URANTİA’NIN KİTABI’NA - 173. Makale
Kudüs’teki Pazar

URANTİA’NIN KİTABI’NA   

Kısım IV. İsa’nın Hayatı ve Öğretileri



Paper 173
Monday in Jerusalem

    BU PAZAR sabahının erken saatlerinde, önceden ayarlanmış bir biçimde, İsa ve havarileri Bethani’de Şimon’un evinde bir araya geldi. On ikili, mabede doğru seyahat ederlerken tuhaf bir biçimde sessiz haldeydi; onlar, bir önceki günün deneyiminden kendilerini kurtaramamışlardı. Onlar, korku duyar halde, bekler konumda bulunup, derin bir biçimde, bu Hamursuz haftası boyunca hiçbir kamu öğretisine girişmemelerine dair onun emrini de içine alan, Üstün’ün birden gerçekleştirmiş olduğu taktik değişikliğinden doğan belirli bir aidiyetsizlik hissinden etkilenmişlerdi.

173:0.1 (1888.1) EARLY on this Monday morning, by prearrangement, Jesus and the apostles assembled at the home of Simon in Bethany, and after a brief conference they set out for Jerusalem. The twelve were strangely silent as they journeyed on toward the temple; they had not recovered from the experience of the preceding day. They were expectant, fearful, and profoundly affected by a certain feeling of detachment growing out of the Master’s sudden change of tactics, coupled with his instruction that they were to engage in no public teaching throughout this Passover week.

    Bu topluluk Zeytindağı’ndan inerlerken, havarilerin kendisini arkadan düşünce dolu bir sessizlik içinde sessizce takip ettiği bir biçimde, İsa en başta seyahat etmekteydi. Yudas İşkariyot dışında hepsinin akıllarında en önde gelmiş tek bir düşünce bulunmaktaydı, ve o ise: Üstün bugün ne yapacak? Yudas’ın içine düşmüş olduğu düşünce ise şuydu: Ne yapmalıyım? İsa ve birlikteliklerim ile devam etmeli miyim, yoksa çekilmeli miyim? Ve, eğer bırakırsam, nasıl ayrılmalıyım?

173:0.2 (1888.2) As this group journeyed down Mount Olivet, Jesus led the way, the apostles following closely behind in meditative silence. There was just one thought uppermost in the minds of all save Judas Iscariot, and that was: What will the Master do today? The one absorbing thought of Judas was: What shall I do? Shall I go on with Jesus and my associates, or shall I withdraw? And if I am going to quit, how shall I break off?

    Bu güzel sabah onlar mabede vardıklarında saat yaklaşık olarak saat dokuzdu. Onlar derhal, İsa’nın oldukça sık bir biçimde öğretimde bulunduğu büyük bahçeye gitmişlerdi; ve, kendilerini beklemekte olan inananları selamladıktan sonra, İsa öğretim kürsülerinden bir tanesine çıkmış olup, toplanmakta olan kalabalığa hitap etmeye başladı. Havariler yakındaki bir yere çekilip, gelişmeleri beklediler.

173:0.3 (1888.3) It was about nine o’clock on this beautiful morning when these men arrived at the temple. They went at once to the large court where Jesus so often taught, and after greeting the believers who were awaiting him, Jesus mounted one of the teaching platforms and began to address the gathering crowd. The apostles withdrew for a short distance and awaited developments.

1. Mabed’in Temizlenişi  

1. Cleansing the Temple

    Mabet ibadetinin ayinleri ve törenleri ile ilişkili olarak büyük bir ticari trafik oluşmuştu. Orada, çeşitli kurbanlar için elverişli olan hayvanları sağlamanın ticareti bulunmaktaydı. Her ne kadar bir ibadet eden kişinin kendi öz kurbanını kendi başına sağlamasına izin verilmekte olsa da, bu hayvanın Levi yasasının taşımakta olduğu anlam bakımından ve mabedin resmi denetleyicileri tarafından yorumlandığı biçimiyle tüm “leke”den uzak alması gerçekliğini korumaktaydı. Birçok sefer bir ibadet eden kişi, kusursuz olarak varsaydığı hayvanının mabet denetleyicileri tarafından reddedilmesinin küçük düşürücü etkisini deneyimlemişti. Bu nedenle, kurbanlık hayvanları mabette satın almak daha yaygın bir uygulama haline gelmişti; ve, her ne kadar Zeytindağı yakınında satın alınabilecek birkaç kurbanlık yer bulunmuş olsa da, bu hayvanları doğrudan bir biçimde mabet bölümlerinden almak gözde bir şey olmuştu. Kademeli bir biçimde, mabet bahçelerinde her bir türden kurbanlık hayvanı satmanın bu adaleti ortaya çıkmıştı. Devasa karların elde edildiği, bu büyük ticaret bu şekilde doğmuştu. Kazançların bir kısmı mabet hazinesi için alıkonulmaktaydı; ancak, onların daha büyük bir kısmı dolaylı olarak yönetimdeki yüksek din-adamsal ailelerin ellerine gitmekteydi.

173:1.1 (1888.4) A huge commercial traffic had grown up in association with the services and ceremonies of the temple worship. There was the business of providing suitable animals for the various sacrifices. Though it was permissible for a worshiper to provide his own sacrifice, the fact remained that this animal must be free from all “blemish” in the meaning of the Levitical law and as interpreted by official inspectors of the temple. Many a worshiper had experienced the humiliation of having his supposedly perfect animal rejected by the temple examiners. It therefore became the more general practice to purchase sacrificial animals at the temple, and although there were several stations on near-by Olivet where they could be bought, it had become the vogue to buy these animals directly from the temple pens. Gradually there had grown up this custom of selling all kinds of sacrificial animals in the temple courts. An extensive business, in which enormous profits were made, had thus been brought into existence. Part of these gains was reserved for the temple treasury, but the larger part went indirectly into the hands of the ruling high-priestly families.

    Hayvanların bu satışı gelişme gösterdi çünkü ibadet eden kişi bu türden bir hayvanı satın aldığında, ücret bir ölçüde yüksek olsa da, ilave hiçbir ücret ödenmemekteydi; ve, o, amaçlanan kurbanın, gerçek veya teknik lekelere sahip olması nedeniyle reddedilmeyecek oluşundan emin olabilirdi. Özellikle büyük ulusal şölenler boyunca, sıradan insanlar üzerinde bir seferlik veya başka düzenlerde gerçekleşen dudak uçuklatıcı ücretler alınmaktaydı. Bir seferinde açgözlü din-adamları o kadar ileriye gitti ki, fakirlere birkaç meteliğe satılması gereken bir çift güvercin için bir haftalık yevmiyenin değerine denk düşen ücreti talep ettiler. “Annas’ın evlatları” hâlihazırda, mabedin kendisinin yıkılmasından önce bir kalabalık tarafından nihai bir biçimde yok edilene kadar sürmüş olan, bu tam da ticari eşya pazarları olarak, mabet yerleşkesindeki tezgâhlarını kurmuşlardı.

173:1.2 (1888.5) This sale of animals in the temple prospered because, when the worshiper purchased such an animal, although the price might be somewhat high, no more fees had to be paid, and he could be sure the intended sacrifice would not be rejected on the ground of possessing real or technical blemishes. At one time or another systems of exorbitant overcharge were practiced upon the common people, especially during the great national feasts. At one time the greedy priests went so far as to demand the equivalent of the value of a week’s labor for a pair of doves which should have been sold to the poor for a few pennies. The “sons of Annas” had already begun to establish their bazaars in the temple precincts, those very merchandise marts which persisted to the time of their final overthrow by a mob three years before the destruction of the temple itself.

