inexplicable combinations of courage and cowardice that ever lived on earth. His great strength of character was loyalty, friendship. Peter really and truly loved Jesus. And yet despite this towering strength of devotion he was so unstable and inconstant that he permitted a servant girl to tease him into denying his Lord and Master. Peter could withstand persecution and any other form of direct assault, but he withered and shrank before ridicule. He was a brave soldier when facing a frontal attack, but he was a fear-cringing coward when surprised with an assault from the rear.

    Petrus, Samiriler arasında Filip’in ve Musevi-olmayanlar arasında Pavlus’un çalışmasını savunmak için İsa’nın havarileri içinde öne ilk çıkan kişi olmuştu; ancak, daha sonrasında Antakya’da, Musevi-olmayanlardan geçici bir süreliğine sadece Pavlus’un korkusuz kınayışına hedef olmamak için çekilmiş olarak, alay eden Hıristiyan Musacılar ile karşılaştığında geri adım atmıştı.

139:2.7 (1551.3) Peter was the first of Jesus’ apostles to come forward to defend the work of Philip among the Samaritans and Paul among the gentiles; yet later on at Antioch he reversed himself when confronted by ridiculing Judaizers, temporarily withdrawing from the gentiles only to bring down upon his head the fearless denunciation of Paul.

    O; İsa’nın insan ve kutsal olan doğasına dair ilk itirafı yapmış, ve onu — Yudas sayılmadığında — ilk reddetmiş olan havariydi. Petrus, çok da hayalperest biri değildi; ancak, o, derin coşkunun bulutlarından ve büyüleyici şeylere kendini bırakmanın verdiği derin neşeden, gerçekliğin yalın ve dümdüz olan gerçekliğine inmekten hoşlanmamaktaydı.

139:2.8 (1551.4) He was the first one of the apostles to make wholehearted confession of Jesus’ combined humanity and divinity and the first — save Judas — to deny him. Peter was not so much of a dreamer, but he disliked to descend from the clouds of ecstasy and the enthusiasm of dramatic indulgence to the plain and matter-of-fact world of reality.

    İsa’yı takip ederek, hem kelimenin gerçek anlamında ve hem de mecazi olarak, o ya ilerlemenin önündeydi, ya da — “çok gerilerden takip ederek” — arkadan gelmekteydi. Ancak, o, on ikilinin olağanüstü duyurucusuydu; o, Pavlus dışında, krallığın oluşturuluşunda ve bir nesil içerisinde onun ileticilerini yeryüzünün dört bir köşesine göndermede, başka her havariden fazlasını yapmıştı.

139:2.9 (1551.5) In following Jesus, literally and figuratively, he was either leading the procession or else trailing behind — “following afar off.” But he was the outstanding preacher of the twelve; he did more than any other one man, aside from Paul, to establish the kingdom and send its messengers to the four corners of the earth in one generation.

    Düşünmeden karar vermiş halde Üstün’ü reddedişlerinden sonra, o, kendisini bulmuştu; ve, Andreas’ın duygudaş ve anlayışlı rehberliği ile o, havariler çarmıhtan sonra neyin gerçekleşeceğini öğrenmek için bekler halde vakit geçirirlerken, tekrar balık ağlarının yolunu tutarak öncü olmuştu. Bütünüyle, İsa’nın kendisini affetmiş olduğunun güvencesini aldığında ve Üstün’ün kendi topluluğuna tekrar kabul edilmiş olduğunu öğrendiğinde, krallığın ateşleri ruhunda o kadar parlak bir biçimde yanmıştı ki, o, karanlıkta duran binler için kocaman ve hayat kurtarıcı bir ışık haline gelmişti.

139:2.10 (1551.6) After his rash denials of the Master he found himself, and with Andrew’s sympathetic and understanding guidance he again led the way back to the fish nets while the apostles tarried to find out what was to happen after the crucifixion. When he was fully assured that Jesus had forgiven him and knew he had been received back into the Master’s fold, the fires of the kingdom burned so brightly within his soul that he became a great and saving light to thousands who sat in darkness.

    Kudüs’den ayıldıktan sonra ve Pavlus’un Musevi-olmayan Hıristiyan kiliseleri arasında önder ruhaniyet haline gelmesinden önce, Petrus, Babil’den Korint’e kadar din-kurumlarının hepsini ziyaret eden bir biçimde, çok fazlasıyla seyahatte bulunmuştu. O hatta, Pavlus tarafından dikilmiş kiliselerin birçoğunu ziyaret etmiş ve onlara yardımda bulunmuştu. Her ne kadar Peter ve Pavlus mizaç ve eğitim bakımından fazlasıyla farklılık göstermişse de, din-kuramında bile, daha sonraki yılları boyunca kiliselerin gelişiminde uyumlu bir biçimde çalışmışlardı.

139:2.11 (1551.7) After leaving Jerusalem and before Paul became the leading spirit among the gentile Christian churches, Peter traveled extensively, visiting all the churches from Babylon to Corinth. He even visited and ministered to many of the churches which had been raised up by Paul. Although Peter and Paul differed much in temperament and education, even in theology, they worked together harmoniously for the upbuilding of the churches during their later years.

    Petrus’un tarzına ve öğretisine dair bazı şeyler, Luka tarafından kısmi bir biçimde kaydedilmiş vaazlarda ve Markus’un Müjdesi’nde görülmektedir. Onun yüksek enerjiye sahip tarzı daha iyi, Petrus’un İlk Mektubu olarak bilinen kendi mektubunda görülmektedir; en azından, bu onun, Pavlus’un bir takipçisi tarafından daha sonra değiştirilmesinden önce gerçeklik taşımaktaydı.

139:2.12 (1552.1) Something of Peter’s style and teaching is shown in the sermons partially recorded by Luke and in the Gospel of Mark. His vigorous style was better shown in his letter known as the First Epistle of Peter; at least this was true before it was subsequently altered by a disciple of Paul.

    Ancak, Petrus; İsa’nın, son kertede, gerçekten ve kesin bir biçimde Musevi Mesihi olduğuna dair Musevileri ikna etmeye çalışma hatasında bulunmaya ısrarcı olmuştu. Aralıksız olarak hayatını yitirdiği güne kadar, Şimon Petrus’un, İsa’ya ait, dünyanın kurtarıcısı niteliğindeki Mesih olarak Musevi Mesihi ile tüm insanlığın sevgi dolu Babası olarak Tanrı’nın açığa çıkarılışı halindeki İnsan Evladı kavramsallaşmaları arasında aklında yaşadığı kafa karışıklığından muzdarip olmaya devam etmişti.

139:2.13 (1552.2) But Peter persisted in making the mistake of trying to convince the Jews that Jesus was, after all, really and truly the Jewish Messiah. Right up to the day of his death, Simon Peter continued to suffer confusion in his mind between the concepts of Jesus as the Jewish Messiah, Christ as the world’s redeemer, and the Son of Man as the revelation of God, the loving Father of all mankind.

    Petrus’un eşi oldukça yetkin bir kadındı. Yıllar boyunca, o, kadınların birliğinin bir üyesi olarak başarılı bir biçimde emek verdi; ve, Petrus Kudüs’den dışarı sürüldüğünde, onun iletimi yayma gezilerine ek olarak kiliselere olan tüm ziyaretlerinde kendisine eşlik etti. Ve, saygın eşi yaşamını teslim ettiğinde, o, Roma arenasında yabani hayvanlara atılmıştı.

139:2.14 (1552.3) Peter’s wife was a very able woman. For years she labored acceptably as a member of the women’s corps, and when Peter was driven out of Jerusalem, she accompanied him upon all his journeys to the churches as well as on all his missionary excursions. And the day her illustrious husband yielded up his life, she was thrown to the wild beasts in the arena at Rome.

    ) Ve, böylece, en yakın çevrenin bir üyesi halinde, İsa’ya oldukça yakın biri olarak, bu kişi, Petrus, sahip olduğu hizmetin bütünlüğü erişilene kadar güç ve ihtişamla krallığın mutlu haberlerini duyurmak için Kudüs’den yola çıkmıştı; ve, o, kendisini esir edenler onu, çarmıhın üstünde olarak — onun Üstünü’nün öldüğü biçimde ölmek zorunda oluşunu bilgilendirdiğinde, kendini yüksek onura layık görülmüş konumda düşünmüştü. Ve, bu halde Şimon Petrus, Roma’da çarmıha gerilmişti.

139:2.15 (1552.4) And so this man Peter, an intimate of Jesus, one of the inner circle, went forth from Jerusalem proclaiming the glad tidings of the kingdom with power and glory until the fullness of his ministry had been accomplished; and he regarded himself as the recipient of high honors when his captors informed him that he must die as his Master had died — on the cross. And thus was Simon Peter crucified in Rome.

3. Yakub Zübeyde  

3. James Zebedee

    İsa’nın “yıldırım çocukları” lakabı verdiği, Zübeyde’nin iki havari çocuğundan büyüğü olarak, Yakub, bir havari haline geldiğinde otuz yaşındaydı. O evli ve dört çocuğa sahip olup, Bethsayda’nın çevre bölgelerinde ebeveynlerine yakın bir yerde yaşamaktaydı. O, küçük kardeşi Yahya’nın eşliğinde ve Andreas ve Şimon’un birlikteliğinde hayat uğraşını gerçekleştirmekteydi. Yakub ve kardeşi Yahya, diğer havarilerin tümünden daha fazla bir biçimde İsa’yı tanımış olmanın artı yönlerini memnuniyetle deneyimlemişlerdi.

139:3.1 (1552.5) James, the older of the two apostle sons of Zebedee, whom Jesus nicknamed “sons of thunder,” was thirty years old when he became an apostle. He was married, had four children, and lived near his parents in the outskirts of Capernaum, Bethsaida. He was a fisherman, plying his calling in company with his younger brother John and in association with Andrew and Simon. James and his brother John enjoyed the advantage of having known Jesus longer than any of the other apostles.

    Bu yetkin havari, mizaçsal bir çelişkiydi; o gerçekten de, her ikisinin de güçlü duygularla güdülenmiş, iki doğaya sahip bir görünüm içerisindeydi. O özellikle, siniri bir kez olsun doruk noktasına ulaştığında, öfkeden kendisini kaybetmekteydi. O, yeterli bir biçimde bir kez kışkırtılığında, çok kızgın bir sinire sahip olmaktaydı; ve, fırtına dindiğinde, o her zaman sinirinin, haklı öfkenin bir dışa vurumu gerekçesiyle haklı ve maruz görülmesi isteğinde bulunma eğilimi göstermişti. Öfkenin bu dönemsel isyanları dışında, Yakub’un kişiliği oldukça Andreas’ınkine benzemekteydi. O, Andreas’ın insan doğasına dair sağduyusuna veya kavrayışına sahip olmamıştı; ancak, o, kamu karşısında çok daha iyi bir konuşmacıydı. Petrus’dan sonra, eğer Matta değilse kesinlikle Yakub, on ikili arasında en iyi kamu hatibiydi.

139:3.2 (1552.6) This able apostle was a temperamental contradiction; he seemed really to possess two natures, both of which were actuated by strong feelings. He was particularly vehement when his indignation was once fully aroused. He had a fiery temper when once it was adequately provoked, and when the storm was over, he was always wont to justify and excuse his anger under the pretense that it was wholly a manifestation of righteous indignation. Except for these periodic upheavals of wrath, James’s personality was much like that of Andrew. He did not have Andrew’s discretion or insight into human nature, but he was a much better public speaker. Next to Peter, unless it was Matthew, James was the best public orator among the twelve.

    Her ne kadar Yakub herhangi bir biçimde, duyguları sıklıkla değişkenlik gösteren biri olmamışsa da, bir gün sessiz ve konuşmak istemeyen halde olabilirken, diğer gün oldukça iyi konuşan ve hikâye anlatan biri olabilirdi. O genellikle, İsa ile özgür bir biçimde konuşmuştu; ancak, on ikili içinde, bir seferde günlerce kez hiç konuşmayan biri olabilirdi. Onun bir büyük zaafı, gizemli sessizliğin bu süreçleriydi.

139:3.3 (1552.7) Though James was in no sense moody, he could be quiet and taciturn one day and a very good talker and storyteller the next. He usually talked freely with Jesus, but among the twelve, for days at a time he was the silent man. His one great weakness was these spells of unaccountable silence.

    Yakub’un kişiliğinin olağanüstü yanı, bir durumu tüm yönleriyle görebilme yetisiydi. On ikinin tümü içinde, o, İsa’nın öğretisinin aktarılmak istenen gerçek içeriğini ve önemini kavramaya en yaklaşmış kişiydi. O da, ilk başta Üstün’ün neyi kastetmekte olduğunu kavramada yavaş kalmıştı; ancak, havariler olarak onlar hazırlanışlarını tamamlamadan önce, o, İsa’nın iletisinin üstün bir kavramsallaşmasına sahip olmuştu. Yakub, insan doğasının geniş bir kapsamını anlamaya yetkindi; o, çok yönlü Andreas ile, düşünmeden hareket eden tutkulu Petrus ile ve kendine özgü haldeki kardeşi Yahya ile oldukça iyi anlaşmaktaydı.

139:3.4 (1552.8) The outstanding feature of James’s personality was his ability to see all sides of a proposition. Of all the twelve, he came the nearest to grasping the real import and significance of Jesus’ teaching. He, too, was slow at first to comprehend the Master’s meaning, but ere they had finished their training, he had acquired a superior concept of Jesus’ message. James was able to understand a wide range of human nature; he got along well with the versatile Andrew, the impetuous Peter, and his self-contained brother John.

    Her ne kadar Yakub ve Yahya, beraber çalışmayı gerçekleştirme çabalarında kendilerine ait zorluklara sahip olmuşlarsa da, onların nasıl iyi anlaştığını gözlemlemek ilham verici nitelikteydi. Onlar ikili olarak, Andreas ve Petrus kardeşleri çok başarılı bir biçimde takip edememişlerdi; ancak, onlar, özellikle bu ölçüde dik başlı ve kendinden emin kardeşler olarak, iki kardeşten olağan biçimde beklenenden çok daha fazlasını yerine getirmişlerdi. Ancak, garip gelebilecek olsa da, Zübeyde’nin iki oğlu, yabancılara kıyasla birbirlerine karşı çok hoşgörüye sahipti. Onlar, birbirleri için büyük bir sevgi beslemekteydi; onlar her zaman mutlu oyun arkadaşları olmuşlardı. Üstünleri’ne saygısızlıkta bulunma cüreti göstermiş olan Samirileri yok etmek içi cennetten ateşi indirme çağrısında bulunmak isteyenler, bu “yıldırım çocuklarıydı.” Ancak, Yakub’un zamansız gerçekleşen ölümü, küçük kardeşi Yahya’nın ateşli mizacı üzerende fazlasıyla değişiklikte bulunmuştu.

139:3.5 (1553.1) Though James and John had their troubles trying to work together, it was inspiring to observe how well they got along. They did not succeed quite so well as Andrew and Peter, but they did much better than would ordinarily be expected of two brothers, especially such headstrong and determined brothers. But, strange as it may seem, these two sons of Zebedee were much more tolerant of each other than they were of strangers. They had great affection for one another; they had always been happy playmates. It was these “sons of thunder” who wanted to call fire down from heaven to destroy the Samaritans who presumed to show disrespect for their Master. But the untimely death of James greatly modified the vehement temperament of his younger brother John.

    Yakub’un, İsa’da en fazla beğendiği kişilik özelliği, Üstün’ün duygudaş şefkatiydi. İsa’nın, küçüğe büyüğe, zengine ve yoksula duymuş olduğu anlayışlı ilgi, Yahya’yı fazlasıyla kendisine çekmişti.

139:3.6 (1553.2) That characteristic of Jesus which James most admired was the Master’s sympathetic affection. Jesus’ understanding interest in the small and the great, the rich and the poor, made a great appeal to him.

    Yakub Zübeyde, oldukça dengeli bir düşünür ve tasarlayıcıydı. Andreas ile birlikte, o, havarisel topluluğun daha fazla sağduyuya sahip bireylerinden bir tanesiydi. O, oldukça enerjik bir kişiydi; ancak, hiçbir zaman aceleci olmamıştı. O, Petrus’un mükemmel bir dengeleyici unsuru olmuştu.

139:3.7 (1553.3) James Zebedee was a well-balanced thinker and planner. Along with Andrew, he was one of the more level-headed of the apostolic group. He was a vigorous individual but was never in a hurry. He was an excellent balance wheel for Peter.

