URANTİA’NIN KİTABI’NA - 159. Makale
Dekapolis Turnesi

URANTİA’NIN KİTABI’NA   

Kısım IV. İsa’nın Hayatı ve Öğretileri



Paper 159
The Decapolis Tour

    İSA ve on ikili Mecdel Parkı’na vardıklarında, kadın birliklerini de içine alan, neredeyse yüz öğreti-yayıcı ve takipçiden meydana gelmiş bir topluluğum kendilerini bekler halde bulmuş olup, doğrudan bir biçimde, Dekapolis’in şehirlerine olan öğretim ve duyuru turnesine başlamışlardı.

159:0.1 (1762.1) WHEN Jesus and the twelve arrived at Magadan Park, they found awaiting them a group of almost one hundred evangelists and disciples, including the women’s corps, and they were ready immediately to begin the teaching and preaching tour of the cities of the Decapolis.

    Ağustos’un 18’i, bu Perşembe sabahı, Üstün takipçilerini bir araya toplayıp, havarilerden her birinin on iki öğreti-yayıcısından bir tanesi ile birliktelik oluşturmasını, ve onlar ile Dekapolis’in şehir ve kasabalarında çalışmak için on iki topluluk halinde ilerlemelerini istemişti. O, kadın birliği ve takipçilerin diğerlerinin kendisiyle beraber kalmasını emretmişti. İsa, gidenlere Eylül’ün 16’sı Cuma’dan daha geç Magadan’a geri dönmemelerini salık veren bir biçimde, bu turne için dört haftalık bir zaman zarfı belirlemişti. O, bu zaman zarfında kendilerini sık sık ziyaret etme sözünde bulunmuştu. Bu ay sürecinde bu on iki topluluk; Gerasa, Gamala, Hippos, Zafon, Gadara, Abila, Edreyi, Philadelphia, Heşbon, Diyum, Scythopolis ve birçok diğer şehirde çalışmıştı. Bu turne boyunca iyileşmenin herhangi bir mucizesi veya olağandışı herhangi bir olay gerçekleşmemişti.

159:0.2 (1762.2) On this Thursday morning, August 18, the Master called his followers together and directed that each of the apostles should associate himself with one of the twelve evangelists, and that with others of the evangelists they should go out in twelve groups to labor in the cities and villages of the Decapolis. The women’s corps and others of the disciples he directed to remain with him. Jesus allotted four weeks to this tour, instructing his followers to return to Magadan not later than Friday, September 16. He promised to visit them often during this time. In the course of this month these twelve groups labored in Gerasa, Gamala, Hippos, Zaphon, Gadara, Abila, Edrei, Philadelphia, Heshbon, Dium, Scythopolis, and many other cities. Throughout this tour no miracles of healing or other extraordinary events occurred.

1. Bağışlama Üzerine olan Vaaz  

1. The Sermon on Forgiveness

    Hippos’daki bir akşam, bir takipçinin sorusuna cevap olarak, İsa bağışlama üzerine ders vermişti. Üstün şunu söylemişti:

159:1.1 (1762.3) One evening at Hippos, in answer to a disciple’s question, Jesus taught the lesson on forgiveness. Said the Master:

    “Eğer iyi kalpli biri bir yüz koyuna sahip olsa ve onlardan bir tanesi kaçmış bulunsa, bu kişi hemen doksan dokuzu bırakıp, yanlış tarafa gitmiş olanı bulmak için yola düşmez mi? Ve, eğer o iyi bir çobansa, bulana kadar kayıp koyunu aramaktan vazgeçmeyecek midir? Ve, bunun sonrasında, çoban kayıp koyununu bulduğunda, onu omzuna atıp, evin neşeli bir biçimde yolunu tutar halde, arkadaşlarına ve komşularına ‘Benimle bir neşelenin, zira kayıp olan koyunumu buldum’ der. Ben size duyuruyorum ki, cennette, hiçbir pişmanlığa ihtiyaç duymayan doksan dokuz doğru kişiden kıyasla pişman olan bir günahkârdan daha çok sevinç duyulmaktadır. Böyle bile olsa, bu küçüklerden bir tanesinin, bırakınız yok olması, doğru yoldan ayrılması cennet içindeki Babamın iradesi değildir. Sizlerin dini içinde Tanrı pişmanlık içindeki günahkârları kabul edebilir; krallığın müjdesi içinde Baba, daha pişmanlığı ciddi bir biçimde düşünmelerinden önce bile onları bulmaya çıkmaktadır.