    Ancak, kurbanlık hayvanlardaki ve çeşitli eşyalardaki trafik, mabet bahçelerine saygısızlıkla davranıldığı tek biçim değildi. Bu zaman zarfında orada, tam da mabet içinde gerçekleştirilmekte olan geniş bir bankacılık ve ticari değiş-tokuş serpilmişti. Ve, tüm bunların hepsi şu şekilde gelişmişti: Aşmonayim hanedanlığı boyunca Museviler kendilerine ait gümüş parayı basmış olup, mabedin bir buçuk şekel ve tüm diğer mabet ücretlerinin bu Musevi parası ile ödenmesini zorunlu kılması bir adet haline gelmişti. Bu düzenleme, tüm Filistin ve Roma İmparatorluğu’nun diğer vilayetleri boyunca kullanımda olan birçok para birimi ile Musevi parasının bu geleneksel şekelini değiştirmek için para takasçılarının mabet tarafından onaylanmasını gerektirmişti. Mabet; kadınlar, köleler ve küçükler dışında, tüm kişilere getirilen, yaklaşık olarak on kuruş büyüklüğünde ancak ondan iki kat daha kalın bir madeni para olarak, bir buçuk şekellik baş vergisi almaktaydı. İsa’nın zamanında din-adamları da, mabet ödemelerinden muaf tutulmuştu. Bunun uyarınca, Hamursuz’dan önceki ayın 15’inden 25’ine kadar, onaylanmış para takasçıları, Kudüs’e ulaştıktan sonra mabet ödemeleri gerçekleştirebilmeleri için kabul edilen parayı Musevi insanlarına sağlamak amacıyla Filistin’in baş şehirlerinde tezgâhlarını dikmekteydiler. Bu on günlük dönemden sonra bu para takasçıları Kudüs’e ilerlemiş olup, mabedin bahçelerinde takas masalarını kurmaya devam ettiler. Onlar, yaklaşık olarak on kuruş değerindeki olan bir madeni paranın takası için üç ila dört kuruşa den gelen bir komisyon almaktaydılar; ve, eğer bir madeni para takas için daha yüksek bir değer de ise, onların bu komisyonun iki mislini almasına izin verilmekteydi. Benzer bir biçimde mabet bankacıları, kurbanlık hayvanların satın alınışını, yemin ödemelerini ve sunaklarda bulunmayı içeren tüm para takasından kar elde etmekteydi.

173:1.3 (1889.1) But traffic in sacrificial animals and sundry merchandise was not the only way in which the courts of the temple were profaned. At this time there was fostered an extensive system of banking and commercial exchange which was carried on right within the temple precincts. And this all came about in the following manner: During the Asmonean dynasty the Jews coined their own silver money, and it had become the practice to require the temple dues of one-half shekel and all other temple fees to be paid with this Jewish coin. This regulation necessitated that money-changers be licensed to exchange the many sorts of currency in circulation throughout Palestine and other provinces of the Roman Empire for this orthodox shekel of Jewish coining. The temple head tax, payable by all except women, slaves, and minors, was one-half shekel, a coin about the size of a ten-cent piece but twice as thick. By the times of Jesus the priests had also been exempted from the payment of temple dues. Accordingly, from the 15th to the 25th of the month preceding the Passover, accredited money-changers erected their booths in the principal cities of Palestine for the purpose of providing the Jewish people with proper money to meet the temple dues after they had reached Jerusalem. After this ten-day period these money-changers moved on to Jerusalem and proceeded to set up their exchange tables in the courts of the temple. They were permitted to charge the equivalent of from three to four cents commission for the exchange of a coin valued at about ten cents, and in case a coin of larger value was offered for exchange, they were allowed to collect double. Likewise did these temple bankers profit from the exchange of all money intended for the purchase of sacrificial animals and for the payment of vows and the making of offerings.

    Bu mabet para takasçıları sadece, ziyaret eden kutsal yolcuların Kudüs’e dönemsel olarak getirmiş oldukları yirmiden fazla para birimini takas etmenin getirdiği gelirden düzenli bir bankacılık ticaretinde bulunmamaktaydı; anlar aynı zamanda, bankacılık işi ile ilgili diğer her türlü etkileşim türüne katılmaktaydı. Hem mabet hazinesi hem de mabet yöneticileri, bu ticari etkinliklerden devasa biçimde kar elde etmekteydi. Sıradan insanlar fakirlik içinde bulunmaya ve onlar bu adil olmayan vergileri vermeye devam ederken, mabet hazinesinin dört yüz milyon liraya varan kaynakları elinde tutması görülmemiş şey değildi.

173:1.4 (1889.2) These temple money-changers not only conducted a regular banking business for profit in the exchange of more than twenty sorts of money which the visiting pilgrims would periodically bring to Jerusalem, but they also engaged in all other kinds of transactions pertaining to the banking business. Both the temple treasury and the temple rulers profited tremendously from these commercial activities. It was not uncommon for the temple treasury to hold upwards of ten million dollars while the common people languished in poverty and continued to pay these unjust levies.

    Para takasçılarının, eşya satıcılarının ve hayvancıların bu gürültülü topluluğu arasında İsa, bu Pazar sabahı, cennetsel krallığın müjdesini öğretmeye girişmişti. O, mabede olan bu saygısızlığa karşı durmada yalnız değildi; olağan insanlar da, özellikle yabancı vilayetlerden gelmekte olan Musevi ziyaretçiler, ulusal ibadet evlerinin bu kar amaçlı kirletilişine içten bir biçimde karşıydılar. Bu zaman zarfında Sanhedrin’in kendisi, ticaret ve değiş-tokuşun tüm bu konuşma gürültüleri ve kafa karışıklığı tarafından çevrelenmiş bir biçimde, bir odada olağan toplantılarını düzenlemekteydi.

173:1.5 (1889.3) In the midst of this noisy aggregation of money-changers, merchandisers, and cattle sellers, Jesus, on this Monday morning, attempted to teach the gospel of the heavenly kingdom. He was not alone in resenting this profanation of the temple; the common people, especially the Jewish visitors from foreign provinces, also heartily resented this profiteering desecration of their national house of worship. At this time the Sanhedrin itself held its regular meetings in a chamber surrounded by all this babble and confusion of trade and barter.

    İsa hitabetine başlayacakken, ilgisini zorla çeken iki şey yaşanmıştı. Yakındaki bir takasçının para masasında, İskenderiyeli bir Musevi’nin fazla ücret almak ile suçlayışından doğan çok şiddetli ve kızgın bir tartışma kopmuşken, hava, bir hayvan ahırından diğerine sürülmekte olan yaklaşık yüz sayıdaki boğanın çıkardığı böğürme sesi ile doluydu. İsa, sessiz ancak düşünceli bir biçimde bu ticaret ve kafa karışıklığı sahnesini irdeler halde, durmuşken, yakında, bir zamanlar İron’da konuşmuş olduğu bir kişi olarak, yalın akıldaki bir Celileli’nin gösteriş peşinde ve kendilerini üstün gören Yudealılar tarafından alay edilişini ve itilip kakılmasına bakmaktaydı; ve, tüm bunların hepsi, İsa’nın ruhunda kızgın hislerin tuhaf ve dönemsel doğuşunu üreten bir biçimde bir araya gelmişti.

173:1.6 (1890.1) As Jesus was about to begin his address, two things happened to arrest his attention. At the money table of a near-by exchanger a violent and heated argument had arisen over the alleged overcharging of a Jew from Alexandria, while at the same moment the air was rent by the bellowing of a drove of some one hundred bullocks which was being driven from one section of the animal pens to another. As Jesus paused, silently but thoughtfully contemplating this scene of commerce and confusion, close by he beheld a simple-minded Galilean, a man he had once talked with in Iron, being ridiculed and jostled about by supercilious and would-be superior Judeans; and all of this combined to produce one of those strange and periodic uprisings of indignant emotion in the soul of Jesus.