    O; ılımlı ve aşırılıklardan uzak, bir kez olsun krallığın gerçek anlamına dair bir şeyler kavradıktan sonra hiçbir ödül beklemeyen bir halde, alçakgönüllü bir çalışan olarak günü gününe, aralıksız hizmet veren bir hizmetkârdı. Ve, oğullarının İsa’nın sağ ve sol kolu olmalarının ricasında bulunmuş Yakub ve Yahya’nın annesinin hikâyesinde bile, annenin bu istekte bulunmuş olduğu hatırlanmalıdır. Ve, bu sorumlulukları üstlenmek için hazır olduklarına işaret ettiklerinde, kendilerinin; varsayılmakta olan Üstün’ün Roma gücüne olan başkaldırısının getireceği tehlikelerin farkında oldukları ve aynı zamanda da bunun bedelini ödemeye hazır oldukları tanınmalıdır. İsa, kendilerinin kadehten içmeye hazır olup olmadıklarını sorduğunda, onlar buna hazır olduklarının cevabını vermişti. Ve, konu Yakub olduğunda, bu ifade kelimenin tam anlamıyla doğruluğa sahiptir — o, Hirodes Agrippa’nın kılıcıyla erkenden hayatını yitiren bir biçimde, şehitliği deneyimleyen havarilerin ilki oluşunu görerek, Üstün ile birlikte kadehten içmişti. Yakub böylece, on ikili arasında, krallığın yeni mücadele cephesinde kendi yaşamını ilk feda veren olmuştu. Hirodes Agrippa Yakub’dan, tüm diğer havarilerden daha fazla korkmuştu. O gerçekten de, sıklıkla sakin ve sessizdi; ancak, yargıları kesinliğe kavuştuğunda ve bu yargılara karşı gelindiğinde, gözü pek ve kararlıydı.

139:3.8 (1553.4) He was modest and undramatic, a daily server, an unpretentious worker, seeking no special reward when he once grasped something of the real meaning of the kingdom. And even in the story about the mother of James and John, who asked that her sons be granted places on the right hand and the left hand of Jesus, it should be remembered that it was the mother who made this request. And when they signified that they were ready to assume such responsibilities, it should be recognized that they were cognizant of the dangers accompanying the Master’s supposed revolt against the Roman power, and that they were also willing to pay the price. When Jesus asked if they were ready to drink the cup, they replied that they were. And as concerns James, it was literally true — he did drink the cup with the Master, seeing that he was the first of the apostles to experience martyrdom, being early put to death with the sword by Herod Agrippa. James was thus the first of the twelve to sacrifice his life upon the new battle line of the kingdom. Herod Agrippa feared James above all the other apostles. He was indeed often quiet and silent, but he was brave and determined when his convictions were aroused and challenged.

    Yakub dolu dolu bir yaşama sahip olmuştu; ve, sonu geldiğinde, kendisi o kadar fazla üstünlüğe ve metanete sahipti ki, yargılanışına ve idamına katılmış olan suçlayıcısı ve ihbarcısı bile, kendisini İsa’nın takipçilerinin arasına katmak için Yakub’un ölümünün gerçekleştiği yerden hızlıca uzaklaşan düzeyde etkilenmişti.

139:3.9 (1553.5) James lived his life to the full, and when the end came, he bore himself with such grace and fortitude that even his accuser and informer, who attended his trial and execution, was so touched that he rushed away from the scene of James’s death to join himself to the disciples of Jesus.

4. Yahya Zübeyde  

4. John Zebedee

    Bir havari haline geldiğinde, Yahya, yirmi dört yaşında olup, on ikilinin en genci halinde bulunmuştu. Kendisi bekâr halde olup, Bethsayda’da ebeveynleri ile birlikte yaşamaktaydı; o, balıkçılık yapmakta olan biri olup, Andreas ve Petrus ile ortaklaşa bir biçimde abisi Yakub ile beraber çalışmıştı. Bir havari haline gelişinin hem öncesinde hem de sonrasında, Yakub, Üstün’ün ailesi ile olan ilişkilerde İsa’nın kişisel bir sorumlusu olarak faaliyet göstermişti; ve, o bu sorumluluğu, İsa’nın annesi Meryem yaşadığı müddetçe taşımaya devam etmişti.

139:4.1 (1553.6) When he became an apostle, John was twenty-four years old and was the youngest of the twelve. He was unmarried and lived with his parents at Bethsaida; he was a fisherman and worked with his brother James in partnership with Andrew and Peter. Both before and after becoming an apostle, John functioned as the personal agent of Jesus in dealing with the Master’s family, and he continued to bear this responsibility as long as Mary the mother of Jesus lived.

    Yahya, on ikilinin en genci olduğu ve ailesi ile olan hususlarda İsa ile oldukça yakın bir biçimde ilişkide bulunduğu için, Üstün’de özel bir yere sahip kişiydi; ancak, Yahya’nın, “İsa’nın derinden sevdiği havari” oluşu kelimenin tam anlamıyla söylenemezdi. Sizler neredeyse hiçbir biçimde, İsa gibi muhteşem büyüklükteki bir kişiliği, havarilerinden bir tanesini diğerlerinden daha fazla seven bir biçimde, iltimas gösterir halde düşünemezsiniz. Yahya’nın, İsa’nın üç kişisel yardımcısından bir tanesi oluşu gerçeği, bu yanlış düşünceye ilave bir biçimde destekleyici dayanak olmuştu; kaldı ki biz daha, abisi Yakub ile birlikte Yahya’nın, İsa tarafından diğerlerinden daha uzun bir süredir tanınmakta olduğundan bahsetmiyoruz.

139:4.2 (1553.7) Since John was the youngest of the twelve and so closely associated with Jesus in his family affairs, he was very dear to the Master, but it cannot be truthfully said that he was “the disciple whom Jesus loved.” You would hardly suspect such a magnanimous personality as Jesus to be guilty of showing favoritism, of loving one of his apostles more than the others. The fact that John was one of the three personal aides of Jesus lent further color to this mistaken idea, not to mention that John, along with his brother James, had known Jesus longer than the others.

    Petrus, Yakub ve Yahya, havari oluşlarından yakın bir süre sonra İsa’nın kişisel yardımcıları olarak görevlendirildiler. On ikilinin seçiminden çok kısa bir süre sonra ve Andreas’ı topluluğun yöneticisi olarak hakaret etmeye görevlendirdiğinde, İsa kendisine şunu söylemişti: “Ve, şimdi ben senden, birlikteliklerinin arasından, bana destek olması ve günlük ihtiyaçlarıma yardım etmesi için benimle birlikte olacak ve benimle kalmaya devam edecek iki veya üç kişiyi görevlendirmeni arzuluyorum.” Ve, Andreas bu özel görev için, bir sonraki üç ilk-seçilmiş-havariyi belirlemede en iyisini düşünmüştü. O, bu türden kutsanmış bir görevi bizzat yerine getirmek için gönüllü olmayı çok isterdi; ancak, Üstün kendisine, hâlihazırda taşıyacağı görevi vermişti; böylelikle, o derhal, Petrus, Yakub ve Yahya’nın kendilerini İsa’nın sorumluluğuna vermelerinin yönergesinde bulundu.

139:4.3 (1554.1) Peter, James, and John were assigned as personal aides to Jesus soon after they became apostles. Shortly after the selection of the twelve and at the time Jesus appointed Andrew to act as director of the group, he said to him: “And now I desire that you assign two or three of your associates to be with me and to remain by my side, to comfort me and to minister to my daily needs.” And Andrew thought best to select for this special duty the next three first-chosen apostles. He would have liked to volunteer for such a blessed service himself, but the Master had already given him his commission; so he immediately directed that Peter, James, and John attach themselves to Jesus.

    Yahya Zübeyde, derinden sevilesi birçok kişilik özelliğine sahipti; ancak, böyle olmayan yanlarından bir tanesi, aşırı derecedeki ancak oldukça iyi saklanmış haldeki gururuydu. Onun İsa ile olan uzun birlikteliği, karakterinde birçok ve büyük çaplı değişiklikte bulunmuştu. Bu gurur fazlasıyla azalmıştı; ancak, olgunlaştıktan sonra ve çocukluğunu belli bir düzeyde attıktan sonra, bu kişiliğine duymuş olduğu derin önem, mevcut anda kendisinin ismini taşımakta olan Müjde’nin yazımında Nathan’ı yönlendirirken, yaşını almış olan havari kendisinden tekrar eden bir biçimde “İsa’nın derinden sevdiği takipçi” olarak bahsetme tereddüdü göstermeyen derecede yeniden ortaya çıkmıştı. Yahya’nın, herhangi bir diğer yeryüzü fanisine kıyasla İsa’nın yakın dostu düzeyine yaklaşmış olduğu, ve oldukça fazla hususta İsa’nın seçmiş olduğu kişisel temsilci gerçeği altında, onun, kendisini “İsa’nın derinden sevdiği takipçi” olarak gören konuma gelmiş olması şaşırtıcı değildir, zira, o kendisinin, İsa’nın oldukça sık bir biçimde güvenmiş olduğu takipçi olduğunu çok kesin bir şekilde bilmekteydi.

139:4.4 (1554.2) John Zebedee had many lovely traits of character, but one which was not so lovely was his inordinate but usually well-concealed conceit. His long association with Jesus made many and great changes in his character. This conceit was greatly lessened, but after growing old and becoming more or less childish, this self-esteem reappeared to a certain extent, so that, when engaged in directing Nathan in the writing of the Gospel which now bears his name, the aged apostle did not hesitate repeatedly to refer to himself as the “disciple whom Jesus loved.” In view of the fact that John came nearer to being the chum of Jesus than any other earth mortal, that he was his chosen personal representative in so many matters, it is not strange that he should have come to regard himself as the “disciple whom Jesus loved” since he most certainly knew he was the disciple whom Jesus so frequently trusted.

    Yahya’nın karakterindeki en güçlü özellik, onun güvenirliğiydi; o, sadık ve adanmış bir biçimde her daim hazır ve cesurdu. Onun en büyük zafiyeti, bu tipik gururdu. O, babasının ailesinin en genç üyesi olup, havarisel topluluğun en genciydi. Muhtemelen, o, birazcık şımartılmıştı; belki, ona, biraz haddinden fazla rahat davranılmıştı. Ancak, birçok yıldan sonra Yahya, yirmi dört yaşındayken İsa’nın havarilerinin düzeyine katılmış olan kendisine hayran ve keyfi bir gençten oldukça farklı bir kişilik niteliğini barındırmaktaydı.

139:4.5 (1554.3) The strongest trait in John’s character was his dependability; he was prompt and courageous, faithful and devoted. His greatest weakness was this characteristic conceit. He was the youngest member of his father’s family and the youngest of the apostolic group. Perhaps he was just a bit spoiled; maybe he had been humored slightly too much. But the John of after years was a very different type of person than the self-admiring and arbitrary young man who joined the ranks of Jesus’ apostles when he was twenty-four.

    İsa’ya ait, Yahya’nın en fazla takdir ettiği kişilik niteliği, Üstün’ün derin sevgisi ve fedakârlığıydı; bu nitelikler onun üzerinde öyle bir etkide bulunmuştu ki, Yahya’nın ilerideki tüm yaşamı, derin sevgi duygusunun ve kardeşsel bağlılığın üstünlüğü altına girmişti. O, derin sevgi hakkında konuşmuş olup, bunun üzerine yazılarda bulunmuştu. Bu “yıldırım çocuğu,” “derin sevgi havarisi” haline gelmişti; ve, Efes’de, yaşını almış Piskopos, vaiz kürsüsünde durup duyurusunu gerçekleştirmeye artık yetkin olmadığında, kiliseye ancak bir sandalye ile taşınmak durumunda bulunduğunda, ve, ayinlerin bitimine yakın inananlara bir kaç cümlede bulunması rica edildiğinde, seneler boyunca sözleri yalnızca şu olmuştu: “Benim küçük çocuklarım, birbirinizi derinden sevin.”

139:4.6 (1554.4) Those characteristics of Jesus which John most appreciated were the Master’s love and unselfishness; these traits made such an impression on him that his whole subsequent life became dominated by the sentiment of love and brotherly devotion. He talked about love and wrote about love. This “son of thunder” became the “apostle of love”; and at Ephesus, when the aged bishop was no longer able to stand in the pulpit and preach but had to be carried to church in a chair, and when at the close of the service he was asked to say a few words to the believers, for years his only utterance was, “My little children, love one another.”

    Yahya, siniri ayağa kaldırılmadıkça, çok az konuşan bir kişiydi. O çok düşünmekte, ancak çok az söz ifade etmekteydi. Yaşlandıkça, onun siniri, daha iyi denetlenmiş olarak, daha fazla sindirilmiş hale gelmişti; ancak, o hiçbir zaman, konuşmaya olan isteksizliğinin üstünden gelememişti; o hiçbir zaman, bu suskunluğu bütünüyle aşamamıştı. Ancak, o, dikkate değer düzeyde ve yaratıcı olan bir hayal gücüne bahşedilmiş konumdaydı.

139:4.7 (1554.5) John was a man of few words except when his temper was aroused. He thought much but said little. As he grew older, his temper became more subdued, better controlled, but he never overcame his disinclination to talk; he never fully mastered this reticence. But he was gifted with a remarkable and creative imagination.

    Yahya’nın, bir kişinin bu sessiz ve içsel bir biçimde irdeleyici olan kişilik türünde bulmayı beklemeyecek başka yönü bulunmaktaydı. O, belirli bir düzeyde köktenci ve olağandışı bir düzeyde hoşgörüsüzdü. Bu açıdan, o ve Yakub birbirlerine fazlasıyla benzemekteydiler — onların ikisi de, saygısız Samiriler’in başlarına gökten ateşi çağırmışlardı. Yahya, bir takım yabancının İsa adına öğretide bulunmasıyla karşılaştığında, o bu kişileri derhal yasaklamıştı. Ancak, o on ikili içinde, bu türden kendisine hayranlık besler ve üstünlük bilincine sahip nitelikler taşıyan tek kişi değildi.

139:4.8 (1555.1) There was another side to John that one would not expect to find in this quiet and introspective type. He was somewhat bigoted and inordinately intolerant. In this respect he and James were much alike — they both wanted to call down fire from heaven on the heads of the disrespectful Samaritans. When John encountered some strangers teaching in Jesus’ name, he promptly forbade them. But he was not the only one of the twelve who was tainted with this kind of self-esteem and superiority consciousness.

    Yahya’nın yaşamı; İsa’nın kendi annesi ve ailesinin bakımı için ne kadar da adanmış bir biçimde hazırlıklarda bulunmuş olduğunu bilerek, İsa’nın kendi yoluna bir evi olmadan çıkışının gözlemi karşısında devasa bir biçimde etkilenmişti. Yahya aynı zamanda, onların kademeli bir biçimde kendisinden uzaklaştığının farkında olarak, ailesinin İsa’yı anlamadaki başarısızlığı nedeniyle İsa’nın durumuna derinden üzüntü duymaktaydı. Bu durumun tamamı, İsa’nın sürekli olarak en küçük bir arzusunu bile cennet içindeki Yaratıcı’nın iradesine, günlük yaşamının saklı emanetçisine aktarışı ile beraber, Yahya üzerinde o kadar derin bir etkiye sahip olmuştu ki, ilerleyen yaşamının tamamı boyunca kendilerini göstermiş değişiklikler olarak, karakterinde dikkate değer ve kalıcı değişiklerde bulunmuştu.

139:4.9 (1555.2) John’s life was tremendously influenced by the sight of Jesus’ going about without a home as he knew how faithfully he had made provision for the care of his mother and family. John also deeply sympathized with Jesus because of his family’s failure to understand him, being aware that they were gradually withdrawing from him. This entire situation, together with Jesus’ ever deferring his slightest wish to the will of the Father in heaven and his daily life of implicit trust, made such a profound impression on John that it produced marked and permanent changes in his character, changes which manifested themselves throughout his entire subsequent life.

    Yahya, diğer havarilerin birkaçının sahip bulunduğu serinkanlı ve cüretkâr bir cesareti taşımıştı. O, tutuklanışının gecesinde İsa’yı aralıksız takip etmiş ve Üstünü’ne ölümün tam da pençelerine kadar eşlik etme cüreti göstermiş olan havarilerden bir tanesiydi. O, dünyasal yaşamının son saatine kadar dahi mevcut ve yardıma hazır haldeydi; ve, onun, İsa’nın annesi ile ilgili kendisine verilmiş görevi aslına uygun bir biçimde yerine getirmiş olduğu görülmüş olup, Üstün’ün fani mevcudiyetinin son anları boyunca kendisine verilebilecek bu türden ilave yönergeleri almak için hazır halde beklemişti. Kesin olan şey, Yahya’nın tamamiyle güvenilebilir olduğuydu. Yahya genellikle, on ikili yemek sofrasına kurulduğunda İsa’nın sağ kolunda oturmuştu. O, yeniden dirilişe gerçek anlamıyla ve bütüncül bir biçimde inanmış ilk kişi olacaktı; ve, o, yeniden dirilişinden sonra deniz kıyısı üzerinde kendilerine geldiğinde Üstün’ü ilk tanıyan kişi olmuştu.