159:1.2 (1762.4) “If a kindhearted man has a hundred sheep and one of them goes astray, does he not immediately leave the ninety and nine and go out in search of the one that has gone astray? And if he is a good shepherd, will he not keep up his quest for the lost sheep until he finds it? And then, when the shepherd has found his lost sheep, he lays it over his shoulder and, going home rejoicing, calls to his friends and neighbors, ‘Rejoice with me, for I have found my sheep that was lost.’ I declare that there is more joy in heaven over one sinner who repents than over ninety and nine righteous persons who need no repentance. Even so, it is not the will of my Father in heaven that one of these little ones should go astray, much less that they should perish. In your religion God may receive repentant sinners; in the gospel of the kingdom the Father goes forth to find them even before they have seriously thought of repentance.

    “Cennet içindeki Baba çocuklarını derinden sevmektedir; ve, bu nedenle, sizler birbirlerinizi derinden sevmeyi öğrenmelisiniz; cennet içindeki Baba sizleri günahlarınız için bağışlamaktadır; bu nedenle, sizler birlerinizi bağışlamayı öğrenmelisiniz. Eğer kardeşiniz size karşı bir günah işlemişse, kendisine gidin, dikkatlice ve sabırla ona hatasına gösterin. Ve, bunların tümü yalnızca siz ve o arasında gerçekleştirin. Eğer o sizi dinleyecek olursa, o zaman kardeşinizi kazanmışsınızdır. Ancak, eğer kardeşiniz sizleri duymayacak olursa, yolundaki hatasında ısrar edecek olursa, ifadenizi onaylayacak ve sizlere kusur etmiş kardeşinize adil bir biçimde ve merhamet içinde davrandığınız gerçeğini doğrulayacak iki veya hatta üç şahide sahip olabilmeniz için bir veya iki ortak arkadaşınızı yanınıza alır halde, kendisine tekrar uğrayın. Bu aşamada eğer o sizlerin kardeşlerinizi duymayı reddediyorsa, tüm hikâyeyi cemiyetinize söyleyebilirsiniz; ve, bunun sonrasında, eğer o kardeşliği duymayı reddediyorsa, bırakınız kardeşlik hangi adımı atmanın bilgece olduğunu düşünüyorsa onu yapsın; bırakınız bu türden güvenilmez bir üye krallıktan reddedilmiş biri haline gelsin. Her ne kadar sizler akranlarınızın ruhlarına dair yargıda bulunurmuş gibi yapamaz, günahları affedemez veya başka şekillerde cennetsel üyelerin yüksek denetimcilerine ait olan ayrıcalıkları onlardan almaya cüret bile edemezken, bir yandan da sizlere, yeryüzü üzerindeki krallık içinde zamansal düzeni idare etme gerekliliği verilmiştir. Her ne kadar sizler ebedi yaşam ile ilgili kutsal kanunlara müdahale edemezken, yeryüzü üzerinde zamansal refah ile ilgili olan davranış hususlarını belirlemek zorundasınız. Ve, böylece, kardeşliğin disiplini ile ilgili olan tüm bu hususlarda yeryüzü üzerinde neye karar verirseniz, cennet içinde onlar tanınacaktır. Her ne kadar sizler bireysel olanın ebedi kaderini belirleyemezken, topluluğun davranışı ile ilgili yasada bulunabilirsiniz; zira, aranızdan iki veya üç kişi bu gibi şeylerin herhangi bir hakkında anlaşmaya vardığında, talebiniz cennet içindeki Babamın iradesi ile tezatlık oluşturmuyorsa, onlar sizin için gerçekleştirilecektir. Ve, tüm bunların hepsi sonsuza kadar doğrudur; zira, iki veya üç inanan bir araya geldiğinde, ben onların arasında bulunmaktayım.”

159:1.3 (1762.5) “The Father in heaven loves his children, and therefore should you learn to love one another; the Father in heaven forgives you your sins; therefore should you learn to forgive one another. If your brother sins against you, go to him and with tact and patience show him his fault. And do all this between you and him alone. If he will listen to you, then have you won your brother. But if your brother will not hear you, if he persists in the error of his way, go again to him, taking with you one or two mutual friends that you may thus have two or even three witnesses to confirm your testimony and establish the fact that you have dealt justly and mercifully with your offending brother. Now if he refuses to hear your brethren, you may tell the whole story to the congregation, and then, if he refuses to hear the brotherhood, let them take such action as they deem wise; let such an unruly member become an outcast from the kingdom. While you cannot pretend to sit in judgment on the souls of your fellows, and while you may not forgive sins or otherwise presume to usurp the prerogatives of the supervisors of the heavenly hosts, at the same time, it has been committed to your hands that you should maintain temporal order in the kingdom on earth. While you may not meddle with the divine decrees concerning eternal life, you shall determine the issues of conduct as they concern the temporal welfare of the brotherhood on earth. And so, in all these matters connected with the discipline of the brotherhood, whatsoever you shall decree on earth, shall be recognized in heaven. Although you cannot determine the eternal fate of the individual, you may legislate regarding the conduct of the group, for, where two or three of you agree concerning any of these things and ask of me, it shall be done for you if your petition is not inconsistent with the will of my Father in heaven. And all this is ever true, for, where two or three believers are gathered together, there am I in the midst of them.”