    Biraz sonra olacaklara katılmadan kaçınmış olan yakında durmaktaki, havarilerini şaşırtan bir biçimde, İsa öğreti kürsüsünden aşağıya inip, bahçe boyunca sürüyü gütmekte olan gence gidip tellerden olan kırbacını aldı ve hayvanları çabuk bir biçimde mabetten dışarı sürdü. Ancak, bu onun yaptığı tek şey değildi; o ihtişamlı bir biçimde, mabet bahçesinde toplanmış olan binlerce kişinin meraklı bakışları önünde en uzak ahıra gidip her birinin kapılarını tutsaklık içindeki hayvanları dışa doğru sürmek için açmaya başlamıştı. Bu zaman zarfında, bir araya toplanmış olan kutsal yolcular hareketlenmişti; ve, haykıran sesleri ile pazarlara doğru hareket etmiş olup, para takasçılarının tezgâhlarını devirmeye başlamışlardı. Beş dakikadan kısa bir süre içinde ticaretin her bir etkinliği mabetten gitmiş hale gelmişti. Bu zaman zarfında, yakında bulunan Roma muhafızları, hepsinin sessiz olduğu bir biçimde, olay yerinde ortaya çıktı ve kalabalıklar sakinleşti; İsa, konuşma kürsüsüne geri dönen bir halde, kalabalıklara şunu söyledi: “Sizler, Yazıtlarda yazılmış olan şu güne şahit oldunuz: ‘Benim evim tüm milletler için dua evi olarak çağrılmalı ama siz onu bir soyguncu yatağına çevirdiniz.’”

173:1.7 (1890.2) To the amazement of his apostles, standing near at hand, who refrained from participation in what so soon followed, Jesus stepped down from the teaching platform and, going over to the lad who was driving the cattle through the court, took from him his whip of cords and swiftly drove the animals from the temple. But that was not all; he strode majestically before the wondering gaze of the thousands assembled in the temple court to the farthest cattle pen and proceeded to open the gates of every stall and to drive out the imprisoned animals. By this time the assembled pilgrims were electrified, and with uproarious shouting they moved toward the bazaars and began to overturn the tables of the money-changers. In less than five minutes all commerce had been swept from the temple. By the time the near-by Roman guards had appeared on the scene, all was quiet, and the crowds had become orderly; Jesus, returning to the speaker’s stand, spoke to the multitude: “You have this day witnessed that which is written in the Scriptures: ‘My house shall be called a house of prayer for all nations, but you have made it a den of robbers.’”

    Ancak, İsa başka şeyleri söylemeden önce, büyük topluluk takdir haykırışlarına katılmıştı; ve, yakın bir süre içinde gençlerden meydana gelen bir kalabalık topluluktan ileri çıkıp, kutsal mabetten atılmış olan saygısız ve kar amacı içindeki satıcıların durumunu takdirin minnettar övgü şarkısını söylediler. Bu zaman zarfında, din-adamlarından bazıları olay yerine ulaşmış olup, onlardan bir tanesi İsa’ya şunu söylemişti: “Levi çocuklarının ne söylediğini duymuyor musun?” Ve, Üstün: “Hiç okumadınız mı, ‘bebelerin ve emzik bekleyenlerin ağızlarından kusursuz övgüler dizilir’?” Ve, insanlar tarafından belirlenmiş koruyucuların her girişte beklediği bir biçimde, İsa günün geri kalan kısmında öğretisine devam etti; ve, bu koruyucular, herhangi bir kişinin mabet bahçelerine boş testinin bile taşınmasına izin vermemekteydi.

173:1.8 (1890.3) But before he could utter other words, the great assembly broke out in hosannas of praise, and presently a throng of youths stepped out from the crowd to sing grateful hymns of appreciation that the profane and profiteering merchandisers had been ejected from the sacred temple. By this time certain of the priests had arrived on the scene, and one of them said to Jesus, “Do you not hear what the children of the Levites say?” And the Master replied, “Have you never read, ‘Out of the mouths of babes and sucklings has praise been perfected’?” And all the rest of that day while Jesus taught, guards set by the people stood watch at every archway, and they would not permit anyone to carry even an empty vessel across the temple courts.

    Baş din-adamları ve kâtipler bu yaşananları duyduklarında, ne düşüneceklerini bilemez hale geldiler. Onlar Üstün’den daha da korku duymaya başladılar, ve bunun uyarınca onu yok etmeye daha kararlı hale geldiler. Ancak, onlar şaşkınlık içerisindelerdi. İsa’nın ölümünü nasıl elde edeceklerini bilmiyorlardı; zira, onlar fazlasıyla, bu aşamada İsa’nın saygısız kar amacı taşıyanları atışına dair onayında açık destekte bulunmuş, kalabalıklardan korkmaktaydı. Ve, mabet bahçelerinde sessiz ve huzur içinde olan bir gün olarak, bugünün tamamı boyunca, insanlar İsa’nın öğretisini duymuş olup, onun sözlerini kulaklarını dört açıp dinlediler.

173:1.9 (1890.4) When the chief priests and the scribes heard about these happenings, they were dumfounded. All the more they feared the Master, and all the more they determined to destroy him. But they were nonplused. They did not know how to accomplish his death, for they greatly feared the multitudes, who were now so outspoken in their approval of his overthrow of the profane profiteers. And all this day, a day of quiet and peace in the temple courts, the people heard Jesus’ teaching and literally hung on his words.

    İsa’nın bu şaşırtıcı eylemi, havarilerin kavrayışının ötesindeydi. Onlar, Üstünlerinin bu anlık ve beklenmeyen hareketi karşısında o kadar şaşırmışlardı ki, yaşanmışlığın tümü boyunca konuşma kürsüsünün yakınında birbirlerine yanaşık kalmışlardı; onlar bir sefer dahi olsun, mabedin temizlenişine yardım etmek için bir parmak bile oynatmamışlardı. Eğer bu dikkate değer olay, bir gün önce, kalabalık tarafından haykırışlar ile onaylanırken, şehrin kapılarından gerçekleşen gürültülü ilerleyişinin sonunda İsa’nın mabede olan zafersel varışı zamanında yaşanmış olsaydı, onlar bu yardımda bulunmaya hazır olurdu, ancak yaşananlar nedeniyle bu gelişmelere katılmaya tamamiyle hazırlıksız haldeydiler.

173:1.10 (1890.5) This surprising act of Jesus was beyond the comprehension of his apostles. They were so taken aback by this sudden and unexpected move of their Master that they remained throughout the whole episode huddled together near the speaker’s stand; they never lifted a hand to further this cleansing of the temple. If this spectacular event had occurred the day before, at the time of Jesus’ triumphal arrival at the temple at the termination of his tumultuous procession through the gates of the city, all the while loudly acclaimed by the multitude, they would have been ready for it, but coming as it did, they were wholly unprepared to participate.

    Mabedin bu temizlenişi, Üstün’ün fakirlere ve eğitim görmemiş olanlara adaletsiz davranma ve onlar üzerinden kar elde etmenin her türüne karşı olan kınayışına ek olarak dinin uygulamalarını ticari hale getirmeye olan tutumunu yansıtmaktadır. Bu yaşanmışlık aynı zamanda İsa’nın, kendilerine siyasi, finansal veya din-kurumsal gücü siper edebilecek olan adaletsiz azınlıkların hakkaniyetsiz ve köleleştirici uygulamalarına karşı herhangi bir topluluk içindeki çoğunluğu korumak için şiddeti kullanmayı reddedişe onaylar gözle bakmadığını göstermektedir. Kurnaz, ahlaksız ve planlar kurmakta olan kişilerin; idealleri nedeniyle, kendilerini korumak veya takdir edilecek yaşam projelerini ilerletmek için son olarak kuvvete başvurma eğiliminde bulunmayanların sömürülüşü ve ezilişi için kendi aralarında örgütlenmelerine izin verilmeyecektir.

173:1.11 (1891.1) This cleansing of the temple discloses the Master’s attitude toward commercializing the practices of religion as well as his detestation of all forms of unfairness and profiteering at the expense of the poor and the unlearned. This episode also demonstrates that Jesus did not look with approval upon the refusal to employ force to protect the majority of any given human group against the unfair and enslaving practices of unjust minorities who may be able to entrench themselves behind political, financial, or ecclesiastical power. Shrewd, wicked, and designing men are not to be permitted to organize themselves for the exploitation and oppression of those who, because of their idealism, are not disposed to resort to force for self-protection or for the furtherance of their laudable life projects.