139:4.10 (1555.3) John had a cool and daring courage which few of the other apostles possessed. He was the one apostle who followed right along with Jesus the night of his arrest and dared to accompany his Master into the very jaws of death. He was present and near at hand right up to the last earthly hour and was found faithfully carrying out his trust with regard to Jesus’ mother and ready to receive such additional instructions as might be given during the last moments of the Master’s mortal existence. One thing is certain, John was thoroughly dependable. John usually sat on Jesus’ right hand when the twelve were at meat. He was the first of the twelve really and fully to believe in the resurrection, and he was the first to recognize the Master when he came to them on the seashore after his resurrection.

    Zübeyde’nin bu evladı, Kudüs kilisesinin başlıca destekleyicilerinden bir tanesi haline gelerek, Hıristiyan hareketinin öncül etkinliklerinde Petrus ile oldukça yakın bir biçimde ilişkilem halindeydi. O, Hamsin Yortusu gününde Petrus’un sağ kolundaydı.

139:4.11 (1555.4) This son of Zebedee was very closely associated with Peter in the early activities of the Christian movement, becoming one of the chief supporters of the Jerusalem church. He was the right-hand support of Peter on the day of Pentecost.

    Yakub’un şehitliğinden birkaç yıl sonra, Yahya, abisinin dul eşi ile evlenmişti. Yaşamının son yirmi yılı, sevgi dolu bir kız torununun bakımıyla geçmişti.

139:4.12 (1555.5) Several years after the martyrdom of James, John married his brother’s widow. The last twenty years of his life he was cared for by a loving granddaughter.

    Yahya, birkaç kez hapse atılmış olup, başka bir imparator Roma’da göreve gelene kadar, dört yıllık bir süre boyunca Patmos Adası’na sürülmüştü. Yahya dikkatli ve bilge olmasaydı, kuşkusuz bir biçimde o, düşündüğünü daha kaygısız bir biçimde ifade eden kardeşi Yakub gibi öldürülürdü. Yıllar ilerledikçe, Yahya, Koruyucu’nun kardeşi olan Yakub ile birlikte, kamu hâkimleri huzuruna çıktıklarında bilgece uzlaşmayı yerine getirmeyi öğrendi. Onlar, “uysal cevabın gazabı geri çevirdiğini” fark etti. Onlar aynı zamanda, kiliseyi, “cennetin krallığı” yerine “insanlığın toplumsal hizmete adanmış ruhsal kardeşlik” olarak sunmayı öğrendi. Onlar, krallık ve kral olarak — başat yönetim gücü yerine sevgi dolu hizmeti öğretti.

139:4.13 (1555.6) John was in prison several times and was banished to the Isle of Patmos for a period of four years until another emperor came to power in Rome. Had not John been tactful and sagacious, he would undoubtedly have been killed as was his more outspoken brother James. As the years passed, John, together with James the Lord’s brother, learned to practice wise conciliation when they appeared before the civil magistrates. They found that a “soft answer turns away wrath.” They also learned to represent the church as a “spiritual brotherhood devoted to the social service of mankind” rather than as “the kingdom of heaven.” They taught loving service rather than ruling power — kingdom and king.

    Patmos’da geçici sürgündeyken, Yahya, şu an sizlerin fazlasıyla kısaltılmış ve bozulmaya uğramış bütünlüğünde sahip olduğu, Açığa Çıkarılış Kitabı’nı yazmıştı. Bu Açığa Çıkarılış Kitabı; Yahya’nın yazımından sonra, büyük bir kısmı kaybolmuş, diğerleri ise çıkarılmış olan, büyük bir açığa çıkarılışın varlığını sürdürmekte olan nüvelerini taşımaktadır. O, sadece parçasal ve bozulmuş halde korunmaktadır.

139:4.14 (1555.7) When in temporary exile on Patmos, John wrote the Book of Revelation, which you now have in greatly abridged and distorted form. This Book of Revelation contains the surviving fragments of a great revelation, large portions of which were lost, other portions of which were removed, subsequent to John’s writing. It is preserved in only fragmentary and adulterated form.

    Yahya, aralıksız çalışan bir biçimde, fazlasıyla seyahatte bulundu; ve, Asya kiliselerinin piskoposu olduktan sonra, Efes’e yerleşti. O birlikteliği olan Nathan’a, Efes’de, doksan dokuz yaşında iken, tarafınızdan adlandırılmakta olan “Yahya’ya göre Müjde”nin yazım emrini verdi. On iki havarinin tümü içinde Yahya Zübeyde, nihai olarak, olağanüstü bir din-kuramcı haline geldi. O Efes’de, yüz bir yaşındayken, M.S. 103 yılında doğal nedenlerle yaşamını yitirdi.

139:4.15 (1555.8) John traveled much, labored incessantly, and after becoming bishop of the Asia churches, settled down at Ephesus. He directed his associate, Nathan, in the writing of the so-called “Gospel according to John,” at Ephesus, when he was ninety-nine years old. Of all the twelve apostles, John Zebedee eventually became the outstanding theologian. He died a natural death at Ephesus in A.D. 103 when he was one hundred and one years of age.

5. Meraklı Filip  

5. Philip the Curious

    Filip; İsa ve onun ilk dört havarisinin, Ürdün nehrindeki Yahya ile olan buluşma yerinden Celile’nin Kana’sına olan yolculuklarında çağrılmış olan, seçilecek beşinci havariydi. Bethsayda’da yaşamakta olduğu için, Filip belli bir süredir İsa’yı bilmekteydi; ancak, ona, İsa’nın gerçekten de büyük bir kişi olduğu düşüncesi, kendisinin Ürdün vadisi üzerinde ona “Beni takip et“ dediği güne kadar aklında oluşmamıştı. Filip aynı zamanda belirli bir düzeyde; Andreas, Petrus, Yakub ve Yahya’nın, İsa’yı kurtarıcı olarak kabul etmiş olması gerçekliğinden etkilenmişti.

139:5.1 (1556.1) Philip was the fifth apostle to be chosen, being called when Jesus and his first four apostles were on their way from John’s rendezvous on the Jordan to Cana of Galilee. Since he lived at Bethsaida, Philip had for some time known of Jesus, but it had not occurred to him that Jesus was a really great man until that day in the Jordan valley when he said, “Follow me.” Philip was also somewhat influenced by the fact that Andrew, Peter, James, and John had accepted Jesus as the Deliverer.

    Filip, havarilere katıldığında yirmi yedi yaşındaydı; o yakın bir dönemde evlenmiş olup, bu zaman zarfında hiçbir çocuğa sahip değildi. Havarilerin kendisine vermiş olduğu takma isim, “meraklı” anlamına gelmekteydi. Filip her zaman, kendisine her şeyin gösterilmesini istemekteydi. O hiçbir zaman, söylenen bir şeyin ötesini görebilen görünümü sergilememişti. Onun anlayışı tam da yavaş değildi; ancak, o, hayal gücünden yoksunluk çekmekteydi. Bu hayal gücü eksinliği, karakterinin en büyük zaafıydı. O, olağan ve alışılagelmiş nitelikteki bir kişiydi.

139:5.2 (1556.2) Philip was twenty-seven years of age when he joined the apostles; he had recently been married, but he had no children at this time. The nickname which the apostles gave him signified “curiosity.” Philip was always wanting to be shown. He never seemed to see very far into any proposition. He was not necessarily dull, but he lacked imagination. This lack of imagination was the great weakness of his character. He was a commonplace and matter-of-fact individual.

    Havariler hizmet için örgütlendiğinde, Filip gözetmen yapılmıştı; havarilerin her zaman yeterli miktarda erzaka sahip olduklarını gözlemlemek onun göreviydi. Ve, o iyi bir gözetmendi. Onun en güçlü kişisel özelliği, oldukça düzenli bir biçimde her şeyi harfi harfine yerine getirişiydi; o, hem matematiksel hem de plancıldı.

139:5.3 (1556.3) When the apostles were organized for service, Philip was made steward; it was his duty to see that they were at all times supplied with provisions. And he was a good steward. His strongest characteristic was his methodical thoroughness; he was both mathematical and systematic.

    Filip, üç erkek ve dört kız olarak, yedi çocuklu bir aileden gelmekteydi; O, ailenin en büyük çocuğundan sonra gelmekteydi; ve, yeniden dirilişten sonra, o, tüm ailesini krallık için vaftiz etmişti. Filip’in ailesi, balıkçılıkla uğraşan insanlardı. Babası, derin bir düşünür olarak, oldukça yetkin bir kişiydi; ancak, onun annesi, oldukça ortalama bir aileye aitti. Filip, büyük şeyleri gerçekleştirmesi beklenebilecek bir kişi değildi; ancak, o, küçük şeyleri, oldukça iyi ve yerinde bir biçimde gerçekleştirir halde, büyük bir şekilde yapabilen bir kişiydi. Dört yılda yalnızca birkaç kez, o, herkesin ihtiyaçlarını tatmin edecek yiyeceği bulundurmada başarısız olmuştu. Yaşamın beraberinde getirmiş olduğu birçok acil durum ihtiyacında bile onlar kendisini, nadiren hazırlıksız görmüşlerdi. Havarisel ailenin temin birimi, ussal ve etkin bir biçimde idare edilmekteydi.

139:5.4 (1556.4) Philip came from a family of seven, three boys and four girls. He was next to the oldest, and after the resurrection he baptized his entire family into the kingdom. Philip’s people were fisherfolk. His father was a very able man, a deep thinker, but his mother was of a very mediocre family. Philip was not a man who could be expected to do big things, but he was a man who could do little things in a big way, do them well and acceptably. Only a few times in four years did he fail to have food on hand to satisfy the needs of all. Even the many emergency demands attendant upon the life they lived seldom found him unprepared. The commissary department of the apostolic family was intelligently and efficiently managed.

    Filip’in güçlü yanı, onun matematiksel güvenilirliğiydi; onun bünyesindeki zayıf nokta, iki noktayı birleştirmedeki yetkinliğin yokluğu olarak, onun bütüncül hayal gücü yoksunluğuydu. O, soyut düşüncede matematikseldi; ancak, hayal gücünde yaratıcı değildi. O neredeyse tamamen, belirli hayal gücü türlerinden yoksundu. O, tipik olağan ve sıradan nitelikteki ortalama bir kişiydi. İsa’yı öğretirken ve duyurusunu gerçekleştirirken duymak için gelmiş olan kalabalıklar arasında birçok sayıda bu türden erkek ve kadın bulunmuştu; ve, onlar, kendileri gibi olan bir kişiyi Üstün’ün heyetlerinde onurlu bir konuma yükseltilmiş olarak gözlemlemekten büyük teselli duymuşlardı; onlar, kendileri gibi olan birinin, krallığa ait hususlarda hâlihazırda yüksek bir mevkiine gelmiş olması gerçekliğinden cesaret duymuşlardı. Ve, İsa, Filip’in mantıklıca olmayan sorularını dinlerken ve birçok kez gözetmeninin “gösterilme” arzusunu yerine getirirken, belirli insan akıllarının nasıl faaliyet göstermekte olduğuna dair birçok şey öğrenmişti.

139:5.5 (1556.5) The strong point about Philip was his methodical reliability; the weak point in his make-up was his utter lack of imagination, the absence of the ability to put two and two together to obtain four. He was mathematical in the abstract but not constructive in his imagination. He was almost entirely lacking in certain types of imagination. He was the typical everyday and commonplace average man. There were a great many such men and women among the multitudes who came to hear Jesus teach and preach, and they derived great comfort from observing one like themselves elevated to an honored position in the councils of the Master; they derived courage from the fact that one like themselves had already found a high place in the affairs of the kingdom. And Jesus learned much about the way some human minds function as he so patiently listened to Philip’s foolish questions and so many times complied with his steward’s request to “be shown.”

    İsa’ya dair, Filip’in oldukça tutarlı bir biçimde hayranlık duyduğu bir özellik, Üstün’ün bitmek tükenmez bilmeyen cömertliğiydi. Bir kez bile olsun Filip İsa’da, küçük, esirger veya layık görmez hiçbir şey bulmamıştı; ve, Filip, bu sürekli mevcut ve değişmez gönül bolluğuna ibadet etmişti.

139:5.6 (1556.6) The one quality about Jesus which Philip so continuously admired was the Master’s unfailing generosity. Never could Philip find anything in Jesus which was small, niggardly, or stingy, and he worshiped this ever-present and unfailing liberality.

    Filip’in kişiliğinde etkileyici nitelikte oldukça az şey bulunmaktaydı. Ondan sıklıkla, “Andreas ve Petrus’un yaşadığı kasaba olan, Betsaydalı Filip” olarak bahsedilmekteydi. O neredeyse tamamen, kavrayıcı öngörüden yoksundu; o, belirli bir durumun içerdiği aşırı uçtaki olasılıkları kavramaya yetkisizdi. O, karamsar değildi; o sadece sıradandı. O aynı zamanda, ruhsal kavrayıştan fazlasıyla yoksundu. O, Üstün’ün en derin söyleyişilerinden birinin ortasında, bariz bir biçimde mantıksızca olan bir soruyu sormak için İsa’yı bölmeye çekinmezdi. Ancak, İsa hiçbir zaman, onu bu türden düşüncesizlik için uyarmamıştı; o, Filip’e karşı her zaman sabır göstermiş ve öğretinin derin anlamlarını kavramaya dair onun yetkin olmayışını gözetmişti. İsa; bir kez olsun bu rahatsız edici soruları sorduğu için Filip’i tersleyecek olursa, yalnızca bu dürüst ruhu yaralamış olmayacağını, aynı zamanda da, bu türden bir uyarının Filip’in kendisini bir daha soru sormaya özgür hissetmeyecek derecede inciteceğini oldukça iyi bilmekteydi. İsa, mekânın kendisine ait dünyalarında, benzer yavaş-düşünen fanilerin bilinmeyen milyonları olduğunu bilmekteydi; ve, İsa, onların hepsinin kendisine yönelmesini ve soruları ve sorunları ile kendisine adım atması için kendilerini her zaman özgür hissetmelerini teşvik etmek istemişti. Son kertede, İsa gerçekten de, o anda duyurmakta olduğu belli bir vaazdan ziyade Filip’in mantıksızca olan sorularına daha çok ilgi duymuştu. İsa, olabilecek en yüksek düzeyde, insanların her türlüsü olarak, insanlara ilgi duymaktaydı.

139:5.7 (1557.1) There was little about Philip’s personality that was impressive. He was often spoken of as “Philip of Bethsaida, the town where Andrew and Peter live.” He was almost without discerning vision; he was unable to grasp the dramatic possibilities of a given situation. He was not pessimistic; he was simply prosaic. He was also greatly lacking in spiritual insight. He would not hesitate to interrupt Jesus in the midst of one of the Master’s most profound discourses to ask an apparently foolish question. But Jesus never reprimanded him for such thoughtlessness; he was patient with him and considerate of his inability to grasp the deeper meanings of the teaching. Jesus well knew that, if he once rebuked Philip for asking these annoying questions, he would not only wound this honest soul, but such a reprimand would so hurt Philip that he would never again feel free to ask questions. Jesus knew that on his worlds of space there were untold billions of similar slow-thinking mortals, and he wanted to encourage them all to look to him and always to feel free to come to him with their questions and problems. After all, Jesus was really more interested in Philip’s foolish questions than in the sermon he might be preaching. Jesus was supremely interested in men, all kinds of men.

    Havarisel gözetmen, iyi bir hatip değildi; ancak, o, oldukça ikna edici ve başarılı bir kişisel çalışandı. Onun teşviki kolay kolay kırılmazdı; o, üstlenmiş olduğu her şeyde ağır ancak düzenli bir biçimde ilerleyen ve oldukça kararlı bir şekilde çalışan biriydi. O, şunu söylemede çok önemli ve ender bulunan bir yeteneğe sahipti: “Gel.” Kendi aracılığıyla dinini değiştirmiş olanlardan ilki, Nathanyel İsa ve Nasıra’nın olumlu ve olumsuz yanları tartışmak istediğinde, Filip’in etkileyici cevabı “Gel ve gör” olmuştu. O dinleyicilerine katı bir biçimde — şunu yap, bunu gerçekleştir şeklinde — “Git” diyen dogmatik bir duyurucu değildi. O, emekleri boyunca ortaya çıkmış durumların tümünde, “benimle gel; sana doğru yolu göstereceğim” anlamında — “Gel” ifadesiyle yaklaşmıştı. Ve, bu, öğretimin her türünde ve fazında etkin bir yöntemdir. Ebeveynler bile Filip’den; çocuklarına “Git şunu yap, bunu gerçekleştir” değil, bunun yerine, “Daha iyi yolu sana göstermemiz ve seninle paylaşmamız için bizlerle birlikte gel” demenin daha iyi yolunu öğrenebilirler.

139:5.8 (1557.2) The apostolic steward was not a good public speaker, but he was a very persuasive and successful personal worker. He was not easily discouraged; he was a plodder and very tenacious in anything he undertook. He had that great and rare gift of saying, “Come.” When his first convert, Nathaniel, wanted to argue about the merits and demerits of Jesus and Nazareth, Philip’s effective reply was, “Come and see.” He was not a dogmatic preacher who exhorted his hearers to “Go” — do this and do that. He met all situations as they arose in his work with “Come” — “come with me; I will show you the way.” And that is always the effective technique in all forms and phases of teaching. Even parents may learn from Philip the better way of saying to their children not “Go do this and go do that,” but rather, “Come with us while we show and share with you the better way.”