    Şimon Petrus, Hippos’daki çalışanlardan sorumlu olan havariydi; ve, o İsa’nın böyle konuştuğunu duyduğunda, şu soruyu yöneltti: “Koruyucu, kardeşim bana karşı ne kadar sıklıkla günah işleyip ben onu affedeceğim? Yedi sefere kadar mı?” Ve, İsa Petrus’un sorusunu şöyle cevapladı: “Yalnızca yedi sefer değil, yetmiş yedi sefere bile kadar. Bu nedenle, cennetin krallığı, kendi görevlilerine bir hesap denetimi emri vermiş olan bir krala benzetilebilir. Ve, bu görevliler hesapların bu irdeleyişini başlattıkları zaman, başlıca çalışanlardan bir tanesini kralına on bin talent borcu olduğunu itiraf eden bir biçimde onun önüne getirilir. Bu aşamada, kralın sarayına ait bu görevli zor zamanlarda bulunduğunu, bu miktarı ödeyecek parası olmadığını söyler. Ve, böylece kral onun malvarlığının kendisine aktarılmasını, çocuklarının babalarının borcunun ödemesi için satılmasını emreder. Bu baş görevli bu katı emri duyduğunda, krallığın önünde yüzükoyun kapaklanır ve, şunu söyleyen bir biçimde, bağışlama göstermesi ve daha fazla zaman vermesi için ona yalvarır, ‘Kralımız, bana biraz daha sabret, ben hepsini ödeyeceğim.’ Ve, kral, bu umursamazlıkta bulunmuş görevliye ve onun ailesine baktığında, içi merhametle dolar. O bu kişinin serbest bırakılmasını ve borcun tamamiyle bağışlanmasını emreder.

159:1.4 (1763.1) Simon Peter was the apostle in charge of the workers at Hippos, and when he heard Jesus thus speak, he asked: “Lord, how often shall my brother sin against me, and I forgive him? Until seven times?” And Jesus answered Peter: “Not only seven times but even to seventy times and seven. Therefore may the kingdom of heaven be likened to a certain king who ordered a financial reckoning with his stewards. And when they had begun to conduct this examination of accounts, one of his chief retainers was brought before him confessing that he owed his king ten thousand talents. Now this officer of the king’s court pleaded that hard times had come upon him, and that he did not have wherewith to pay this obligation. And so the king commanded that his property be confiscated, and that his children be sold to pay his debt. When this chief steward heard this stern decree, he fell down on his face before the king and implored him to have mercy and grant him more time, saying, ‘Lord, have a little more patience with me, and I will pay you all.’ And when the king looked upon this negligent servant and his family, he was moved with compassion. He ordered that he should be released, and that the loan should be wholly forgiven.

    “Ve, bu baş görevli, kralın ellerinden bu şekilde merhamet ve bağışlamayı almış olarak, hayatına devam eder; ve, onun altında çalışan görevlilerden bir tanesinin kendisine yalnızca yüz dinar borcu olduğunu fark eder halde, bu kişiyi yakalar ve, boğazına yapışan bir biçimde, şunu söyler: ‘Tüm borcunu öde.’ Ve, bunun sonrasında, bu akran görevli baş görevlinin önünde eğilir ve, kendisinden yalvaran bir biçimde, şunu söyler: ‘Bana biraz sabret, yakın bir zaman içinde sana borucumu ödeyecek hale geleceğim.’ Ancak, baş görevli akran görevlisine bağışlama göstermez, bunun yerine onu borcunu ödeyene kadar hapse attırır. Onun akran görevlileri neyin yaşanmış olduğunu gördüklerinde, durumdan o kadar rahatsız olurlar ki, olanları, kralları olan, koruyucularına ve üstünlerine anlatılar. Kral bu baş görevlinin yaptıklarını duyduğunda, bu minnettar olamayan ve bağışlamaz adamı karşısına çağırır ve şunu söyler: ‘Sen ahlaksız ve değersiz bir görevlisin. Sen bağışlama aradığında, ben seni sınırsız bir biçimde tüm borcunu affettim. Neden sen de akran görevline bağışlama göstermedin, tıpkı benim sana gösterdiğim gibi?’ Ve, kral o kadar sinirlenmiştir ki, tüm borcunu ödeyene kadar tutmaları için hapishanecilerine bu minnettar olamayan boş görevlisini teslim eder. Ve, bundan daha da fazla bir biçimde, benim cennetsel Babam, akranlarına sınırsız bir biçimde merhamet göstermiş olanlara daha da bol merhamet gösterecektir. Sizler nasıl olur da, bu aynı insan zafiyetlerinden suçlu olan kardeşlerinizi cezalandırma alışkanlığına sahip olduğunuzda, kendi kusurlarınız için Tanrı’ya gelip de özürlerinizin kabul edilmesini istersiniz? Hepinize söylüyorum: Sizler krallığın iyi şeylerini sınırsız bir biçimde almış bulunmaktasınız; bu nedenle, yeryüzü üzerindeki akranlarınıza onları sınırsız bir biçimde verin.”