2. Üstün’ün Yönetim Yetkisine Karşı Çıkış  

2. Challenging the Master’s Authority

    Pazar günü Kudüs’e olan bu muzaffer giriş Musevi önderlerini o kadar şaşkına uğrattı ki, onlar İsa’yı tutuklamaktan kaçındı. Bu gün, mabedin bu göz alıcı temizlenişi benzer bir biçimde Üstün’ün yakalanışını etkili bir şekilde öteledi. Gün be gün, Musevilerin yöneticileri onu yok etmede gittikçe artan bir biçimde kararlı hale gelmekteydi; ancak, onlar, saldırı saatinin gecikmesine neden olan, iki korkunun güçlü etkisi altındaydı. Baş din-adamları ve kâtipler, kalabalıkların kendilerine bir karşı duruş buhranı içinde gelmelerinden korku duydukları için İsa’yı kamuya açık bir biçimde tutuklamaya gönüllü değillerdi; onlar aynı zamanda, Roma muhafızlarının birçok kişi tarafından desteklenen bir başkaldırıyı dağıtmak için çağrılma olasılığından büyük endişe etmekteydi.

173:2.1 (1891.2) On Sunday the triumphal entry into Jerusalem so overawed the Jewish leaders that they refrained from placing Jesus under arrest. Today, this spectacular cleansing of the temple likewise effectively postponed the Master’s apprehension. Day by day the rulers of the Jews were becoming more and more determined to destroy him, but they were distraught by two fears, which conspired to delay the hour of striking. The chief priests and the scribes were unwilling to arrest Jesus in public for fear the multitude might turn upon them in a fury of resentment; they also dreaded the possibility of the Roman guards being called upon to quell a popular uprising.

    Sanhedrin’in öğlen toplantısında, Üstün’ün hiçbir arkadaşı görüşmeye katılmadığı için, İsa’nın hızlı bir biçimde yok edilmesine oy birliği ile karar verilmişti. Ancak, onlar, onun ne zaman ve nasıl gözaltına alınması gerektiğinde anlaşamıyorlardı. Nihai olarak, onlar, eğitimini dinlemekte olanların gözleri önünde onu tuzağa düşürmek veya başka bir halde onun itibarını zedelemek için beş topluluğun görevlendirilmesine ve onların insanların arasına katılmasına karar verdi. Bunun uyarınca, yaklaşık olarak saat ikide, tam da İsa “Evlatlığın Özgürlüğü” söyleşisine başlayacakken, İsrail’in bu kıdemlilerinin bir topluluğu İsa’nın yakınına gelebilen bir biçimde, alışılageldik halde onun sözünü keserek, şu soruyu sormuştu: “Hangi yönetim yetkisi ile bu şeyleri yapıyorsun? Kim sana bu yetkiyi verdi?”

173:2.2 (1891.3) At the noon session of the Sanhedrin it was unanimously agreed that Jesus must be speedily destroyed, inasmuch as no friend of the Master attended this meeting. But they could not agree as to when and how he should be taken into custody. Finally they agreed upon appointing five groups to go out among the people and seek to entangle him in his teaching or otherwise to discredit him in the sight of those who listened to his instruction. Accordingly, about two o’clock, when Jesus had just begun his discourse on “The Liberty of Sonship,” a group of these elders of Israel made their way up near Jesus and, interrupting him in the customary manner, asked this question: “By what authority do you do these things? Who gave you this authority?”

    Mabet yöneticileri ve Musevi Sanhedrin görevlilerinin; öğretimde bulunmaya ve, İsa’nın temel niteliğini oluşturmuş bulunan, ve özellikle mabedi tüm ticaretten arındıracak yakın dönemdeki davranışı gibi, olağanüstü biçimde davranmaya cüret etmekte olan her bir kişiye bu soruyu yöneltmesi tamamiyle anlaşılabilir bir şeydi. Bu tüccarların ve para takasçılarının tümü, en yüksek düzeydeki idarecilerin doğrudan onayı ile faaliyet göstermekte olup, onların kazancının belirli bir yüzdesinin doğrudan bir biçimde mabet hazinesine gitmekte olduğu varsayılmaktaydı. Musevilerin tümü için yönetim yetkisinin bir anahtar kelime halinde bulunmuş olduğunu unutmayın. Tanrı-elçileri her zaman, hahamsal akademilerde yerli bir biçimde eğitilmeden ve daha sonra Sanhedrin tarafından bir düzen içinde görevlendirilmeden, gözü kara bir halde yetki olmadan öğretmeye cüret etmeleri nedeniyle sorun yaratmaktaydı. Kamuya açık cüretkâr öğretimdeki bu yetkisizlik hali, ya cahil cesaretine veya açık isyana işaret eden bir şey olarak görülmekteydi. Bu zaman zarfında, yalnızca Sanhedrin bir kıdemliyi veya öğretmeni atayabilirdi; ve, bu türden bir tören, daha öncesinden aynı şekilde görevlendirilmiş bulunan en az üç kişinin gözü önünde gerçekleşmeliydi. Bu türden bir görevlendirme öğretmenin üzerine “haham” unvanını vermekte olup, aynı zamanda onun, “kendisine yargı için getirilebilecek olan kabul etme veya uzaklaştırma gibi hususlarda,” bir hâkim olarak hareket etmesine ehliyet vermekteydi.

173:2.3 (1891.4) It was altogether proper that the temple rulers and the officers of the Jewish Sanhedrin should ask this question of anyone who presumed to teach and perform in the extraordinary manner which had been characteristic of Jesus, especially as concerned his recent conduct in clearing the temple of all commerce. These traders and money-changers all operated by direct license from the highest rulers, and a percentage of their gains was supposed to go directly into the temple treasury. Do not forget that authority was the watchword of all Jewry. The prophets were always stirring up trouble because they so boldly presumed to teach without authority, without having been duly instructed in the rabbinic academies and subsequently regularly ordained by the Sanhedrin. Lack of this authority in pretentious public teaching was looked upon as indicating either ignorant presumption or open rebellion. At this time only the Sanhedrin could ordain an elder or teacher, and such a ceremony had to take place in the presence of at least three persons who had previously been so ordained. Such an ordination conferred the title of “rabbi” upon the teacher and also qualified him to act as a judge, “binding and loosing such matters as might be brought to him for adjudication.”

    Mabet yöneticileri, yalnızca onun öğretisine değil aynı zamanda eylemlerine de karşı gelmek için bu öğleden sonrası saatinde İsa’nın önüne gelmişti. İsa tam da bu kişilerin uzunca bir süre boyunca kamuya açık bir biçimde, öğretim için kendi yetkisinin Şeytansı olduğunu, ve onun tüm kudret dolu yaptıklarının ecinnilerinin prensinin gücü ile gerçekleştirilebildiğini öğretmiş halde bulunduklarını oldukça iyi bilmekteydi. Bu nedenle, Üstün onların sorularına cevap vermeye bir karşı soru sorarak başladı. İsa şunu söyledi: “Ben de aynı zamanda sizlere bir soru sormak istiyorum, eğer bana cevap verirseniz, benzer bir biçimde sizlere hangi yetki ile bunları gerçekleştirdiğimi söyleyeceğim. Yahya’nın vaftizi, nereden geldi? Yahya yetkisini cennetten mi yoksa insanlardan mı aldı?”

173:2.4 (1892.1) The rulers of the temple came before Jesus at this afternoon hour challenging not only his teaching but his acts. Jesus well knew that these very men had long publicly taught that his authority for teaching was Satanic, and that all his mighty works had been wrought by the power of the prince of devils. Therefore did the Master begin his answer to their question by asking them a counter-question. Said Jesus: “I would also like to ask you one question which, if you will answer me, I likewise will tell you by what authority I do these works. The baptism of John, whence was it? Did John get his authority from heaven or from men?”