    Filip’in yeni bir duruma kendisini uyarlayışındaki yetkinsizlik, Yunanlılar, şunu söyler halde, kendisine geldiklerinde, oldukça bariz bir biçimde sergilenmişti: “Bayım, bizler İsa’yı görmeyi arzuluyoruz.” Bu aşamada Filip, böyle bir soruyu soran her Musevi’ye “Gel” derdi. Ancak, bu kişiler yabancıydı, ve Filip, bu tür hususlarda üstlerinden herhangi bir yönergeyi almamış olduğunu hatırlayabilmekteydi; böylece, onun yapabilmeyi düşündüğü tek şey, baş olan Andreas’a danışmaktı; ve, bunun sonrasında, iki havari de, ilgili Yunanlıları İsa’ya götürmüştü. Benzer bir biçimde, o, Samarya’ya inananlara duyuruda bulunmak ve onları vaftiz etmek için gittiğinde, öncesinden Üstün tarafından eğitildiği biçimde, Gerçekliğin Ruhaniyeti’ni almış olmalarını simgeler halde, elini dinini değiştirdiği kişilerin başlarına koymaktan kaçınmıştı. Bu elin konulma uygulaması, yakın bir zaman içinde ana kilise adına Filip’in çalışmalarını gözlemlemek için Kudüs’den inmiş olan, Petrus ve Yahya tarafından gerçekleştirilmişti.

139:5.9 (1557.3) The inability of Philip to adapt himself to a new situation was well shown when the Greeks came to him at Jerusalem, saying: “Sir, we desire to see Jesus.” Now Philip would have said to any Jew asking such a question, “Come.” But these men were foreigners, and Philip could remember no instructions from his superiors regarding such matters; so the only thing he could think to do was to consult the chief, Andrew, and then they both escorted the inquiring Greeks to Jesus. Likewise, when he went into Samaria preaching and baptizing believers, as he had been instructed by his Master, he refrained from laying hands on his converts in token of their having received the Spirit of Truth. This was done by Peter and John, who presently came down from Jerusalem to observe his work in behalf of the mother church.

    Filip, on ikilinin yeniden örgütlenişine katılmış olarak, Üstün’ün ölümünün zorlu süreçlerinden geçmişti; ve, o, özellikle en fazla Samiriler için gerçekleştirmiş olduğu çalışmalarında ve daha sonrasında müjde adına vermiş bulunduğu tüm emeklerinde başarılı olarak, krallık için doğrudan Musevi düzeylerinin dışındaki ruhları kazanmak amacıyla gidenlerin ilki olmuştu.

139:5.10 (1557.4) Philip went on through the trying times of the Master’s death, participated in the reorganization of the twelve, and was the first to go forth to win souls for the kingdom outside of the immediate Jewish ranks, being most successful in his work for the Samaritans and in all his subsequent labors in behalf of the gospel.

    Kadın birliğinin etkin bir üyesi olan, Filip’in eşi, Kudüs idamlarından kaçışlarından sonraki din-yayıcı çalışmalarında kocası ile etkin bir biçimde ilişkili halde gelmişti. Onun eşi korkusuz bir kadındı. O, katillerine bile müjdeli haberleri duyurmak amacıyla eşini cesaretlendirmek için Filip’in çarmıhının ucunda durmuştu; ve, eşinin gücü tükendiğinde o, İsa’ya olan inançla kurtuluşun gerçekleşeceğine dair hikâyeyi anlatmaya başlamış olup, yalnızca, kızgın Museviler kendisine yetişip, onu öldürene kadar taşladığında susturulmuştu. Onların en büyük kızı Lea, daha sonra Hierapolis’in meşhur bir kadın tanrı-elçisi haline gelen bir biçimde, ebeveynlerinin çalışmasını sürdürmüştü.

139:5.11 (1557.5) Philip’s wife, who was an efficient member of the women’s corps, became actively associated with her husband in his evangelistic work after their flight from the Jerusalem persecutions. His wife was a fearless woman. She stood at the foot of Philip’s cross encouraging him to proclaim the glad tidings even to his murderers, and when his strength failed, she began the recital of the story of salvation by faith in Jesus and was silenced only when the irate Jews rushed upon her and stoned her to death. Their eldest daughter, Leah, continued their work, later on becoming the renowned prophetess of Hierapolis.

    On ikilinin bir zamanlar gözetmeni olmuş, Filip, gitmiş olduğu her yerde ruhları kazanan bir biçimde, krallık içinde kudretli biriydi; ve, o, nihai olarak inancı için çarmıha gerilmiş olup, Hierapolis’de toprağa verilmişti.

139:5.12 (1558.1) Philip, the onetime steward of the twelve, was a mighty man in the kingdom, winning souls wherever he went; and he was finally crucified for his faith and buried at Hierapolis.

6. Dürüst Nathanyel  

6. Honest Nathaniel

    Üstün’ün kendisi tarafından seçilmiş havarilerin altıncısı ve en sonuncusu olarak, Nathanyel İsa’ya, arkadaşı Filip aracılığıyla getirilmişti. O öncesinden Filip ile, birkaç iş ilişkisinde birliktelik içinde bulunmuştu; ve, İsa ile karşılaştıkları zaman, Filip ile birlikte o, Vaftizci Yahya’yı görmeye inen yolları üzerindelerdi.

139:6.1 (1558.2) Nathaniel, the sixth and last of the apostles to be chosen by the Master himself, was brought to Jesus by his friend Philip. He had been associated in several business enterprises with Philip and, with him, was on the way down to see John the Baptist when they encountered Jesus.

    Nathanyel, havarilere katıldığı zaman yirmi beş yaşında olup, bu topluluğun ikinci en genç üyesiydi. O, yedi çocuklu bir ailenin en genci olup, bekâr halde ve Kana’da yanlarında yaşadığı yaşlı ve elden ayaktan düşmüş ebeveynlerinin tek destekleyicisiydi; onun erkek ve kız kardeşleri ya evli ya da hayatta değildi, ve hiç kimse Kana’da yaşamamaktaydı. Nathanyel ve Yudas İşkariyot, on ikili arasında en iyi eğitilmiş iki kişiydi. Nathanyel öncesinden, bir tüccar olmayı düşünmüştü.

139:6.2 (1558.3) When Nathaniel joined the apostles, he was twenty-five years old and was the next to the youngest of the group. He was the youngest of a family of seven, was unmarried, and the only support of aged and infirm parents, with whom he lived at Cana; his brothers and sister were either married or deceased, and none lived there. Nathaniel and Judas Iscariot were the two best educated men among the twelve. Nathaniel had thought to become a merchant.

    İsa kişisel olarak, Nathanyel’e bir lakap vermeyi düşünmemişti; ancak, on ikili yakın bir süre içinde onun hakkında, içtenlik olarak, dürüstlük anlamına gelen sıfatla konuşmaya başlamıştı. O, “hesabı olmayan” idi. Ve, bu, onun sahip olduğu büyük erdemdi; o, hem dürüst hem de içtendi. Onun karakterinin zafiyeti, gururuydu; o, haddinden fazla anlam yüklenilmedikçe hepsinin takdire layık şeyler olduğu, ailesinden, şehrinden, sahip olduğu ünden ve milletinden oldukça gurur duymaktaydı. Ancak, Nathanyel, kişisel ön yargılarıyla aşırı uçlara gitme eğilimindeydi. O insanları, kendi kişisel görüşleri uyarınca önceden yargılamaya meyilliydi. O, soru sormadan önce belli bir süre beklemeyi tercih eder halde değildi, İsa ile buluşmadan önce sorduğu gibi “Nasıra’dan hiç de güzel bir şey gelir mi?” Ancak, Nathanyel, gururlu olmasına rağmen, inatçı değildi. O, bir kez İsa’nın yüzünü görmesiyle birlikte, hemen tutumunu düzeltmişti.

139:6.3 (1558.4) Jesus did not himself give Nathaniel a nickname, but the twelve soon began to speak of him in terms that signified honesty, sincerity. He was “without guile.” And this was his great virtue; he was both honest and sincere. The weakness of his character was his pride; he was very proud of his family, his city, his reputation, and his nation, all of which is commendable if it is not carried too far. But Nathaniel was inclined to go to extremes with his personal prejudices. He was disposed to prejudge individuals in accordance with his personal opinions. He was not slow to ask the question, even before he had met Jesus, “Can any good thing come out of Nazareth?” But Nathaniel was not obstinate, even if he was proud. He was quick to reverse himself when he once looked into Jesus’ face.

    Birçok açıdan, Nathanyel, on ikinin tuhaf dehasıydı. O, havarisel filozof ve düşçüydü; ancak, o, oldukça gündelik koşullarda düşünen türden bir düşçüydü. O, derin felsefenin anları ile ender ve şaşırtıcı mizahın zamanları arasında gelip gitmekteydi; yerinde hissettiği zaman, o muhtemelen, on ikili arasında en iyi hikâye anlatıcıydı. İsa, Nathanyel’in hem ciddi olan hem de şaşırtıcı nitelikteki mizahi söyleşilerini duymaktan keyif almıştı. Nathanyel ilerleyen bir biçimde İsa’yı ve krallığı ciddiye almıştı; ancak, o hiçbir zaman kendisini önemli görmemişti.

139:6.4 (1558.5) In many respects Nathaniel was the odd genius of the twelve. He was the apostolic philosopher and dreamer, but he was a very practical sort of dreamer. He alternated between seasons of profound philosophy and periods of rare and droll humor; when in the proper mood, he was probably the best storyteller among the twelve. Jesus greatly enjoyed hearing Nathaniel discourse on things both serious and frivolous. Nathaniel progressively took Jesus and the kingdom more seriously, but never did he take himself seriously.

    Havarilerin hepsi, Nathanyel’i derinden sevip ona saygı göstermişti; ve, o, Yudas İşkariyot dışında, onların hepsi ile muhteşem bir biçimde anlaşmıştı. Yudas, Nathanyel’in havariliği yeteri kadar ciddiye almadığını düşünmüş olup, o bir seferinde, gizlice İsa’ya gidip, Judas hakkında ona şikâyetini bildirme cüretini göstermişti. İsa şöyle söylemişti: “Yudas, adımlarını dikkatlice gözet; sahip olduğun makamı haddinden önemli görme. Hangimiz, sahip olduğumuz bir kardeşi yargılamaya yetkiniz ki? Sahip olduğu çocuklarının sadece yaşamın ciddi şeylerinden beslenmesi Baba’nın iradesi değildir. Tekrar etmeme izin ver: Ben, beden içindeki kardeşlerimin, neşeye, sevince ve yaşama daha bolca sahip olabilmeleri için geldim. Böylece şimdi git, Yudas, ve sana verilmiş olanı iyi bir biçimde yerine getir, ancak, kardeşin olan Nathanyel’i, Tanrı’nın kendi hesabına bırak.” Ve, birçok benzer deneyiminkiler ile birlikte, bunun anısı, Yudas İskarot’un kendi kendisini kandırmakta olan kalbinde uzunca bir süre yaşamıştı.

139:6.5 (1558.6) The apostles all loved and respected Nathaniel, and he got along with them splendidly, excepting Judas Iscariot. Judas did not think Nathaniel took his apostleship sufficiently seriously and once had the temerity to go secretly to Jesus and lodge complaint against him. Said Jesus: “Judas, watch carefully your steps; do not overmagnify your office. Who of us is competent to judge his brother? It is not the Father’s will that his children should partake only of the serious things of life. Let me repeat: I have come that my brethren in the flesh may have joy, gladness, and life more abundantly. Go then, Judas, and do well that which has been intrusted to you but leave Nathaniel, your brother, to give account of himself to God.” And the memory of this, with that of many similar experiences, long lived in the self-deceiving heart of Judas Iscariot.

    Birçok sefer, İsa, Petrus, Yakub ve Yahya ile birlikte dağda ayrı iken, ve havariler arasındaki hava gergin ve çetrefilli bir hal almaktayken, Andreas bile huzursuz kardeşlerine ne söyleyeceğini tam bilemezken, Nathanyel, gerilimi bir parça felsefe veya anlık bir mizah ile giderirdi; güzel bir mizah anlayışla da.

139:6.6 (1559.1) Many times, when Jesus was away on the mountain with Peter, James, and John, and things were becoming tense and tangled among the apostles, when even Andrew was in doubt about what to say to his disconsolate brethren, Nathaniel would relieve the tension by a bit of philosophy or a flash of humor; good humor, too.

    Nathanyel’in görevi, on ikilinin ailelerine bakmaktı. O sıklıkla, havarisel heyetlerde yerini almamaktaydı; zira, hastalığın veya olağanın dışında bir şeyin, bakmakla yükümlü olduklarından bir tanesinin başına geldiğini duyduğunda, bu eve ulaşmada hiç vakit kaybetmemekteydi. On ikili, kendi ailelerinin refahının Nathanyel’in ellerinde güvende olduğunun bilgisiyle, huzurla uyumaktaydı.

139:6.7 (1559.2) Nathaniel’s duty was to look after the families of the twelve. He was often absent from the apostolic councils, for when he heard that sickness or anything out of the ordinary had happened to one of his charges, he lost no time in getting to that home. The twelve rested securely in the knowledge that their families’ welfare was safe in the hands of Nathaniel.

    Nathanyel İsa’ya, en fazla onun sahip olduğu hoşgörüsü için derin saygı beslemişti. O hiçbir zaman, İnsan Evladı’nın sahip olduğu açık görüşlülük ve cömert anlayış üzerine düşünmekten yorulmamıştı.

139:6.8 (1559.3) Nathaniel most revered Jesus for his tolerance. He never grew weary of contemplating the broadmindedness and generous sympathy of the Son of Man.

    Nathanyel’in babası (Bartolomeus), sonrasında bu havarinin Mezopotamya’ya ve Hindistan’a krallığın mutlu haberlerini duyurmak ve inananları vaftiz etmek için gittiği, Hamsin Yortusu’ndan kısa bir süre sonra yaşamını yitirmişti. Onun canları, bir zamanlar filozof, şair ve nüktedan olan kardeşlerinin daha sonrasında nasıl geliştiğini hiçbir zaman öğrenememişleri. Ancak, o aynı zamanda krallık içinde büyük bir kişi olup, her ne kadar daha sonraki Hıristiyan kilisesinin örgütlenişine katılmamış olsa da, kendi Üstünü’nün öğretilerinin yayılmasına fazlasıyla katkıda bulunmuştu. Nathanyel Hindistan’da yaşamını yitirmişti.

139:6.9 (1559.4) Nathaniel’s father (Bartholomew) died shortly after Pentecost, after which this apostle went into Mesopotamia and India proclaiming the glad tidings of the kingdom and baptizing believers. His brethren never knew what became of their onetime philosopher, poet, and humorist. But he also was a great man in the kingdom and did much to spread his Master’s teachings, even though he did not participate in the organization of the subsequent Christian church. Nathaniel died in India.

7. Matta Levi  

7. Matthew Levi

    Yedinci havari olarak, Matta, Andreas tarafından seçilmişti. Matta, vergi toplayıcı, veya tahsildarcı, bir aileden gelmekteydi; ancak, Matta’nın kendisi, yaşadığı yer olan, Kapernaum’da gümrük toplayıcısıydı. O, otuz bir yaşında olup, evli ve dört çocuk babasıydı. Matta, topluma iyi bir biçimde karışmış olarak iyi bir ticaret erbabı olup, arkadaşlık kurma ve insanların çok çeşitli türleriyle oldukça iyi bir biçimde anlaşma yeteneğine bahşedilmiş haldeydi.

139:7.1 (1559.5) Matthew, the seventh apostle, was chosen by Andrew. Matthew belonged to a family of tax gatherers, or publicans, but was himself a customs collector in Capernaum, where he lived. He was thirty-one years old and married and had four children. He was a man of moderate wealth, the only one of any means belonging to the apostolic corps. He was a good business man, a good social mixer, and was gifted with the ability to make friends and to get along smoothly with a great variety of people.

    Andreas Matta’yı, havarilerin mali temsilcisi olarak atadı. Bir bakımdan, o, havarisel örgüt için mali görevli ve kamuya hesap veren sözcüydü. O, insan doğasının keskin bir hâkimi ve oldukça etkin bir söylem ileticisiydi. Onunki, imgelenmesi zor olan bir kişilikti; ancak, o, oldukça içten bir takipçi olup, İsa’nın görevine ve krallığın kesinliğine artan bir düzeyde inanan bir kişiydi. İsa hiçbir zaman Levi’ye bir lakap vermemişti; ancak, onun akran havarileri ortak bir biçimde kendisini, “para-toplayan” şeklinde çağırmışlardı.

139:7.2 (1559.6) Andrew appointed Matthew the financial representative of the apostles. In a way he was the fiscal agent and publicity spokesman for the apostolic organization. He was a keen judge of human nature and a very efficient propagandist. His is a personality difficult to visualize, but he was a very earnest disciple and an increasing believer in the mission of Jesus and in the certainty of the kingdom. Jesus never gave Levi a nickname, but his fellow apostles commonly referred to him as the “money-getter.”

    Levi’nin güçlü yanı, onun amaca olan tüm samimiyetiyle bağlılığıydı. Bir tahsildarcı olarak, onun İsa ve İsa’nın takipçileri tarafından aralarına kabul edilişi, eski vergi toplayıcısının adına çok büyük bir şükran sebebiydi. Buna rağmen, özellikle Şimon Zelotes ve Yudas İşkariyot olarak, havarilerin geri kalanları için, aralarında bir vergicinin mevcudiyetini bütüncül olarak kabul etmek belirli bir süre almıştı. Matta’nın zayıf noktası, onun dar görüşlü ve maddiyatçı bir yaşam bakışıydı. Ancak, aylar ilerledikçe, o, tüm bu hususlarda büyük ilerleme kaydetti. O, tabii ki; görevi hazineyi sürekli olarak dolu tutmak olduğu için, eğitimin çok önemli dönemlerinin birçoğuna katılamamak durumunda kalmıştı.

139:7.3 (1559.7) Levi’s strong point was his wholehearted devotion to the cause. That he, a publican, had been taken in by Jesus and his apostles was the cause for overwhelming gratitude on the part of the former revenue collector. However, it required some little time for the rest of the apostles, especially Simon Zelotes and Judas Iscariot, to become reconciled to the publican’s presence in their midst. Matthew’s weakness was his shortsighted and materialistic viewpoint of life. But in all these matters he made great progress as the months went by. He, of course, had to be absent from many of the most precious seasons of instruction as it was his duty to keep the treasury replenished.

    Matta’nın en fazla takdir ettiği şey, Üstün’ün bağışlayıcı eğilimiydi. O hiçbir zaman, Tanrı’yı bulmak için yalnızca inancın gerekli oluşunu söylemekten yorulmadı. O her zaman, krallıktan “bu Tanrı’yı bulma hususu” olarak bahsetmeyi sevdi.

139:7.4 (1559.8) It was the Master’s forgiving disposition which Matthew most appreciated. He would never cease to recount that faith only was necessary in the business of finding God. He always liked to speak of the kingdom as “this business of finding God.”

    Her ne kadar Matta kaçınılmaz geçmişe sahip biri olmuşsa da, o kendisini oldukça güzel bir biçimde anlatmaktaydı; ve, zaman ilerledikçe, onun birliktelikleri, tahsildarcının bu icralarından gurur duyar hale gelmişlerdi. O, İsa’nın sözlerinden çok detaylı notlar tutmuş havarilerden bir tanesiydi; ve, bu notlar, Matta’ya göre Müjde olarak zamanla bilinir hale gelmiş olan, İsador’un İsa’nın sözleri ve eylemlerinin daha sonraki anlatısının temeli olarak kullanılmıştı.

139:7.5 (1560.1) Though Matthew was a man with a past, he gave an excellent account of himself, and as time went on, his associates became proud of the publican’s performances. He was one of the apostles who made extensive notes on the sayings of Jesus, and these notes were used as the basis of Isador’s subsequent narrative of the sayings and doings of Jesus, which has become known as the Gospel according to Matthew.

    Kapernaum’un ticaret erbabı ve gümrük toplayıcısı olan, Matta’nın çok önemli ve yararlı yaşamı; ilerleyen çağlar boyunca, diğer ticaret erbaplarının, kamu görevlilerinin ve siyasetçilerin binlerce ama binlercesinin aynı zamanda Üstün’ün şu etkileyici sesini duymasının aracısı olmuştur: “Beni takip et.” Matta, gerçekten de kurnaz bir siyasetçiydi; ancak, o, ayrılmaz bir biçimde İsa’ya sadık olup, olabilecek en üstün bir şekilde, gelen krallığın ileticilerin yeterli düzeyde mali olarak desteklenişini gözetme görevine adanmıştı.

139:7.6 (1560.2) The great and useful life of Matthew, the business man and customs collector of Capernaum, has been the means of leading thousands upon thousands of other business men, public officials, and politicians, down through the subsequent ages, also to hear that engaging voice of the Master saying, “Follow me.” Matthew really was a shrewd politician, but he was intensely loyal to Jesus and supremely devoted to the task of seeing that the messengers of the coming kingdom were adequately financed.

    Matta’nın on ikili arasındaki mevcudiyeti; uzunca bir süredir kendilerini dini tesellinin hoşgörüsünden uzak olarak görmüş olan, umudunu yitirmiş ve reddedilmiş ruhların binlercesine krallığın kapılarını açık tutmanın aracısı olmuştu. Reddedilmiş ve umutsuzluk içerisindeki erkek ve kadınlar İsa’yı duymak için kendisine akın akın gelmekteydi; ve, o hiçbir zaman, bir tanesini bile geri çevirmemişti.

139:7.7 (1560.3) The presence of Matthew among the twelve was the means of keeping the doors of the kingdom wide open to hosts of downhearted and outcast souls who had regarded themselves as long since without the bounds of religious consolation. Outcast and despairing men and women flocked to hear Jesus, and he never turned one away.

    Matta, inanan takipçilerden ve Üstün’ün öğretilerinin doğrudan dinleyicilerinden gönüllerinden kopmuş bağışları almıştı; ancak, o hiçbir zaman, açık seçik bir biçimde kalabalıklardan maddi kaynak talep etmemişti. O; tüm mali çalışmalarını sessiz ve kişisel düzeyde gerçekleştirmiş olup, bağışlanan paranın büyük bir kısmını ilgilenen inananların daha varlıklı sınıfından toplamıştı. O, neredeyse mütevazı servetinin tamamını, Üstün ve onun havarilerinin çalışmalarına bağışlamıştı; ancak, bu havariler hiçbir zaman, hakkında her şeyi bilen İsa dışında, bu cömertlik hakkında hiçbir şey bilmemişti. Matta, İsa ve onun birlikteliklerinin kendi parasını lekeli olarak değerlendireceği korkusuyla havarisel kaynaklara açık bir biçimde katkıda bulunmaya çekinmişti; böylelikle, o, bu paranın büyük bir kısmını, diğer insanların adına bağışlamıştı. Öncül aylar boyunca, havariler arasındaki mevcudiyetinin neredeyse bir sınanış olduğunu bildiği süreçte, Matta birçok kez, kendisine ait kaynakların sıklıkla havarilerinin günlük ekmeklerini karşıladığını onlara söylemenin güçlü cazibesiyle karşılamıştı; ancak, o, buna yenik düşmemişti. Tahsildara karşı duyulan hoşnutsuzluğun kanıtı ortaya çıktığında, Levi onlara, cömertliğini açığa çıkarmakla yanıp tutuşmaktaydı; ancak, o her zaman, soğukkanlılığını sürdürmeyi başarmıştı.

139:7.8 (1560.4) Matthew received freely tendered offerings from believing disciples and the immediate auditors of the Master’s teachings, but he never openly solicited funds from the multitudes. He did all his financial work in a quiet and personal way and raised most of the money among the more substantial class of interested believers. He gave practically the whole of his modest fortune to the work of the Master and his apostles, but they never knew of this generosity, save Jesus, who knew all about it. Matthew hesitated openly to contribute to the apostolic funds for fear that Jesus and his associates might regard his money as being tainted; so he gave much in the names of other believers. During the earlier months, when Matthew knew his presence among them was more or less of a trial, he was strongly tempted to let them know that his funds often supplied them with their daily bread, but he did not yield. When evidence of the disdain of the publican would become manifest, Levi would burn to reveal to them his generosity, but always he managed to keep still.

    Önlerindeki herhangi bir hafta için var olan kaynaklar hesaplanan gereksinimlerden daha az olduğunda, Levi sıklıkla kendi kişisel kaynaklarına başvururdu. Buna ek olarak, o, zaman zaman İsa’nın öğretilerine fazlasıyla ilgi duyduğunda, her ne kadar, gerekli kaynaklar için yardım istemeyişini kişisel olarak telafi etmek zorunda olduğunu bilmesine rağmen, orada kalıp, öğretilen şeyi dinlemeyi tercih etmişti. Ancak, bunu yaparken, Levi İsa’nın, paranın büyük bir kısmının kendi cebinden geldiğini bilmesini arzulamıştı! O, Üstün’ün tüm bunların hepsini bildiğinin neredeyse hiç farkına varmadı. Havarilerin tümü; idamların başlamasından sonra krallığın müjdesini duyurmak için yola çıktığında, neredeyse tamamen parasız kaldığı bir düzeyde Matta’nın kendilerinin bağışçısı olduğunu bilmeden yaşamlarını yitirdi.

139:7.9 (1560.5) When the funds for the week were short of the estimated requirements, Levi would often draw heavily upon his own personal resources. Also, sometimes when he became greatly interested in Jesus’ teaching, he preferred to remain and hear the instruction, even though he knew he must personally make up for his failure to solicit the necessary funds. But Levi did so wish that Jesus might know that much of the money came from his pocket! He little realized that the Master knew all about it. The apostles all died without knowing that Matthew was their benefactor to such an extent that, when he went forth to proclaim the gospel of the kingdom after the beginning of the persecutions, he was practically penniless.

    Bu isyanlar inananların Kudüs’ü terk etmesine neden olduğunda, Matta, krallığın müjdesini duyurarak ve inananları vaftiz ederek, kuzeye doğru hareket etti. O, eski havarisel birliktelikleri tarafından unutuldu; ancak, kendisi, duyurusunu gerçekleştirerek ve vaftizini sürdürerek, Suriye, Kapadokya, Galatlar, Bitinya ve Trakya boyunca ilerleyişine devam etti. Ve, bir takım kuşkucu Musevi’nin Romalı askerler ile bir olup onun ölümünü kurgulayışı Trakya bölgesindeki Gelibolu’da gerçekleşmişti. Ve, bu yeniden doğmuş olan tahsildarcı, yeryüzünde en yakın süre içinde gerçekleşmiş konukluğu boyunca, Üstün’ün öğretilerinden oldukça kesin bir biçimde öğrenmiş olduğu, bir kurtuluş inancı içerisinde utgun bir biçimde yaşamını yitirdi.

139:7.10 (1560.6) When these persecutions caused the believers to forsake Jerusalem, Matthew journeyed north, preaching the gospel of the kingdom and baptizing believers. He was lost to the knowledge of his former apostolic associates, but on he went, preaching and baptizing, through Syria, Cappadocia, Galatia, Bithynia, and Thrace. And it was in Thrace, at Lysimachia, that certain unbelieving Jews conspired with the Roman soldiers to encompass his death. And this regenerated publican died triumphant in the faith of a salvation he had so surely learned from the teachings of the Master during his recent sojourn on earth.

8. Tomas Didimus  

8. Thomas Didymus

    Tomas, sekizinci havari olup, Filip tarafından seçilmişti. Daha sonraki zamanlarda o, “kuşku duyan Tomas” olarak bilinmişti; ancak, onun akran takipçileri neredeyse hiçbir biçimde, kendisini sürekli kuşku duyan bir halde düşünmemişlerdi. Şu gerçektir ki, o, kuşkucu bir akıl türünde olarak, mantıksaldı; ancak, kendisini yakından tanıyanların onu önemsiz bir kuşkucu olarak görmelerini engelleyen bir cesur sadakat türüne sahipti.

139:8.1 (1561.1) Thomas was the eighth apostle, and he was chosen by Philip. In later times he has become known as “doubting Thomas,” but his fellow apostles hardly looked upon him as a chronic doubter. True, his was a logical, skeptical type of mind, but he had a form of courageous loyalty which forbade those who knew him intimately to regard him as a trifling skeptic.

    Tomas havarilere katıldığında, yirmi dokuz yaşında olup, evli ve dört çocuk babasıydı. Öncesinde o, bir marangoz ve taş ustasıydı; ancak, daha sonrasında, bir balıkçı olup, Celile Denizi’nden dışarı doğru akan Ürdün Nehri’nin batı kıyısında yerleşir hale gelmişti; ve, o, bu küçük köyün önde gelen vatandaşı olarak görülmekteydi. Tomas çok az eğitime sahipti; ancak, o, nedensel düşünen, keskin bir akla sahip olup, Tiberya’da yaşamış olan, muhteşem ebeveynlerin oğluydu. O, on ikili arasında gerçekten de çözümlemeli düşünen bir akla sahipti; o, havarisel topluluğun gerçek bilim adamıydı.

139:8.2 (1561.2) When Thomas joined the apostles, he was twenty-nine years old, was married, and had four children. Formerly he had been a carpenter and stone mason, but latterly he had become a fisherman and resided at Tarichea, situated on the west bank of the Jordan where it flows out of the Sea of Galilee, and he was regarded as the leading citizen of this little village. He had little education, but he possessed a keen, reasoning mind and was the son of excellent parents, who lived at Tiberias. Thomas had the one truly analytical mind of the twelve; he was the real scientist of the apostolic group.

    Tomas’ın öncül ev yaşamı talihsizdi; ebeveynleri evlilik yaşamlarından tamamiyle mutlu değildi, ve bu Tomas’ın ergenlik deneyiminde kendisini yansıttı. O, oldukça hoşnutsuz ve tartışmacı bir eğilime sahip olarak yetişti. Eşi bile, kendisinin havarilere katılmasından mutluluk duymuştu; o, karamsar kocasının evden çoğu zaman uzak olacağı düşüncesiyle rahatlamıştı. Tomas aynı zamanda, kendisiyle huzurlu bir biçimde geçinmeyi oldukça zor kılan bir kuşkucu kökene sahipti. Petrus ilk başta; abisi Andreas’a, Tomas’ın “kaba, çirkin ve her zaman kuşkucu” olduğunu söyleyerek onu şikâyet eden bir biçimde, bu havariden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Ancak, birliktelikleri Tomas’ı daha iyi tanıdığında, onu daha çok sevdiler. Onlar, kendisinin muhteşem bir biçimde dürüst ve yılmaz bir biçimde sadık olduğunu keşfettiler. O, kusursuz bir biçimde içten ve kuşku duyulmayacak bir biçimde doğruyu söyleyen biriydi; ancak, o, içkin bir biçimde hata bulan biri olup, gerçek bir karamsar hale gelen biçimde yetiştirilmişti. Onun çözümleyici düşünen aklını, kuşku istila eder hale gelmişti. O, on ikili ile birliktelik içine girmeden ve böylece İsa’nın soylu karakterini tanımadan önce, akran insanlarına olan inancını hızlı bir biçimde yitirmekteydi. Üstün ile olan bu birliktelik doğrudan bir biçimde, Tomas’ın tüm eğilimlerini dönüştürmeye ve onun akran insanlara olan zihinsel tepkilerinde büyük değişiklerde bulunmaya başladı.

139:8.3 (1561.3) The early home life of Thomas had been unfortunate; his parents were not altogether happy in their married life, and this was reflected in Thomas’s adult experience. He grew up having a very disagreeable and quarrelsome disposition. Even his wife was glad to see him join the apostles; she was relieved by the thought that her pessimistic husband would be away from home most of the time. Thomas also had a streak of suspicion which made it very difficult to get along peaceably with him. Peter was very much upset by Thomas at first, complaining to his brother, Andrew, that Thomas was “mean, ugly, and always suspicious.” But the better his associates knew Thomas, the more they liked him. They found he was superbly honest and unflinchingly loyal. He was perfectly sincere and unquestionably truthful, but he was a natural-born faultfinder and had grown up to become a real pessimist. His analytical mind had become cursed with suspicion. He was rapidly losing faith in his fellow men when he became associated with the twelve and thus came in contact with the noble character of Jesus. This association with the Master began at once to transform Thomas’s whole disposition and to effect great changes in his mental reactions to his fellow men.

    Tomas’ın en güçlü yanı, bir kez aklında kesinliğe ulaştığında — yılmaz cesareti ile birlikte olan muhteşem çözümleyici aklıydı. Onun en büyük zaafı, beden içindeki tüm yaşamı boyunca hiçbir zaman bütünüyle üstesinden gelemediği, şüphe duyan kuşkuculuğuydu.

139:8.4 (1561.4) Thomas’s great strength was his superb analytical mind coupled with his unflinching courage — when he had once made up his mind. His great weakness was his suspicious doubting, which he never fully overcame throughout his whole lifetime in the flesh.

    On ikilinin örgütlenişinde Tomas’a, seyahat güzergâhlarını düzenleme ve onları idare etme görevi verilmişti; ve, o, havarisel birliğin çalışması ve hareketlerinin yetkin bir yöneticisiydi. O, muhteşem bir işadamı olarak, iyi bir yönetendi; ancak, o, birçok farklı duygu hali tarafından kısıtlanmış haldeydi; o, bir gün biri, diğer gün farklı bir kişi olmaktaydı. Havarilere katıldığı sularda o, önce kasvetli düşüncelere eğilim gösterir haldeydi; ancak, onun İsa ve havarilerle olan iletişimi, kendisini bu ürkütücü irdeleyişlere düşmekten fazlasıyla kurtarmıştı.