    Ve, onun sorusunun sahipleri bunları duyduklarında, hangi cevabı verebileceklerini düşünmek için kendi aralarında görüş alışverişlerine başlayarak çekildiler. Onlar öncesinde, İsa’yı kalabalıklar önünde utandırmayı düşünmüşlerdi; ancak, şimdi onlar kendilerini, mabet bahçesinde herkesin bir araya toplanmış olduğu bir zamanda onların tümü önünde fazlasıyla kafa karışıklığı halinde bulmaktaydı. Ve, onların rahatsızlığı, şunları söyler halde İsa’ya geri döndüklerinde, çok daha fazla belliydi: “Yahya’nın vaftizi hakkında, bizlerin cevap veremeyiz; bizler onun bilgisine sahip değiliz.” Ve, onlar Üstün’e bu cevabı, kendi aralarında şu biçimde fikir yürüttükleri için vermişlerdi: Eğer bizler cennetten dersek, bunun ardından İsa, peki o zaman neden ona inanmadınız diyecek; ve, muhtemel bir biçimde o yönetim yetkisini Yahya’dan almış olduğunu ekleyecek; ve, eğer bizler insandan dersek, o zaman da kalabalıklar bizlere dönecek; zira, onların çoğu İsa’nın bir tanrı-elçisi olduğuna inanıyor; ve, böylece, İsrail’in dini öğretmenleri ve önderleri olarak, onlar, Yahya’nın görevine dair bir görüş belirtemeyeceklerini (veya belirtmek istemeyeceklerini) itiraf eder bir halde İsa’nın karşısına çıkmak zorunda kalmışlardı. Ve, onlar bu şekilde konuştuklarında, onlara doğru bakışlarını indirmiş halde, İsa, “Ne de ben size hangi yönetim yetkisi ile bu şeyleri yapmakta olduğumu söyleyeceğim.”

173:2.5 (1892.2) And when his questioners heard this, they withdrew to one side to take counsel among themselves as to what answer they might give. They had thought to embarrass Jesus before the multitude, but now they found themselves much confused before all who were assembled at that time in the temple court. And their discomfiture was all the more apparent when they returned to Jesus, saying: “Concerning the baptism of John, we cannot answer; we do not know.” And they so answered the Master because they had reasoned among themselves: If we shall say from heaven, then will he say, Why did you not believe him, and perchance will add that he received his authority from John; and if we shall say from men, then might the multitude turn upon us, for most of them hold that John was a prophet; and so they were compelled to come before Jesus and the people confessing that they, the religious teachers and leaders of Israel, could not (or would not) express an opinion about John’s mission. And when they had spoken, Jesus, looking down upon them, said, “Neither will I tell you by what authority I do these things.”

    İsa hiçbir zaman, kendi yönetim yetkisi için Yahya’ya başvurmayı amaçlamamıştı; Yahya hiçbir zaman Sanhedrin tarafından görevlendirilmemişti. İsa’nın yönetim yetkisi kendisinden ve Baba’nın ebedi yüceliğinden kökenini almaktaydı.

173:2.6 (1892.3) Jesus never intended to appeal to John for his authority; John had never been ordained by the Sanhedrin. Jesus’ authority was in himself and in his Father’s eternal supremacy.

    Kendisine karşı çıkanlar ile bu şekilde yüzleşme yöntemini uygulayarak İsa soruyu ötelemeyi amaçlamamıştı. İlk başta onun mahirane bir kaçıştan suçlu olduğu görülebilir; ancak, bu böyle değildi. İsa hiçbir zaman, düşmanlarından bile fayda sağlama eğilimi göstermemişti. Görünürde bu ötelemede o gerçekten tüm dinleyicilerine, kendi görevi arkasında yatan yönetim yetkisine dair Ferisilerin sorusuna cevap vermişti. Onlar, İsa’nın yapmış olduğu şeyleri ecinnilerin prensinin yönetim yetkisi ile gerçekleştirmiş olduğunu öne sürmüş haldelerdi. İsa sıkça tekrar eden bir biçimde, tüm öğreti ve emeklerinin cennet içindeki Babasının gücü ve yönetim yetkisi ile gerçekleştiğini vurgulamıştı. Bu Musevi önderleri İsa’nın ifadesini kabul etmeyi reddetmiş olup, onun düzene ait olmayan bir öğretmen olduğunu kendisine kabul ettirmek için onu sıkıştırmayı amaçlamaktaydı çünkü o hiçbir zaman Sanhedrin tarafından onaylanmamıştı. Onlara cevap verdiği biçimiyle, Yahya’dan yönetim yetkisini aldığını söylemeyerek, düşmanlarının kendisini tuzağa düşürme amacının başarılı bir biçimde ters teptiğini ve tüm bunların onların güvenirliğini zedeleyen bir şekilde gerçekleştiğini görmek insanları tatmin etmişti.

173:2.7 (1892.4) In employing this method of dealing with his adversaries, Jesus did not mean to dodge the question. At first it may seem that he was guilty of a masterly evasion, but it was not so. Jesus was never disposed to take unfair advantage of even his enemies. In this apparent evasion he really supplied all his hearers with the answer to the Pharisees’ question as to the authority behind his mission. They had asserted that he performed by authority of the prince of devils. Jesus had repeatedly asserted that all his teaching and works were by the power and authority of his Father in heaven. This the Jewish leaders refused to accept and were seeking to corner him into admitting that he was an irregular teacher since he had never been sanctioned by the Sanhedrin. In answering them as he did, while not claiming authority from John, he so satisfied the people with the inference that the effort of his enemies to ensnare him was effectively turned upon themselves and was much to their discredit in the eyes of all present.

    Ve, Üstün’ün kendisine karşı çıkanlar ile yüzleşmedeki bu dehası kendilerinin ondan çok fazlasıyla korkmasına neden olmuştu. Onlar o gün ilave herhangi bir soru sorma girişiminde bulunmadı; onlar, kendi aralarında ilave görüş alış-verişlerinde bulunmak için çekildiler. Ancak, insanlar, Musevi önderleri tarafından sorulmuş olan bu soruların taşıdığı iki-yüzlülüğü ve samimiyetsizliği anlamada yavaş kalmamıştı. Olağan insanlar bile Üstün’ün ahlaki ihtişamı ile düşmanlarının tuzak kurucu iki-yüzlülüğü arasındaki farkı anlamada başarısız olmamıştı. Ancak, mabedin temizlenişi Saddukileri, İsa’yı yok etme tasarımlarını kusursuzlaştırmada Ferisilerin yanına getirmişti. Ve, Saddukiler bu aşamada Sanhedrin’in çoğunu teslim etmekteydi.

173:2.8 (1892.5) And it was this genius of the Master for dealing with his adversaries that made them so afraid of him. They attempted no more questions that day; they retired to take further counsel among themselves. But the people were not slow to discern the dishonesty and insincerity in these questions asked by the Jewish rulers. Even the common folk could not fail to distinguish between the moral majesty of the Master and the designing hypocrisy of his enemies. But the cleansing of the temple had brought the Sadducees over to the side of the Pharisees in perfecting the plan to destroy Jesus. And the Sadducees now represented a majority of the Sanhedrin.

3. İki Evladın Simgesel Hikâyesi  

3. Parable of the Two Sons

    Kusur arayan Ferisiler İsa’nın önünde öylece sessizlik içinde dururken, İsa onlara doğru bakışlarını indirip, şunu söylemişti: “Sizler Yahya’nın görevine dair kuşku içinde olduğunuz için ve İnsan Evladı’nın öğretisi ve emeklerine karşı düşmanlıkta dizildiğiniz için, bir hikâye anlatırken bana kulak verin: Bir zamanlar büyük bir adam ve saygın bir toprak sahibinin iki erkek evladı vardı ve büyük arazilerinin idaresinde onlara yardım etmek amacıyla, şunu söyler halde, onlardan bir tanesine geldi: ‘Oğlum, bugün üzümlüğümde çalış.’ Ve, bu düşünmez haldeki evlat babasına, ‘Gitmeyeceğim’ dedi; ancak, bunun ardından pişman oldu ve üzümlüğe gitti. Baba büyük oğlunu bulduğunda, benzer bir biçimde ona, ‘Oğlum, bugün üzümlüğümde çalış’ dedi. Ve, bu ikiyüzlü ve doğru yolda olmayan evlat, ‘Evet, babam, gideceğim’ dedi. Ancak, baba oradan ayrıldığında, o üzümlüğe gitmedi. Şimdi sizlere soruyorum, bu evlatlardan hangisi gerçekten babasının iradesini yerine getirmiştir?”