139:8.5 (1561.5) In the organization of the twelve Thomas was assigned to arrange and manage the itinerary, and he was an able director of the work and movements of the apostolic corps. He was a good executive, an excellent businessman, but he was handicapped by his many moods; he was one man one day and another man the next. He was inclined toward melancholic brooding when he joined the apostles, but contact with Jesus and the apostles largely cured him of this morbid introspection.

    İsa, Tomas’ın varlığından fazlasıyla keyif almış olup, onunla çok uzun süren birçok kişisel konuşmada bulunmuştu. Onun havariler arasındaki mevcudiyeti; dürüst olan tüm kuşkuculara büyük bir teselli vermiş olup, her ne kadar İsa’nın öğretilerinin sahip olduğu ruhsal ve felsefi yönlere dair her şeyi tamamen anlayamasalar da, endişe içerisindeki birçok aklı cesaretlendirmişti. Tomas’ın on ikili içindeki üyeliği, İsa’nın dürüst kuşkucuları bile derinden sevdiğinin bariz duyurusuydu.

139:8.6 (1561.6) Jesus enjoyed Thomas very much and had many long, personal talks with him. His presence among the apostles was a great comfort to all honest doubters and encouraged many troubled minds to come into the kingdom, even if they could not wholly understand everything about the spiritual and philosophic phases of the teachings of Jesus. Thomas’s membership in the twelve was a standing declaration that Jesus loved even honest doubters.

    Diğer havariler İsa’ya, onun dopdolu, bütüncül kişiliğinin belirli bir özel ve olağandışı yönü nedeniyle derin saygı duymuştu; ancak, Tomas Üstünü’ne, onun muhteşem düzeydeki dengeli karakteri nedeniyle derin saygı duymuştu. Tomas artarak, oldukça derinden seven bir biçimde bağışlayıcı ve oldukça sapmaz biçimde adil ve hakkaniyet gözeten birini takdir etmekte ve ondan onur duymaktaydı; o oldukça kararlıydı, ancak hiçbir zaman inatçı değildi; oldukça sakindi, ancak hiçbir zaman umursamaz değildi; oldukça yardımcı ve anlayışlıydı, ancak hiçbir zaman sorulmadan karışan veya amirane değildi; oldukça güçlüydü, ancak aynı zamanda da oldukça hassastı; oldukça açık sözlüydü, ancak hiçbir zaman incelikten uzak veya kaba değildi; oldukça nazikti, ancak görüşlerini sıklıkla değiştiren biri değildi; oldukça saf ve masumdu, ancak aynı zamanda cebbar, tuttuğunu koparan ve gücünü kararlıca kullanan biriydi; gerçekten de çok cesurdu, ancak hiçbir zaman düşünmeden veya pervazsızca hareket eden biri değildi; doğaya karşı derin bir sevgi beslemekteydi, ancak doğaya inanca varan düzeyde saygı göstermenin her türlü eğiliminden oldukça uzaktı; oldukça şakacı ve oyun severdi, ancak ciddi olanı ayırt edemez ve ne zaman şakanın yapılmayacağını bilmez değildi. Tomas’ı bu kadar kendisine çeken, bu benzersiz kişilik simetrisiydi. O muhtemelen, on ikilinin içinde herkesten fazla İsa’ya dair en yüksek düzeydeki ussal anlayışı ve kişilik takdirini memnuniyetle deneyimlemişti.

139:8.7 (1562.1) The other apostles held Jesus in reverence because of some special and outstanding trait of his replete personality, but Thomas revered his Master because of his superbly balanced character. Increasingly Thomas admired and honored one who was so lovingly merciful yet so inflexibly just and fair; so firm but never obstinate; so calm but never indifferent; so helpful and so sympathetic but never meddlesome or dictatorial; so strong but at the same time so gentle; so positive but never rough or rude; so tender but never vacillating; so pure and innocent but at the same time so virile, aggressive, and forceful; so truly courageous but never rash or foolhardy; such a lover of nature but so free from all tendency to revere nature; so humorous and so playful, but so free from levity and frivolity. It was this matchless symmetry of personality that so charmed Thomas. He probably enjoyed the highest intellectual understanding and personality appreciation of Jesus of any of the twelve.

    On ikilinin heyetleri içinde, Tomas, ilk önce güvenliğin gelmesini savunan bir siyasayı destekleyen bir biçimde, her zaman temkinliydi; ancak, o, kendi koruyuculuğu oy çokluğu altında kaldığında veya bu koruyuculuğa karşı karar alındığında, karar verilen izlencenin uygulamasında hareket etmek için korkusuzca ilk hareket eden olmuştu. Tekrar ve tekrar o, pervazsız ve cüretkâr konuma gelen bir biçimde belli bir tasarıya karşı çıkardı; ancak, on ikili, onun çok güçlü bir biçimde karşı durduğu bir şeyi yapmayı tercih ettiğinde, “Haydi gidelim” diyen de ilk Tomas olurdu. O, iyi bir kaybedendi. O, kin tutmazdı; ne de, yaralı duyguları beslerdi. Tekrar eden bir biçimde, o, İsa’nın kendisini tehlikeye atmasına izin vermeyi reddetmişti; ancak, Üstün, bu türden tehlikeleri göze almaya karar verdiğinde, havarileri “Haydi, yoldaşlar, toplanalım ve onunla birlikte ölelim” gibi cesur kelimelerle hareketlendiren de her zaman Tomas olmuştu.

139:8.8 (1562.2) In the councils of the twelve Thomas was always cautious, advocating a policy of safety first, but if his conservatism was voted down or overruled, he was always the first fearlessly to move out in execution of the program decided upon. Again and again would he stand out against some project as being foolhardy and presumptuous; he would debate to the bitter end, but when Andrew would put the proposition to a vote, and after the twelve would elect to do that which he had so strenuously opposed, Thomas was the first to say, “Let’s go!” He was a good loser. He did not hold grudges nor nurse wounded feelings. Time and again did he oppose letting Jesus expose himself to danger, but when the Master would decide to take such risks, always was it Thomas who rallied the apostles with his courageous words, “Come on, comrades, let’s go and die with him.”

    Tomas bazı yönlerden Filip gibiydi; o da “gösterilmek” istemekteydi; ancak, onun dışa dönük kuşku ifadeleri, tamamiyle farklı ussal işleyişlere dayanmaktaydı. Tomas çözümlemeciydi, yalnızca kuşkucu değildi. Kişisel düzeydeki fiziksel cesaret mevzu bahis olduğunda, o on ikili arasında en gözü pek olanlardan bir tanesiydi.

139:8.9 (1562.3) Thomas was in some respects like Philip; he also wanted “to be shown,” but his outward expressions of doubt were based on entirely different intellectual operations. Thomas was analytical, not merely skeptical. As far as personal physical courage was concerned, he was one of the bravest among the twelve.

    Tomas, oldukça kötü birkaç gün yaşamıştı; o zaman zaman, ümitsiz ve yüzü düşmüş halde bulunmuştu. Dokuz yaşındayken ikiz kız kardeşini yitirişi, genç yaşında fazlaca kedere neden olmuş, ileriki yaşamındaki sinirsel sorunlarına katkıda bulunmuştu. Tomas ümitsiz hale geldiğinde, zaman zaman onu eski haline getiren Nathanyel olmuştu, zaman zaman da Petrus; ve, Alpheus ikizlerinden birinin bunu gerçekleştirmesi hiç de nadir yaşanmamıştı. O, en umutsuz halde olduğunda, ne yazık ki her zaman, İsa ile doğrudan iletişime geçmekten kaçınmıştı. Ancak, Üstün, buna dair her şeyi bilmekte olup, bu şekilde umutsuzluktan muzdarip olduğunda ve kuşkuların altında ezildiğinde kendi havarisi için anlayış dolu bir üzüntüyü beslemişti.

139:8.10 (1562.4) Thomas had some very bad days; he was blue and downcast at times. The loss of his twin sister when he was nine years old had occasioned him much youthful sorrow and had added to his temperamental problems of later life. When Thomas would become despondent, sometimes it was Nathaniel who helped him to recover, sometimes Peter, and not infrequently one of the Alpheus twins. When he was most depressed, unfortunately he always tried to avoid coming in direct contact with Jesus. But the Master knew all about this and had an understanding sympathy for his apostle when he was thus afflicted with depression and harassed by doubts.

    Zaman zaman Tomas, bir veya iki günlüğüne kendisi başına uzaklaşmak için Andreas’dan izin alırdı. Ancak, Tomas yakın bir zaman içinde, bu türden bir tutumun bilgece olmadığını öğrendi; öncül bir biçimde o, umutsuzluğa düştüğünde, görevine sıkıca sarılmanın ve birliktelik içinde bulunduğu kişilerin yakınında kalmaya devam etmenin en iyisi olduğunu keşfetti. Ancak, duygusal yaşamında ne gerçekleşirse gerçekleşsin, o her zaman, bir havari olarak doğru olanı yapmaya devam etti. Zaman gerçekten de ileri doğru hareket etmeye geldiğinde, “Haydi gidelim!” diyen her zaman Tomas olmuştu.

139:8.11 (1562.5) Sometimes Thomas would get permission from Andrew to go off by himself for a day or two. But he soon learned that such a course was not wise; he early found that it was best, when he was downhearted, to stick close to his work and to remain near his associates. But no matter what happened in his emotional life, he kept right on being an apostle. When the time actually came to move forward, it was always Thomas who said, “Let’s go!”

    Tomas; kuşkulara sahip olan, onlarla yüzleşen ve bu kuşkuların üstesinden gelen bir insan varlığının muhteşem örneğidir. O, muhteşem bir akla sahipti; yok yere hata arayan bir eleştirmen değildi. O, mantıklı bir düşünürdü; İsa ve onun akran havarilerinin turnusol kâğıdıydı. Eğer İsa ve onun emekleri özgün olmasaydı, en başından sonuna kadar Tomas gibi birini içinde barındıramazdı. O, keskin ve kesin bir gerçek algısına sahipti. Dolandırmanın ve aldatmanın ilk belirtisinde, Tomas onların hepsini terk ederdi. Bilim adamları belki bütüncül bir biçimde, İsa’nın ve onun yeryüzü üzerindeki görevine dair her şeyi anlayamaz; ancak, orada, aklı gerçek bir bilim adamınınkine sahip olmuş olan Üstün ve onun insan birliktelikleri ile beraber yaşamış ve onlarla çalışmış — Tomas Didimus olarak — bir kişi bulunmaktaydı; ve, o, Nasıralı İsa’ya inanmıştı.

139:8.12 (1562.6) Thomas is the great example of a human being who has doubts, faces them, and wins. He had a great mind; he was no carping critic. He was a logical thinker; he was the acid test of Jesus and his fellow apostles. If Jesus and his work had not been genuine, it could not have held a man like Thomas from the start to the finish. He had a keen and sure sense of fact. At the first appearance of fraud or deception Thomas would have forsaken them all. Scientists may not fully understand all about Jesus and his work on earth, but there lived and worked with the Master and his human associates a man whose mind was that of a true scientist — Thomas Didymus — and he believed in Jesus of Nazareth.

    Tomas, mahkeme ve çarmıh döneminde zorlu bir süreç yaşamıştı. O, bir süreliğine umutsuzluğun derinliklerinde bulunmuştu; ancak, o, havarilere bağlı kalan bir biçimde, cesaretini toplamıştı; o, Celile Denizi üzerinde İsa’yı karşılamak için onlarla hazır bulunmuştu. Bir süreliğine, o, kuşku duyan ümitsizliğine yenik düşmüştü; ancak, nihai olarak, inancını ve cesaretini topladı. O, Hamsin Yortusu’ndan sonra havarilere bilgece tavsiyede bulundu; ve, idamlar inananları dağıttığında, krallığın müjdesini duyuran ve inananları vaftiz eden bir biçimde, Kıbrıs’a, Girit’e, Kuzey Afrika sahiline ve Sicilya’ya hareket etti. Ve, Tomas, Roma hükümetinin hafiyeleri tarafından yakalanana kadar duyurusuna ve vaftizine devam etmiş olup, Malta’da öldürülmüştü. Ölümünden tam da birkaç hafta önce, o, İsa’nın yaşamının ve öğretilerinin yazımına başlamıştı.

139:8.13 (1563.1) Thomas had a trying time during the days of the trial and crucifixion. He was for a season in the depths of despair, but he rallied his courage, stuck to the apostles, and was present with them to welcome Jesus on the Sea of Galilee. For a while he succumbed to his doubting depression but eventually rallied his faith and courage. He gave wise counsel to the apostles after Pentecost and, when persecution scattered the believers, went to Cyprus, Crete, the North African coast, and Sicily, preaching the glad tidings of the kingdom and baptizing believers. And Thomas continued preaching and baptizing until he was apprehended by the agents of the Roman government and was put to death in Malta. Just a few weeks before his death he had begun the writing of the life and teachings of Jesus.

9. ve 10. Yakub ve Yudas Alpheus  

9 and 10. James and Judas Alpheus

    Keresa yakınlarında yaşamış ikiz balıkçılar olarak, Alpheus’un oğulları Yakub ve Yudas, dokuzuncu ve onuncu havariler olup, Yakub ve Yahya Zübeyde tarafından seçilmişlerdi. Onlar, yirmi altı yaşında olup, evlilerdi; Yakub üç çocuk, Yudas ise iki çocuk babasıydı.

139:9.1 (1563.2) James and Judas the sons of Alpheus, the twin fishermen living near Kheresa, were the ninth and tenth apostles and were chosen by James and John Zebedee. They were twenty-six years old and married, James having three children, Judas two.

    Bu iki olağan balıkçı insanları hakkında söylenilecek çok bir şey bulunmamaktadır. Onlar Üstünleri’ni derin sevmiş olup, İsa’da onları derinden sevmişti; ancak, onlar hiçbir zaman, İsa’nın söyleşilerini sorularla bölmemişlerdi. Akran havarilerinin felsefi konuşmalarını veya din-kuramsal tartışmalarını oldukça az anlamışlardı; ancak, onlar, kudretli insanların bu türden bir topluluğu içinde sayılmış olarak kendilerini bulmaktan derin mutluluk duymuşlardı. Bu iki adam; kişisel görünüşlerinde, zihinsel niteliklerinde ve ruhsal kavrayışlarının ölçüsünde neredeyse özdeşlerdi. Biri hakkında ne söylenebilirse, diğeri hakkında da o kayda geçirilebilirdi.

139:9.2 (1563.3) There is not much to be said about these two commonplace fisherfolk. They loved their Master and Jesus loved them, but they never interrupted his discourses with questions. They understood very little about the philosophical discussions or the theological debates of their fellow apostles, but they rejoiced to find themselves numbered among such a group of mighty men. These two men were almost identical in personal appearance, mental characteristics, and extent of spiritual perception. What may be said of one should be recorded of the other.

    Andreas onları, kalabalıkları gözetme görevine atamıştı. Onlar, duyuru zamanlarının başlıca görevlileriydi; ve, gerçekte onlar, on ikinin genel hizmetkârları ve onların gündelik işlerini yerine getiren kişilerdi. Filip’e erzaklarda yardım etmiş, Nathanyel’in ailelerine para taşımış, ve havarilerin herhangi birine bir yardım eli uzatmada her zaman hazır bulunmuşlardı.

139:9.3 (1563.4) Andrew assigned them to the work of policing the multitudes. They were the chief ushers of the preaching hours and, in fact, the general servants and errand boys of the twelve. They helped Philip with the supplies, they carried money to the families for Nathaniel, and always were they ready to lend a helping hand to any one of the apostles.

    Normal insanlardan meydana gelen kalabalıklar, kendileri gibi olan bu iki kişiye havariler arasında yer alma onurunun verilmiş olduğunu görmekten fazlasıyla cesaretlenmişlerdi. Havariler olarak tam da bu kabul edilişleriyle bahse konu ortalama ikiz, ürkek inananların büyük bir topluluğunun krallığa bağlanışının aracı olmuştu. Ve, aynı zamanda da, normal insanlar, kendilerine oldukça benzeyen resmi görevliler tarafından yönlendirilme ve idare edilme düşüncesini oldukça beğenmişlerdi.

139:9.4 (1563.5) The multitudes of the common people were greatly encouraged to find two like themselves honored with places among the apostles. By their very acceptance as apostles these mediocre twins were the means of bringing a host of fainthearted believers into the kingdom. And, too, the common people took more kindly to the idea of being directed and managed by official ushers who were very much like themselves.

    Aynı zamanda Tadeus ve Lebeus olarak da çağrılmış olan Yakub ve Yudas, ne güçlü niteliklere ne de zayıf niteliklere sahipti. Takipçiler tarafından onlara verilmiş olan lakaplar, olağanlığın iyi niyetli isimlendirmeleriydi. Onlar, “havarilerin tümü içinde en son gelenlerdi;” onlar, bunu bilip, bundan mutluluk duymuşlardı.

139:9.5 (1563.6) James and Judas, who were also called Thaddeus and Lebbeus, had neither strong points nor weak points. The nicknames given them by the disciples were good-natured designations of mediocrity. They were “the least of all the apostles”; they knew it and felt cheerful about it.

    Yakub Alpheus İsa’yı özellikle, Üstün’ün yalınlığını nedeniyle derinden sevmişti. Bu ikizler, İsa’nın aklını kavrayamamaktaydılar; ancak, onlar kesin bir biçimde, kendileri ile Üstünleri’nin kalbi arasındaki duygudaş bağı anlamışlardı. Onların akılları, yüksek bir düzeye ait değildi; onlar, kendilerine saygı duyulan bir biçimde akılları kıt olarak bile çağrılabilirlerdi; ancak, ruhsal doğalarında gerçek bir deneyime sahip olmuşlardı. Onlar, İsa’ya inanmışlardı; onlar, Tanrı’nın evlatları ve krallığın takipçileriydi.

139:9.6 (1563.7) James Alpheus especially loved Jesus because of the Master’s simplicity. These twins could not comprehend the mind of Jesus, but they did grasp the sympathetic bond between themselves and the heart of their Master. Their minds were not of a high order; they might even reverently be called stupid, but they had a real experience in their spiritual natures. They believed in Jesus; they were sons of God and fellows of the kingdom.

    Yudas Alpheus’u İsa’ya, Üstün’ün gösterişsiz alçak gönüllüğü çekmişti. Bu türden bir soyluluğun beraberin taşıdığı bu denli alçakgönüllülük, Yudas üzerinde büyük bir çekici etkide bulunmuştu. İsa’nın her zaman, kendisinin olağanüstü eylemleri hakkında sessizliği emretmesi, doğanın bu sade çocuğunda çok büyük bir etki yaratmıştı.

139:9.7 (1564.1) Judas Alpheus was drawn toward Jesus because of the Master’s unostentatious humility. Such humility linked with such personal dignity made a great appeal to Judas. The fact that Jesus would always enjoin silence regarding his unusual acts made a great impression on this simple child of nature.

    İkizler iyi niyetli, sade akıllı yardımcılar olup, herkes onları derinden sevmişti. İsa, tek bir yeteneğe sahip olan bu genç adamları krallık içindeki kişisel görevlilerinin arasındaki onurlu yerlere kabul etmişti, çünkü, mekânın dünyaları üzerinde, benzer bir biçimde kendisiyle ve kendisinin dağıttığı Gerçekliğin Ruhaniyeti ile etkin ve inanan birlikteliğe kabul etmeyi arzuladığı, bu türden sade ve korku altındaki ruhların söylenmemiş milyonları bulunmaktaydı. İsa, küçüklüğü hor görmemişti; yalnızca kötülüğe ve günaha böyle bakmıştı. Yakub ve Yudas, küçüktü; ancak, onlar aynı zamanda, inançlıydı. Onlar sade ve bilgisizdi; ancak, büyük bir kalbe sahip olup, iyi ve cömertlerdi.

139:9.8 (1564.2) The twins were good-natured, simple-minded helpers, and everybody loved them. Jesus welcomed these young men of one talent to positions of honor on his personal staff in the kingdom because there are untold millions of other such simple and fear-ridden souls on the worlds of space whom he likewise wishes to welcome into active and believing fellowship with himself and his outpoured Spirit of Truth. Jesus does not look down upon littleness, only upon evil and sin. James and Judas were little, but they were also faithful. They were simple and ignorant, but they were also big-hearted, kind, and generous.

    Ve, bu alçakgönüllü insanlar; Üstün’ün belirli bir zengin adamı, tüm eşyalarını satıp, fakirlere yardım etmedikçe onu bir din-yayıcı olarak kabul etmeyi reddettiği o gün, ne kadar da minnettar bir biçimde gurur duymuşlardı. İnsanlar bunu duyduğunda ve İsa’nın danışmanları arasında bu ikizlere baktığında, onun hiç kimseyi ayırt etmediğini kesin bir biçimde bilmekteydiler. Ancak, cennetin krallığı olarak — yalnızca tek bir kutsal kurum, bu türden ortalama bir insan temeli üzerine inşa edilebilirdi!

139:9.9 (1564.3) And how gratefully proud were these humble men on that day when the Master refused to accept a certain rich man as an evangelist unless he would sell his goods and help the poor. When the people heard this and beheld the twins among his counselors, they knew of a certainty that Jesus was no respecter of persons. But only a divine institution — the kingdom of heaven — could ever have been built upon such a mediocre human foundation!

    İsa ile olan tüm ilişkilemleri içinde yalnızca bir veya iki kez, ikizler, herkes karşısında soru sorma cesareti göstermişlerdi. Yudas İsa’ya, Üstün kendisini olduğu gibi dünyaya açığa çıkarma hakkında konuşurken, bir soruya cevap almak istedi. O, on ikili arasında artık sırrın olmayacağı karşısında biraz hayal kırıklığına uğramış olup, şu cüretkâr soruyu sormuştu: “Ama, Üstünümüz, sen bu şekilde kendini dünyaya duyurduğun zaman, bizlere nasıl, iyiliğinin özel dışavurumları ile iltimas göstereceksin?”

139:9.10 (1564.4) Only once or twice in all their association with Jesus did the twins venture to ask questions in public. Judas was once intrigued into asking Jesus a question when the Master had talked about revealing himself openly to the world. He felt a little disappointed that there were to be no more secrets among the twelve, and he made bold to ask: “But, Master, when you do thus declare yourself to the world, how will you favor us with special manifestations of your goodness?”

    İkizler; mahkemenin, çarmıhın ve umutsuzluğun karanlık günlerine kadar olmak üzere, en sonuna kadar inançlı bir biçimde hizmet verdi. Onlar hiçbir zaman, İsa’ya olan kalpten inançlarını yitirmedi; ve, (Yahya haricinde) onlar, İsa’nın yeniden dirilişine ilk inananlar olmuşlardı. Ancak, onlar, krallığın kuruluşunu kavrayamamışlardı. Üstünleri çarmıha gerildikten yakın bir süre sonra, onlar, ailelerine ve ağlarına geri dönmüşlerdi; onların görevleri bitmişti. Onlar, krallığın daha çetrefilli mücadeleleri içinde devam etme yetisine sahip değillerdi. Ancak, onlar; bir evrenin egemen yaratıcısı olarak, bir Tanrı Evladı ile yakın ve kişisel ilişkilemin dört yılı ile onurlandırılmış ve kutsanmış olmanın bilincinde yaşamlarını sürdürüp, ölmüşlerdi.

139:9.11 (1564.5) The twins served faithfully until the end, until the dark days of trial, crucifixion, and despair. They never lost their heart faith in Jesus, and (save John) they were the first to believe in his resurrection. But they could not comprehend the establishment of the kingdom. Soon after their Master was crucified, they returned to their families and nets; their work was done. They had not the ability to go on in the more complex battles of the kingdom. But they lived and died conscious of having been honored and blessed with four years of close and personal association with a Son of God, the sovereign maker of a universe.

11. Köktenci Şimon  

11. Simon the Zealot

    On birinci havari, Şimon Zelotes, Şimon Petrus tarafından seçilmişti. O, iyi bir atasal kökene sahip yetkin bir kişi olup, ailesi ile birlikte Kapernaum’da yaşamıştı. O, havarilere bağlandığında yirmi sekiz yaşındaydı. Ateşli bir eylemci olup, aynı zamanda düşünmeden fazlaca konuşan biriydi. O, bütüncül ilgisini Köktenciler’in vatansever örgütüne çevirmeden önce, Kapernaum’da bir tüccardı.

139:11.1 (1564.6) Simon Zelotes, the eleventh apostle, was chosen by Simon Peter. He was an able man of good ancestry and lived with his family at Capernaum. He was twenty-eight years old when he became attached to the apostles. He was a fiery agitator and was also a man who spoke much without thinking. He had been a merchant in Capernaum before he turned his entire attention to the patriotic organization of the Zealots.

    Şimon Zelotes’e, havarisel topluluğun dinlence ve rahatlama görevi verilmişti; ve, o, on ikilinin oyun yaşamının ve boş zaman etkinliklerinin oldukça verimli bir düzenleyicisiydi.

139:11.2 (1564.7) Simon Zelotes was given charge of the diversions and relaxation of the apostolic group, and he was a very efficient organizer of the play life and recreational activities of the twelve.

    Şimon’un güçlü yanı, onun ilham verici sadakatiydi. Havariler, krallığa girmede kararsız halde bocalamakta olan bir erkek veya kadınla karşılaştıklarında, onlar Şimon’u gönderirlerdi. Tanrı’ya olan inanç vasıtasıyla gelen kurtuluşun bu coşkulu savunucusu için, genellikle; “inancın özgürlüğü ve kurtuluşun neşesine” yeni bir ruhun doğuşunu görme niteliğinde, tüm kuşkuları dindirmek ve kararsızlığın her türlüsünü ortadan kaldırmak sadece on beş dakikasını alırdı.

139:11.3 (1564.8) Simon’s strength was his inspirational loyalty. When the apostles found a man or woman who floundered in indecision about entering the kingdom, they would send for Simon. It usually required only about fifteen minutes for this enthusiastic advocate of salvation through faith in God to settle all doubts and remove all indecision, to see a new soul born into the “liberty of faith and the joy of salvation.”

    Şimon’un en büyük zafiyeti, onun maddiyatçı aklıydı. O kendisini hızlı bir biçimde, bir Musevi milliyetçiden ruhsal bir zihniyete sahip ulusların-birlikteliğine dönüştürememişti. Dört yıl, süresince bu türden ussal ve duygusal dönüşümü gerçekleştirmek için haddinden kısa bir süreydi; ancak, İsa, ona karşı her zaman sabırlıydı.

139:11.4 (1565.1) Simon’s great weakness was his material-mindedness. He could not quickly change himself from a Jewish nationalist to a spiritually minded internationalist. Four years was too short a time in which to make such an intellectual and emotional transformation, but Jesus was always patient with him.

    İsa’ya dair Şimon’un çok fazlasıyla hayranlık duyduğu şey, Üstün’ün sakinliği, kendine güveni, dik duruşu ve tarif edilemez soğukkanlılığıydı.

139:11.5 (1565.2) The one thing about Jesus which Simon so much admired was the Master’s calmness, his assurance, poise, and inexplicable composure.

    Her ne kadar Şimon, korkusuz bir ateşli eylemci halinde durdurulamaz bir devrimci olmuşsa da, o kademeli bir biçimde, “Dünya üzerinde barışın ve insanlar arasında iyi niyetin” güçlü ve etkili bir duyurucusu haline gelinceye kadar, bu ateşli doğasını denetim altına altına almıştı. Şimon muhteşem bir münazaracıydı; o kesin bir biçimde tartışmayı sevmekteydi. Ve, mesele eğitimli Museviler’in yasacı akıllarıyla veya Yunanlılar’ın ussal kelime oyunlarıyla ilgilenmeye geldiğinde, görev her zaman Şimon’a verilmişti.

139:11.6 (1565.3) Although Simon was a rabid revolutionist, a fearless firebrand of agitation, he gradually subdued his fiery nature until he became a powerful and effective preacher of “Peace on earth and good will among men.” Simon was a great debater; he did like to argue. And when it came to dealing with the legalistic minds of the educated Jews or the intellectual quibblings of the Greeks, the task was always assigned to Simon.

    O, doğası bakımından isyankâr, ve eğitimi bakımından gelenekçiliğe karşı duran birisiydi; ancak, İsa onu, cennetin krallığının daha yüksek kavramsallaşmaları için kazanmıştı. Şimon öncesinde kendisini her zaman, karşıt taraf ile özdeşleştirmişti; ancak, o bu aşamada, ruhaniyet ve gerçekliğin sınırsız ve ebedi yürüyüşü olarak, ilerleyiş tarafına katılmıştı. Şimon, yoğun sadakatliklerin ve sıcak kişisel bağlılıkların bir kişisiydi; ve, o kesinlikle, oldukça derin bir biçimde İsa’yı sevmişti.

139:11.7 (1565.4) He was a rebel by nature and an iconoclast by training, but Jesus won him for the higher concepts of the kingdom of heaven. He had always identified himself with the party of protest, but he now joined the party of progress, unlimited and eternal progression of spirit and truth. Simon was a man of intense loyalties and warm personal devotions, and he did profoundly love Jesus.

    İsa kendisinin işadamlarıyla, işçilerle, iyimserlerle, karamsarlarla, filozoflarla, kuşkucularla, tahsildarcılarla, siyasetçilerle ve vatanseverlerle görülmesinden korkmamaktaydı.

139:11.8 (1565.5) Jesus was not afraid to identify himself with business men, laboring men, optimists, pessimists, philosophers, skeptics, publicans, politicians, and patriots.

    Üstün, Şimon ile birçok konuşmada bulundu; ancak, o hiçbir zaman, bu ateşli Musevi milliyetçisinden ulusların-birlikteliğine inanan birini yapmada bütünüyle başarılı olamadı. İsa sıklıkla Şimon’a, toplumsal, ekonomik, siyasal düzenlerin gelişmesini görmek istemenin yerinde olduğunu söyledi; ancak, o her zaman şunu eklerdi: “Bu, cennetin krallığının işi değildir. Bizler, Yaratıcı’nın iradesini gerçekleştirmeye adanmalıyız. Bizlerin işi, gökteki bir ruhsal hükümetin elçileri olmaktır; ve, bizler kendimizi, emanetini bizlerin taşımakta olduğu hükümetin başında bulunan kutsal Yaratıcı’nın iradesi ve karakterinin temsili dışında hiçbir şey ile doğrudan ilgili kılmamalıyız.” Bütün bunlar Şimon için kavranılması zor olan şeylerdi; ancak, kademeli bir biçimde o, Üstün’ün öğretisinin anlamına dair bir şeyleri anlamaya başladı.

139:11.9 (1565.6) The Master had many talks with Simon, but he never fully succeeded in making an internationalist out of this ardent Jewish nationalist. Jesus often told Simon that it was proper to want to see the social, economic, and political orders improved, but he would always add: “That is not the business of the kingdom of heaven. We must be dedicated to the doing of the Father’s will. Our business is to be ambassadors of a spiritual government on high, and we must not immediately concern ourselves with aught but the representation of the will and character of the divine Father who stands at the head of the government whose credentials we bear.” It was all difficult for Simon to comprehend, but gradually he began to grasp something of the meaning of the Master’s teaching.

    Kudüs idamları nedeniyle dağılmadan sonra, Şimon, geçici bir süreliğine çalışmasına ara verdi. O, kelimenin tam anlamıyla yıkılmıştı. Bir milliyetçi vatansever olarak o kendisini, İsa’nın öğretilerinin yönergesine teslim etmişti; bu aşamada, her şey yitirilmişti. Şimon umutsuzluk içindeydi; ancak, bir kaç yıl içerisinde umudunu toparladı, ve krallığın müjdesini duyurmak için yola çıktı.

139:11.10 (1565.7) After the dispersion because of the Jerusalem persecutions, Simon went into temporary retirement. He was literally crushed. As a nationalist patriot he had surrendered in deference to Jesus’ teachings; now all was lost. He was in despair, but in a few years he rallied his hopes and went forth to proclaim the gospel of the kingdom.

    O, İskenderiye’ye gitti; Nil’e çıkıp çalıştıktan sonra, her yerde İsa’nın müjdesini duyuran ve inananları vaftiz eden bir biçimde, Afrika’nın kalbine hareket etti. Böylelikle o, yaşlı ve elden ayaktan düşen biri hale gelene kadar, emek verdi. Ve, o, Afrika’nın kalbinde yaşamını yitirip, burada toprağa verildi.

139:11.11 (1565.8) He went to Alexandria and, after working up the Nile, penetrated into the heart of Africa, everywhere preaching the gospel of Jesus and baptizing believers. Thus he labored until he was an old man and feeble. And he died and was buried in the heart of Africa.

12. Yudas İskariot  

12. Judas Iscariot

    On ikinci havari, Yudas İskariot, Nathanyel tarafından seçilmişti. O, güney Yehuda’da küçük bir kasaba olan, Kerioth’da doğmuştu. Küçük bir çocuk iken ebeveynleri, Vaftizci Yahya’nın duyurusuna ve çalışmalarına ilgi duyana kadar yaşamını sürdürdüğü ve babasının çeşitli iş girişimlerinde çalıştığı yer olan Eriha’ya taşınmışlardı. Yudas’ın ebeveynleri Sadukiler’dendi; ve, onlar, oğulları Yahya’nın takipçilerine katıldığında, kendisini evlatlıktan reddetmişlerdi.