173:3.1 (1893.1) As the caviling Pharisees stood there in silence before Jesus, he looked down on them and said: “Since you are in doubt about John’s mission and arrayed in enmity against the teaching and the works of the Son of Man, give ear while I tell you a parable: A certain great and respected landholder had two sons, and desiring the help of his sons in the management of his large estates, he came to one of them, saying, ‘Son, go work today in my vineyard.’ And this unthinking son answered his father, saying, ‘I will not go’; but afterward he repented and went. When he had found his older son, likewise he said to him, ‘Son, go work in my vineyard.’ And this hypocritical and unfaithful son answered, ‘Yes, my father, I will go.’ But when his father had departed, he went not. Let me ask you, which of these sons really did his father’s will?”

    Ve, insanlar hep bir ağızdan, “İlk evlat” şeklinde cevap verdi. Ve, bunun ardından İsa: “Böyleyse; ve, şimdi ben, şunu duyuruyorum: publikanlar ve hayat kadınları, her ne kadar pişmanlık çağrısını reddetmiş görünseler de, bulundukları yollardaki hatalarını görüp, cennet içindeki Baba’ya hizmet edişinize dair büyük iddialarda bulunurken gerçekte Baba’nın görevlerini yerine getirmeyi reddetmiş olan sizler önünde Tanrı’nın krallığına girecekler. Yahya’ya inanmayan sizlerdiniz, Ferisiler ve kâtipler; sizler yerine ona publikanlar ve günahkârlar inandı; ne de sizler benim öğretime inanmaktasınız, olağan insanlar beni sözlerimi memnuniyetle duymakta.”

173:3.2 (1893.2) And the people spoke with one accord, saying, “The first son.” And then said Jesus: “Even so; and now do I declare that the publicans and harlots, even though they appear to refuse the call to repentance, shall see the error of their way and go on into the kingdom of God before you, who make great pretensions of serving the Father in heaven while you refuse to do the works of the Father. It was not you, the Pharisees and scribes, who believed John, but rather the publicans and sinners; neither do you believe my teaching, but the common people hear my words gladly.”

    İsa, Ferisileri ve Saddukileri kişisel olarak küçük görmemişti. Onun gözden düşürmeyi amaçladığı şey onların öğretim ve uygulama sistemleriydi. İsa hiçbir insana düşmancıl bir tutum içerisinde bulunmamıştı; ancak, burada, ruhaniyete ait yeni ve yaşayan bir din ile tören, gelenek ve yönetim yetkisine ait eski din arasında kaçınılmaz bir çatışma meydana gelmekteydi.

173:3.3 (1893.3) Jesus did not despise the Pharisees and Sadducees personally. It was their systems of teaching and practice which he sought to discredit. He was hostile to no man, but here was occurring the inevitable clash between a new and living religion of the spirit and the older religion of ceremony, tradition, and authority.

    Tüm bu zaman zarfında havariler Üstün’ün yakınında durmuşlardı; ancak, onlar, hiçbir biçimde bu etkileşimlere katılmamışlardı. On ikiliden her biri, beden içindeki İsa’nın hizmetinin bu kapanış günlerinin yaşanmışlıklarına kendi özel biçimiyle karşılık vermekteydi; ve, onların her biri benzer biçimde, bu Hamursuz haftası boyunca tüm kamu öğretisi ve duyuruşundan uzak durulmasına dair Üstün’ün emrine itaatkâr halde kalmaya devam etti.

173:3.4 (1893.4) All this time the twelve apostles stood near the Master, but they did not in any manner participate in these transactions. Each one of the twelve was reacting in his own peculiar way to the events of these closing days of Jesus’ ministry in the flesh, and each one likewise remained obedient to the Master’s injunction to refrain from all public teaching and preaching during this Passover week.

4. Gelmeyen Ev Sahibi’nin Simgesel Hikâyesi  

4. Parable of the Absent Landlord

    İsa’yı soruları ile tuzağa düşürmeyi amaçlamış olan Baş Ferisiler ve kâtipler iki evlada dair hikâyeyi dinlemeyi bitirdiklerinde, onlar aralarında ilave görüş alış-verişine varmak için çekilmişlerdi; ve, Üstün, dinleyen kalabalığa doğru ilgisini yöneltir bir halde, başka bir simgesel hikâye anlatmıştı:

173:4.1 (1893.5) When the chief Pharisees and the scribes who had sought to entangle Jesus with their questions had finished listening to the story of the two sons, they withdrew to take further counsel, and the Master, turning his attention to the listening multitude, told another parable:

    “Bir zamanlar bir ev sahibi olan iyi bir adam vardı ve bu adam bir üzümlük dikmişti. O çit çekmiş, üzüm yapraklarının basımı için bir kuyu kazmış, ve bekçiler için bir kuşe inşa etmişti. Bunun ardından, bir başka ülkede uzun bir seyahate çıktığında bu üzümlüğü kiraya vermişti. Ve, meyve veriş vakti yaklaştığında, hizmetçilerini kira toplamaları için kiracılara göndermişti. Ancak, onlar kendi aralarında görüş alış-verişinde bulunmuş olup, sahiplerine borçları olan meyveleri hizmetçilere vermeyi reddettiler; bunun yerine, onlar sahiplerinin hizmetçine çullanmıştı; birini dövüp, diğerini taşlayıp, diğerlerini de boş elle göndermişlerdi. Ve, ev sahibi tüm bunları duyduğunda, bu ahlaksız kiracılar ile ilgilenmesi için başka ve daha güvenilir hizmetçilerini göndermişti; ve, bunları onlar yaralamış ve kendilerine de utanç verici bir biçimde davranmışlardı. Ve, bunun ardından ev sahibi, başyardımcısı olan, gözde hizmetçisini gönderdi; ve, onlar bu kişiyi öldürdü. Ve, daha, sabır ve tahammül içinde, o birçok diğer hizmetçiyi göndermişti; ancak, o hiçbir şey alamayacaktı. Bazıları dövülmüş, diğerleri ise öldürülmüştü; ve, ev sahibine bu şekilde davranıldığında, kendisine şunu söyler bir halde, bu minnettarlık bilmez kiracıları ile ilgilenmesi için kendi oğlunu göndermeye karar verdi: “Onlar benim hizmetçilerime doğru şekilde davranmayabilir ama onlar kesin bir biçimde benim sevgili oğlum için saygı göstereceklerdir.’ Ancak, bu pişmanlık bilmez ve ahlaksız kiracılar evladı gördüklerinde, kendi aralarında şöyle fikir yürüttüler: ‘Bu varis; gelin onu öldürelim, sonra da miras bizim olsun.’ Böylece onlar bu kişiye el uzattılar; kendisini üzümlükten çıkardıktan sonra, onu öldürdüler. O üzümlüğün sahibi evladını reddedip öldürdüklerini duyduğunda, bu minnettarlık bilmez ve ahlaksız kiracılarına ne yapacak?”

173:4.2 (1893.6) “There was a good man who was a householder, and he planted a vineyard. He set a hedge about it, dug a pit for the wine press, and built a watchtower for the guards. Then he let this vineyard out to tenants while he went on a long journey into another country. And when the season of the fruits drew near, he sent servants to the tenants to receive his rental. But they took counsel among themselves and refused to give these servants the fruits due their master; instead, they fell upon his servants, beating one, stoning another, and sending the others away empty-handed. And when the householder heard about all this, he sent other and more trusted servants to deal with these wicked tenants, and these they wounded and also treated shamefully. And then the householder sent his favorite servant, his steward, and him they killed. And still, in patience and with forbearance, he dispatched many other servants, but none would they receive. Some they beat, others they killed, and when the householder had been so dealt with, he decided to send his son to deal with these ungrateful tenants, saying to himself, ‘They may mistreat my servants, but they will surely show respect for my beloved son.’ But when these unrepentant and wicked tenants saw the son, they reasoned among themselves: ‘This is the heir; come, let us kill him and then the inheritance will be ours.’ So they laid hold on him, and after casting him out of the vineyard, they killed him. When the lord of that vineyard shall hear how they have rejected and killed his son, what will he do to those ungrateful and wicked tenants?”

    Ve, insanlar bu hikâyeyi ve İsa’nın sormuş olduğu duyduklarında, şu şekilde cevap vermişlerdi: “O bu acınası kişileri yok edecek ve üzümlüğünü hasat zamanı kendilerine meyve verecek olan başka ve dürüst kiracılara kiralayacak.” Ve, dinlemiş olan onlardan bazıları bu simgesel hikâyenin Musevi ulusuna ve onun tanrı-elçilerine olan davranışına ve İsa ve krallığın müjdesini olan nihai reddedişlerine atıfta bulunduğunu anladığında, keder içinde şunu söylemişlerdi: “Tanrı esirgesin bizler böyle şeyleri yapmaya devam etmeyelim.”

173:4.3 (1894.1) And when the people heard this parable and the question Jesus asked, they answered, “He will destroy those miserable men and let out his vineyard to other and honest farmers who will render to him the fruits in their season.” And when some of them who heard perceived that this parable referred to the Jewish nation and its treatment of the prophets and to the impending rejection of Jesus and the gospel of the kingdom, they said in sorrow, “God forbid that we should go on doing these things.”

    İsa, Saddukilerden ve Ferisilerden meydana gelen bir topluluğun kalabalığı yarışını gördü ve onlar yaklaşana kadar bir anlığına ara verdi ve sonra şunu söyledi: “Sizler, atalarınızın tanrı-elçilerini reddetmiş olduklarını biliyorsunuz; ve, sizler oldukça iyi bir biçimde, kalplerinizde İnsan Evladı’nı reddetme yolunda olduğunuzu biliyorsunuz. Ve, bunun ardından, yakınında bulunan bu din-adamlarını ve kıdemlileri arayan bir göz gezdiriş ile, İsa: “Hiç, inşaatçıların reddetmiş olduğu taşı Yazıtlarda okudunuz mu? İnsanlar keşfedince onu köşe taptığı taşı? Ve, böylece, sizleri bir kez daha uyarıyorum: eğer müjdeyi reddetmeye devam ederseniz, yakın bir süre içinde Tanrı’nın krallığı sizden alınacak ve iyi haberleri almaya ve ruhaniyetin meyvelerini vermeye gönüllü olan bir insanlar topluluğuna verilecek. Ve, bu taşta bir gizem bulunmaktadır; her kim onun üzerine düşerse, o bu nedenle parçalara ayrılacak ve kurtulacak; ancak, her kimin başına bu taş düşerse, bu kişi toz olacak ve küllerini dört rüzgâr dört bir yana savuracaktır.”

173:4.4 (1894.2) Jesus saw a group of the Sadducees and Pharisees making their way through the crowd, and he paused for a moment until they drew near him, when he said: “You know how your fathers rejected the prophets, and you well know that you are set in your hearts to reject the Son of Man.” And then, looking with searching gaze upon those priests and elders who were standing near him, Jesus said: “Did you never read in the Scripture about the stone which the builders rejected, and which, when the people had discovered it, was made into the cornerstone? And so once more do I warn you that, if you continue to reject this gospel, presently will the kingdom of God be taken away from you and be given to a people willing to receive the good news and to bring forth the fruits of the spirit. And there is a mystery about this stone, seeing that whoso falls upon it, while he is thereby broken in pieces, shall be saved; but on whomsoever this stone falls, he will be ground to dust and his ashes scattered to the four winds.”

    Ferisiler bu sözleri duyduklarında, onlar İsa’nın kendilerine ve diğer Musevi önderlerine atıfta bulunduklarını anlamışlardı. Onlar fazlasıyla oracıkta kendisine el uzatmayı istemişlerdi; ancak, onlar kalabalıktan korkmuşlardı. Buna rağmen, onlar Üstün’ün sözlerine o büyük kızgınlık duymuşlardı ki, onlar buradan çekilmiş ve onun ölümünü nasıl getireceklerine dair ilave görüş alış-verişi düzenlemişlerdi. Ve, o gece, hem Saddukiler hem de Ferisiler kendisini ertesi gün kapana kıstırmak için kumpaslarında ellerini birleştirdiler.

173:4.5 (1894.3) When the Pharisees heard these words, they understood that Jesus referred to themselves and the other Jewish leaders. They greatly desired to lay hold on him then and there, but they feared the multitude. However, they were so angered by the Master’s words that they withdrew and held further counsel among themselves as to how they might bring about his death. And that night both the Sadducees and the Pharisees joined hands in the plan to entrap him the next day.

5. Evlilik Ziyareti’nin Simgesel Hikâyesi  

5. Parable of the Marriage Feast

    Kâtipler ve yöneticiler çekildikten sonra, İsa kendisini toplanmış olan kalabalığa seslenir kılmış olup, evlilik ziyafetinin şu hikâyesini anlatmıştı. O şunu söyledi:

173:5.1 (1894.4) After the scribes and rulers had withdrawn, Jesus addressed himself again to the assembled crowd and spoke the parable of the wedding feast. He said:

    “Cennetin krallığı, oğlu için bir evlilik ziyafeti hazırlamış olan bir krala benzetilebilir; bu kişi, daha öncesinden gelmesi için çağrılmış olan kişilere ulaklar gönderip, ‘Kralın sarayında evlilik yemeği için her şey hazır’ der. Kral davetine olan retleri duyduğunda, diğer hizmetçileri ve ulakları şunu söylemesi için gönderir: ‘Çağrılmış herkese gelmesini söyleyin, bakın, yemeğim hazır. Öküzüm ve buzağım kesildi, ve her şey evladımın bekleyen evliliğinin kutlanışı için hazır.’ Ancak, tekrar, düşüncesizler krallarının bu çağrısını hafife aldı ve, biri tarlaya, diğeri çömlekhaneye ve diğerleri de ticarete giden bir biçimde, onlar kendi yollarına gitti. Daha başkaları da, yalnızca kralın çağrısına bu şekilde saygısızlıkta bulunmadı; onlar açık bir isyan ile kralın ulaklarına el uzatıp, utanç duyulacak bir biçimde onlara kötü davranıp, hatta onların bazılarını öldürmüşlerdi. Ve, kral, seçilmiş davetlilerin, hatta öncül davetini kabul etmiş ve evlilik şölenine katılmaya söz vermiş olanların, nihai bir biçimde çağrısını reddettiğini ve seçilmiş ulaklarına saldırıp, onların canına kıydıklarını anladığında, nefret duyguları içindeydi. Ve, bunun ardından, bu aşağılanmış kral kendi ve dostlarının ordularını çağırıp, bu isyankâr katilleri yok etme ve şehirlerini başlarına yıkma emrini verdi.

173:5.2 (1894.5) “The kingdom of heaven may be likened to a certain king who made a marriage feast for his son and dispatched messengers to call those who had previously been invited to the feast to come, saying, ‘Everything is ready for the marriage supper at the king’s palace.’ Now, many of those who had once promised to attend, at this time refused to come. When the king heard of these rejections of his invitation, he sent other servants and messengers, saying: ‘Tell all those who were bidden, to come, for, behold, my dinner is ready. My oxen and my fatlings are killed, and all is in readiness for the celebration of the forthcoming marriage of my son.’ But again did the thoughtless make light of this call of their king, and they went their ways, one to the farm, another to the pottery, and others to their merchandise. Still others were not content thus to slight the king’s call, but in open rebellion they laid hands on the king’s messengers and shamefully mistreated them, even killing some of them. And when the king perceived that his chosen guests, even those who had accepted his preliminary invitation and had promised to attend the wedding feast, had finally rejected his call and in rebellion had assaulted and slain his chosen messengers, he was exceedingly wroth. And then this insulted king ordered out his armies and the armies of his allies and instructed them to destroy these rebellious murderers and to burn down their city.