139:12.1 (1565.9) Judas Iscariot, the twelfth apostle, was chosen by Nathaniel. He was born in Kerioth, a small town in southern Judea. When he was a lad, his parents moved to Jericho, where he lived and had been employed in his father’s various business enterprises until he became interested in the preaching and work of John the Baptist. Judas’s parents were Sadducees, and when their son joined John’s disciples, they disowned him.

    Nathanyel Yudas ile Teriça’da buluştuğunda, Yudas, Celile Denizi’nin alt ucunda bir balık kurutum girişiminde iş aramaktaydı. O havarilere katıldığında on üç yaşında olup, bekârdı. Yudas, muhtemel bir biçimde on iki arasında en iyi eğitimli kişi olup, Üstün’ün havarisel ailesinde tek Yehudalı’idi. Her ne kadar kültürün dışa yansıyan birçok karakter özelliğine ve eğitim alışkanlığına sahip olsa da, Yudas, kişisel nitelikte olağanüstü hiçbir güçlü özelliği barındırmamaktaydı. O, iyi bir düşünürdü; ancak, her zaman, gerçek anlamıyla dürüst bir düşünür değildi. Yudas, gerçekten kendisini anlamamaktaydı; o, kendisiyle olan ilişkisinde gerçek anlamıyla samimi değildi.

139:12.2 (1566.1) When Nathaniel met Judas at Tarichea, he was seeking employment with a fish-drying enterprise at the lower end of the Sea of Galilee. He was thirty years of age and unmarried when he joined the apostles. He was probably the best-educated man among the twelve and the only Judean in the Master’s apostolic family. Judas had no outstanding trait of personal strength, though he had many outwardly appearing traits of culture and habits of training. He was a good thinker but not always a truly honest thinker. Judas did not really understand himself; he was not really sincere in dealing with himself.

    Andreas Yudas’ı, olabilecek en yüksek düzeyde yerine getirmeye yetkin bir konum olarak, on ikilinin haznedarlığına atamıştı; ve, Üstünü’nün ihanet vaktine kadar, o, makamının sorumluluklarını dürüstçe, doğruluktan sapmadan ve oldukça etkin bir biçimde yerine getirmişti.

139:12.3 (1566.2) Andrew appointed Judas treasurer of the twelve, a position which he was eminently fitted to hold, and up to the time of the betrayal of his Master he discharged the responsibilities of his office honestly, faithfully, and most efficiently.

    Üstün’ün genel olarak çekici ve seçkin bir biçimde büyüleyici kişiliğinin üstünde, Yudas’ın İsa’da hayranlık duyduğu hiçbir özel kişilik niteliği yoktu. Yudas hiçbir zaman, Celileli birlikteliklerine karşı olan Yehuda önyargılarının üstesinden gelmeye yetkin olamamıştı; o kendi aklında bile, İsa’ya dair birçok şeyi eleştirirdi. “Tamamiyle sevgi dolu ve on bin kişi içinde en başta gelen” olarak, havarinin on birinin kendisini kusursuz insan halinde gördüğü bu kişiyi, bu kendisinden tamamiyle memnun olan Yehudalı kalbinde sıklıkla eleştirmeye cüret etmişti. O gerçekten de, İsa’nın ürkek ve bir ölçüde kendi öz gücü ve yönetim yetkisini ortaya koymaktan korkan biri olduğu düşüncesini beslemişti.

139:12.4 (1566.3) There was no special trait about Jesus which Judas admired above the generally attractive and exquisitely charming personality of the Master. Judas was never able to rise above his Judean prejudices against his Galilean associates; he would even criticize in his mind many things about Jesus. Him whom eleven of the apostles looked upon as the perfect man, as the “one altogether lovely and the chiefest among ten thousand,” this self-satisfied Judean often dared to criticize in his own heart. He really entertained the notion that Jesus was timid and somewhat afraid to assert his own power and authority.

    Yudas, iyi bir ticaret erbabıydı. İsa gibi idealist bir kişiliğin finansal hususlarını idare etmek, zorlayıcı adanmışlığa ek olarak, maharet, yetenek ve sabrı gerektirmekteydi; kaldı ki daha, onun bazı havarilerinin yolsuz yordamsız, aceleci ticaret yöntemleri ile mücadele etmekten bahsetmiyoruz. Ve, o, örgütlenmenin elzem olduğunu düşünen biriydi. On ikili içinde hiç kimse Yudas’ı bir kez bile eleştirmemişti. Görebildikleri kadarıyla, Yudas İşkariyot; eşi olmayan bir haznedar, eğitimli bir kişi, (her ne kadar zaman zaman eleştirel olsa da) sadık bir havari, ve kelimenin her anlamıyla büyük bir başarıydı. Havariler Yudas’ı derinden sevmişti; o gerçekten de onlardan biriydi. O, İsa’ya inanmış olmalı; ancak, biz, gerçek anlamıyla Üstün’ü tüm kalbi ile derinden sevmiş olduğundan şüphe duymaktayız. Yudas’ın durumu, şu sözün gerçekliğini göstermektedir: “Biri için bir yol doğru görünür, ama onun sonu ölüme gider.” Günah ve ölümün yollarına farkında olmadan, mutluluk içinde düşmenin yarattığı huzurlu aldanmanın kurbanı olmak tamamiyle mümkündür. Yudas’ın her zaman, mali olarak Üstünü’ne ve onun akran havarilerine sadık bulunduğundan her zaman emin olun. Para hiçbir zaman, onun Üstünü’ne olan ihanetinin güdüsü olamazdı.

139:12.5 (1566.4) Judas was a good business man. It required tact, ability, and patience, as well as painstaking devotion, to manage the financial affairs of such an idealist as Jesus, to say nothing of wrestling with the helter-skelter business methods of some of his apostles. Judas really was a great executive, a farseeing and able financier. And he was a stickler for organization. None of the twelve ever criticized Judas. As far as they could see, Judas Iscariot was a matchless treasurer, a learned man, a loyal (though sometimes critical) apostle, and in every sense of the word a great success. The apostles loved Judas; he was really one of them. He must have believed in Jesus, but we doubt whether he really loved the Master with a whole heart. The case of Judas illustrates the truthfulness of that saying: “There is a way that seems right to a man, but the end thereof is death.” It is altogether possible to fall victim to the peaceful deception of pleasant adjustment to the paths of sin and death. Be assured that Judas was always financially loyal to his Master and his fellow apostles. Money could never have been the motive for his betrayal of the Master.

    Yudas, bilge olmayan ebeveynlerin tek oğluydu. Oldukça genç yaşta, pohpohlanmış ve maruz görülmüştü; o, şımartılmış bir çocuktu. Büyüdükçe o, kendi benliğinin taşıdığı öneme dair abartılı düşünceleri beslemekteydi. O, kötü bir kaybedendi. Hakkaniyete dair gevşek ve çarpıtılmış düşüncelere sahipti; o kendisini, nefret ve şüphenin cazibesine bırakmıştı. O, arkadaşlarının kelime ve eylemlerini yanlış yorumlamada bir uzmandı. Yaşamının tamamı boyunca, Yudas, kendisine kötü davrandıklarını düşündüğü kişilerle ödeşme alışkanlığını geliştirmişti. Onun değerlere ve sadakatlere dair duyuşu eksikti.

139:12.6 (1566.5) Judas was an only son of unwise parents. When very young, he was pampered and petted; he was a spoiled child. As he grew up, he had exaggerated ideas about his self-importance. He was a poor loser. He had loose and distorted ideas about fairness; he was given to the indulgence of hate and suspicion. He was an expert at misinterpretation of the words and acts of his friends. All through his life Judas had cultivated the habit of getting even with those whom he fancied had mistreated him. His sense of values and loyalties was defective.

    İsa’ya göre Yudas, bir inanç serüvencisiydi. En başından beri Üstün bütünüyle, bu havarinin zafiyetini anlamış olup, onun birlikteliğe kabul etmenin tehlikelerini oldukça iyi bilmekteydi. Ancak, kurtulma ve kurtuluş için her yaratılmış varlığa bütüncül ve eşit bir şans verme Tanrı Evlatları’nın doğasıdır. İsa, yalnızca bu dünyanın fanilerinin değil, sayısız diğer dünyalara ait gözetleyicilerin; bir yaratılmışın, krallığa olan bağlılığının içtenliğine ve samimiyetine dair şüpheler mevcut olduğunda, insanların Hâkimleri’nin şüphe içindeki adayı bütünüyle kabul etmesinin her zaman uygulanması gereken bir eylem olduğunu bilmesini istedi. Ebedi yaşamın kapıları, herkese ardına kadar açıktır; “her kim gelecek olursa olun;” orada, gelecek olan kişinin duyduğu inanç dışında hiçbir kısıtlama veya yeterlilik bulunmamaktadır.

139:12.7 (1566.6) To Jesus, Judas was a faith adventure. From the beginning the Master fully understood the weakness of this apostle and well knew the dangers of admitting him to fellowship. But it is the nature of the Sons of God to give every created being a full and equal chance for salvation and survival. Jesus wanted not only the mortals of this world but the onlookers of innumerable other worlds to know that, when doubts exist as to the sincerity and wholeheartedness of a creature’s devotion to the kingdom, it is the invariable practice of the Judges of men fully to receive the doubtful candidate. The door of eternal life is wide open to all; “whosoever will may come”; there are no restrictions or qualifications save the faith of the one who comes.

    Bu; bahse konu zayıf ve kafası karışmış havariyi dönüştürmek için her zaman mümkün olan her şeyi yapan bir biçimde, İsa’nın tam da en sonuna kadar Yudas’a neden izin vermiş oluşunun tam da sebebidir. Ancak, ışık, dürüst bir biçimde alınmadığında ve ona uygun bir biçimde yaşanılmadığında, ruh içinde karanlığa dönüşme eğilimi göstermektedir. Yudas, İsa’nın krallığa dair öğretileri hususunda ussal bir biçimde gelişmişti; ancak, o, diğer havarilerin gerçekleştirmiş olduğu gibi ruhsal karakteri elde etmede ilerleme göstermemişti. O, ruhsal deneyim içinde kişisel düzeyde tatmin edici bir ilerleme göstermede başarısız olmuştu.

139:12.8 (1567.1) This is just the reason why Jesus permitted Judas to go on to the very end, always doing everything possible to transform and save this weak and confused apostle. But when light is not honestly received and lived up to, it tends to become darkness within the soul. Judas grew intellectually regarding Jesus’ teachings about the kingdom, but he did not make progress in the acquirement of spiritual character as did the other apostles. He failed to make satisfactory personal progress in spiritual experience.

    Yudas artan bir biçimde, kişisel hayal kırıklığını üzerine durmadan düşünür hale gelmişti; ve, nihai olarak, o, kendisine haksızlığın yapıldığını düşünmesinden doğan kızgınlığın kurbanı olmuştu. Onun hisleri, öncesinde birçok kez incinmişti; ve, o, en yakın arkadaşlarından, hatta Üstün’den bile, hiç de normal olmayan düzeylerde şüphe duyar hale gelmişti. Yakın bir süre içinde o; evet, birlikteliklerine ve Üstünü’ne ihanet etmeye kadar giden bir biçimde, intikamını alacak ne olursa, ödeşme düşüncesine saplantılı hale gelmişti.

139:12.9 (1567.2) Judas became increasingly a brooder over personal disappointment, and finally he became a victim of resentment. His feelings had been many times hurt, and he grew abnormally suspicious of his best friends, even of the Master. Presently he became obsessed with the idea of getting even, anything to avenge himself, yes, even betrayal of his associates and his Master.

    Ancak, bu kötü ve tehlikeli düşünceler; minnettar bir kadının İsa’nın ayaklarında kokuları taşıyan pahalı bir kutuyu kırmasına kadar kesin bir hal almamıştı. Bu Yudas için savurgan görünmüştü; ve, onun kamu önündeki itirazı oracıkta İsa tarafından herkesin duyduğu bir biçimde bütünüyle reddedilince, bu onun için çok fazla gelmişti. Bu olay, bir hayat boyunca birikmiş olan kinin, incinmenin, zarar verme amacı taşıyan kötü düşüncelerin, ön yargıların ve intikamın harekete geçmesini belirlemişti; ve, o aklında, kiminle olduğunu bilmedikleriyle bile ödeşmeye karar vermişti; ancak, o, ışığın ilerleyici krallığından bireyin-kendi tercih-etmiş-olduğu karanlığın bölgelerine geçişini belirlemiş etmiş olan yaşanmışlıkta yalnızca İsa şans eseri başrollerde bulunmuş olduğu için, kendi talihsiz yaşamının riyakâr oyunun tamamı içinde tek bir masum olan insana sahip olduğu doğanın tüm kötülüğünü odaklamıştı.

139:12.10 (1567.3) But these wicked and dangerous ideas did not take definite shape until the day when a grateful woman broke an expensive box of incense at Jesus’ feet. This seemed wasteful to Judas, and when his public protest was so sweepingly disallowed by Jesus right there in the hearing of all, it was too much. That event determined the mobilization of all the accumulated hate, hurt, malice, prejudice, jealousy, and revenge of a lifetime, and he made up his mind to get even with he knew not whom; but he crystallized all the evil of his nature upon the one innocent person in all the sordid drama of his unfortunate life just because Jesus happened to be the chief actor in the episode which marked his passing from the progressive kingdom of light into that self-chosen domain of darkness.

    Hem özel olarak hem de herkes içinde, üstün birçok kez Yudas’ı, kendisini kaybetmekte olduğu hususunda uyarmıştı; ancak, kutsal uyarılar genellikle, düşmancıl hale gelmiş insan doğası ile yüzleşirken genellikle nafile niteliktedir. İsa, Yudas’ın yanlış yola gitmeyi tercih edilişini engellemek için, insanın ahlaki özgürlüğü ile tutarlı halde, mümkün olan her şeyi yapmıştı. Büyük sınav nihai olarak gelip çatmıştı. Hıncın evladı başarısız olmuştu; kendisini, benliğini abartılı biçimde önemli görmenin sahip olduğu gururlu ve intikam dolu bir aklın tatsız ve çirkin emirlerine kendisini bırakmış olup, hızlıca bir biçimde kafa karışıklığına, umutsuzluğa ve bayağılığa dalmıştı.

139:12.11 (1567.4) The Master many times, both privately and publicly, had warned Judas that he was slipping, but divine warnings are usually useless in dealing with embittered human nature. Jesus did everything possible, consistent with man’s moral freedom, to prevent Judas’s choosing to go the wrong way. The great test finally came. The son of resentment failed; he yielded to the sour and sordid dictates of a proud and vengeful mind of exaggerated self-importance and swiftly plunged on down into confusion, despair, and depravity.

    Yudas bunun sonrasında, kendi Koruyucusu ve Üstünü’nü aldatmanın bayağı ve utanç dolu istekliliğini duymuş olup, hızlıca oldukça ahlaksız bir planı yürürlüğe koydu. Kızgınlığının yaratmış olduğu ihanetsel aldatmanın tasarımlarında bulunurken, o zaman zaman pişmanlığı ve utancı deneyimledi; ve, kafa karışıklığından kurtulmuş olduğu bu aralıklarda, kendi aklında gerçekleşmiş olduğu bir savunma olarak, İsa’nın muhtemel bir biçimde son anda gücünü ortaya koyup, kendisini kurtaracağını düşünmüştü.

139:12.12 (1567.5) Judas then entered into the base and shameful intrigue to betray his Lord and Master and quickly carried the nefarious scheme into effect. During the outworking of his anger-conceived plans of traitorous betrayal, he experienced moments of regret and shame, and in these lucid intervals he faintheartedly conceived, as a defense in his own mind, the idea that Jesus might possibly exert his power and deliver himself at the last moment.

    Bu çirkin ve günahkâr şey tamamen sona erdiğinde, arkadaşını, uzunca bir süredir duymuş olduğu intikam duygusunu tatmin etmek için otuz parça gümüşe satmış olmanın hafifliğini düşünmüş olan inancına ihanet etmiş bu kişi, koşup, intihar olarak — fani mevcudiyetin gerçekliklerinden kaçışın bu dramında son rolünü oynamıştı.

139:12.13 (1567.6) When the sordid and sinful business was all over, this renegade mortal, who thought lightly of selling his friend for thirty pieces of silver to satisfy his long-nursed craving for revenge, rushed out and committed the final act in the drama of fleeing from the realities of mortal existence — suicide.

    On bir havari, ne yapacaklarını bilmez halde, dehşet içinde kalmışlardı. İsa, kendisine ihanet edene yalnızca acıyan gözlerle bakmıştı. Dünyalar Yudas’ı bağışlamada zorlanmış olup, ismi uçsuz bucaksız bir evrende kaçınılır hale gelmiştir.

139:12.14 (1567.7) The eleven apostles were horrified, stunned. Jesus regarded the betrayer only with pity. The worlds have found it difficult to forgive Judas, and his name has become eschewed throughout a far-flung universe.





Back to Top