    “Ve, davetini geri çevirmiş olanları cezalandırtan sonra, evlilik şöleni için başka bir gün belirleyip, ulaklarına şunu söyledi: ‘Evlilik törenine ilk çağrılmış olanlar değerli değildi; şimdi ayrı yollara ve ana yollara ve hatta şehrin hudutları ötesinde olan yerlere gidin ve bulabildiğiniz kadar yabancıyı bu evlilik ziyafetine gelmesi ve ona katılması için çağırın.’ Ve, bunun ardından, bu hizmetçiler ana yollara ve şehrin dışında kalan yerlere gitmiş, iyi kötü, zengin fakir, bulabildikleri kadar kişiyi en azından düğün odası istekli ziyaretçiler ile dolu olabilsin diye toplamıştı. Her şey hazır olduğunda, kral davetlileri görmeye geldi; ve, fazlasıyla şaşıran bir biçimde evlilik kıyafeti olmayan bir adamı gördü. Kral, davetlilerin tümü için hiçbir kısıtlama olmaksızın evlilik kıyafetleri tedarik ettiği için, şunu söyledi: ‘Arkadaşım, nasıl olur da bu vesile içindeki benim misafir odama bir evlilik kıyafeti olmadan geliyorsun?’ Ve, bu hazırlıksız haldeki kişinin söyleyecek bir sözü yoktu. Bunun ardından, kral hizmetçilerine: ‘Bu düşüncesiz davetliyi benim evimden atın ve onu konukluğumu geri çevirmiş ve çağrımı reddetmiş olan diğer her bir kişinin sonu ile paylaştırın. Ben burada, davetimi kabul etmekten büyük keyif alanlar ve herkes için hiçbir kısıtlama olmaksızın tedarik edilen davetli kıyafetlerini giyme onurunu bana gösterenler dışında hiç kimseye sahip olmayacağım.”

173:5.3 (1895.1) “And when he had punished those who spurned his invitation, he appointed yet another day for the wedding feast and said to his messengers: ‘They who were first bidden to the wedding were not worthy; so go now into the parting of the ways and into the highways and even beyond the borders of the city, and as many as you shall find, bid even these strangers to come in and attend this wedding feast.’ And then these servants went out into the highways and the out-of-the-way places, and they gathered together as many as they found, good and bad, rich and poor, so that at last the wedding chamber was filled with willing guests. When all was ready, the king came in to view his guests, and much to his surprise he saw there a man without a wedding garment. The king, since he had freely provided wedding garments for all his guests, addressing this man, said: ‘Friend, how is it that you come into my guest chamber on this occasion without a wedding garment?’ And this unprepared man was speechless. Then said the king to his servants: ‘Cast out this thoughtless guest from my house to share the lot of all the others who have spurned my hospitality and rejected my call. I will have none here except those who delight to accept my invitation, and who do me the honor to wear those guest garments so freely provided for all.’”

    Bu simgesel hikâyeyi anlattıktan sonra, İsa, kalabalığa dağıtmak üzereydi; ancak, kendisine olumlu gözle bakan bir inanan, kalabalıkları yarıp kendisine gelen bir biçimde, şunu söylemişti: “Ancak, üstün, biz bu şeyleri nasıl bileceğiz? Kralın daveti için nasıl hazır olabiliriz? Aracılığıyla senin Tanrı’nın Evladı olduğunu bilebilmemiz için bizlere hangi işareti vereceksin?” Ve, Üstün bunu duyduğunda, şunu söyledi: “Yalnızca tek bir işaret sizlere verilecektir.” Ve, bunun ardından, kendi bedenine işaret eder bir halde, devam etti: “Bu mabedi yok edin, üç günde yükseleceğim.” Ancak, onlar kendisini anlamadı ve dağılırlarken, şunu söyleyen bir biçimde, kendi aralarında konuşmaya giriştiler: “Neredeyse elli yıldır bu mabet burada, yine de o bu mabedi yok edip üç günde yeniden yükselteceğini söylüyor.” Kendi öz havarileri bile bu ifadenin önemini kavramamıştı; ancak, daha sonra, onun yeniden dirilişinden sonra, onlar İsa’nın ne söylemiş olduğunu hatırlamışlardı.

173:5.4 (1895.2) After speaking this parable, Jesus was about to dismiss the multitude when a sympathetic believer, making his way through the crowds toward him, asked: “But, Master, how shall we know about these things? how shall we be ready for the king’s invitation? what sign will you give us whereby we shall know that you are the Son of God?” And when the Master heard this, he said, “Only one sign shall be given you.” And then, pointing to his own body, he continued, “Destroy this temple, and in three days I will raise it up.” But they did not understand him, and as they dispersed, they talked among themselves, saying, “Almost fifty years has this temple been in building, and yet he says he will destroy it and raise it up in three days.” Even his own apostles did not comprehend the significance of this utterance, but subsequently, after his resurrection, they recalled what he had said.

    Bu öğleden sonrası yaklaşık olarak saat dörtte İsa havarilerine işaret edip, mabedi terk etme ve akşam yemeği ve gecelik istirahatları için Bethaniye gitme arzusunda olduğunu söyledi. Zeytindağı’na olan çıkışlarında, İsa Andreas, Filip ve Tomas’a, ertesi sabah, Hamursuz haftasının geri kalan kısmı boyunca kalacakları şehir yakınında bir kamp kurbanlarını salık verdi. Bu emre uyan bir halde ertesi sabah onlar, Bethanili Şimon’a ait olan bir arazi üzerinde, Gethsemane’nin kamuya açık kamp parkını gören tepe yamacında çadırlarını gerdiler.

173:5.5 (1895.3) About four o’clock this afternoon Jesus beckoned to his apostles and indicated that he desired to leave the temple and to go to Bethany for their evening meal and a night of rest. On the way up Olivet Jesus instructed Andrew, Philip, and Thomas that, on the morrow, they should establish a camp nearer the city which they could occupy during the remainder of the Passover week. In compliance with this instruction the following morning they pitched their tents in the hillside ravine overlooking the public camping park of Gethsemane, on a plot of ground belonging to Simon of Bethany.

    Yine, onlar, bu Pazartesi gecesi Zeytindağı’nın batı yamacına olan çıkışlarında bir sessiz Musevi topluluğuydu. Bu on iki adam, hiçbir zaman olmadığı biçimiyle, acı bir şeyin gerçekleşecek olduğunu hissetmeye başlamıştı. Sabahın erken saatleri boyunca mabedin görkemli temizlenişi onların, Üstün’ün kendisini öne çıkarmasını ve kudretli güçlerini sergilemesini görmeye dair umutlarını ateşlendirmişse de, öğleden sonrasının tamamının yaşanılmışları yalnızca, her şeyin İsa’nın öğretisinin Musevi yöneticileri tarafından ret edilişini işaret ettiği bir çöküş hissi olarak faaliyet göstermişti. Havariler nefeslerini tutma hissine kapılmış olup, korkunç bir belirsizliğin güçlü etkisi altındaydı. Onlar, şimdi geçmiş gün ile gelmekte olan korkun bir sonun yıkıcı etkisi arasında sadece birkaç kısa günün geçeceğini anlamışlardı. Onların tümü, devasa bir şeyin gerçekleşmek üzere olduğunu hissetmişti; ancak, onlar neyi bekleyeceklerini bilmemekteydi. Alpheus ikizleri bile en sonunda, Üstün’ün yaşamına ait olayların hızlı bir biçimde son noktasına doğru hareket edişini fark etmeyle hareketlenmişti.

173:5.6 (1896.1) Again it was a silent group of Jews who made their way up the western slope of Olivet on this Monday night. These twelve men, as never before, were beginning to sense that something tragic was about to happen. While the dramatic cleansing of the temple during the early morning had aroused their hopes of seeing the Master assert himself and manifest his mighty powers, the events of the entire afternoon only operated as an anticlimax in that they all pointed to the certain rejection of Jesus’ teaching by the Jewish authorities. The apostles were gripped by suspense and were held in the firm grasp of a terrible uncertainty. They realized that only a few short days could intervene between the events of the day just passed and the crash of an impending doom. They all felt that something tremendous was about to happen, but they knew not what to expect. They went to their various places for rest, but they slept very little. Even the Alpheus twins were at last aroused to the realization that the events of the Master’s life were moving swiftly toward their final culmination.





Back to Top