159:1.5 (1763.2) “And this chief steward, having thus received mercy and forgiveness at the hands of the king, went about his business, and finding one of his subordinate stewards who owed him a mere hundred denarii, he laid hold upon him and, taking him by the throat, said, ‘Pay me all you owe.’ And then did this fellow steward fall down before the chief steward and, beseeching him, said: ‘Only have patience with me, and I will presently be able to pay you.’ But the chief steward would not show mercy to his fellow steward but rather had him cast in prison until he should pay his debt. When his fellow servants saw what had happened, they were so distressed that they went and told their lord and master, the king. When the king heard of the doings of his chief steward, he called this ungrateful and unforgiving man before him and said: ‘You are a wicked and unworthy steward. When you sought for compassion, I freely forgave you your entire debt. Why did you not also show mercy to your fellow steward, even as I showed mercy to you?’ And the king was so very angry that he delivered his ungrateful chief steward to the jailers that they might hold him until he had paid all that was due. And even so shall my heavenly Father show the more abundant mercy to those who freely show mercy to their fellows. How can you come to God asking consideration for your shortcomings when you are wont to chastise your brethren for being guilty of these same human frailties? I say to all of you: Freely you have received the good things of the kingdom; therefore freely give to your fellows on earth.”

    Böylece, İsa, kişinin kendi akranları üzerine kişisel yargıda bulunmasının tehlikelerini öğretmiş ve bunun adaletsizliğini örneklendirmişti. Adalet yerine getirilme zorunluluğu olarak, Disiplin sağlanmalıdır, ancak tüm bu hususlarda kardeşliğin bilgeliği egemen olmalıdır. İsa, topluluğa yasama ve yargı yetkisini vermişti, bireye değil. Topluluğa bu yetkinin verilişi bile bireysel yetki olarak uygulanmamalıdır. Orada her zaman, bir bireyin yargısının önyargıyla sapma veya tutku ile bozulma tehlikesi bulunmaktadır. Topluluk yargısının kişisel eğilimlerin taşımakta olduğu tehlikeleri ortadan kaldırması ve haksızlığı gidermesi daha çok muhtemeldir. İsa her zaman, haksızlığın, intikamın ve öç almanın temelinde yatan etkenleri olabilecek en küçük hale getirmeyi amaçlamıştı.

159:1.6 (1764.1) Thus did Jesus teach the dangers and illustrate the unfairness of sitting in personal judgment upon one’s fellows. Discipline must be maintained, justice must be administered, but in all these matters the wisdom of the brotherhood should prevail. Jesus invested legislative and judicial authority in the group, not in the individual. Even this investment of authority in the group must not be exercised as personal authority. There is always danger that the verdict of an individual may be warped by prejudice or distorted by passion. Group judgment is more likely to remove the dangers and eliminate the unfairness of personal bias. Jesus sought always to minimize the elements of unfairness, retaliation, and vengeance.

    [Merhametin ve hoşgörünün bir örneklendirilişi olarak yetmiş-yedi kavramının kullanışı, Lemek’in neşesine atıfta bulunman Yazıtlar’dan alınmıştı; düşmanlarınınkiler ile oğlu Tubal-Habil’in daha üstün silahlarını karşılaştırması sonucunda şöyle haykırmıştı: “Eğer Habil, elinde hiçbir silah yokken, yedi kez hançerlenecekse, ben şimdi yetmiş yedi kere hançerlenmeliyim.”]

159:1.7 (1762.9) [The use of the term seventy-seven as an illustration of mercy and forbearance was derived from the Scriptures referring to Lamech’s exultation because of the metal weapons of his son Tubal-Cain, who, comparing these superior instruments with those of his enemies, exclaimed: “If Cain, with no weapon in his hand, was avenged seven times, I shall now be avenged seventy-seven.”]

2. Yabancı Duyurucu  

2. The Strange Preacher

    İsa Gamala’ya, Yahya’yı ve burada kendisi ile birlikte çalışanları ziyaret etmek için uğramıştı. O akşam, soru ve cevap oturumundan sonra, Yahya İsa’ya: “Üstün, dün, senin adına öğretide bulunan hatta ecinnileri çıkarmaya yetkin olduğunu bile söyleyen bir adamı görmek için Astarot’a uğradım. Bu kişi hiçbir zaman bizimle olmadı; ne de o bizleri takip etti; bu nedenle, bu tür şeyleri yapmaması için onu uyardım.” Bunun sonrasında İsa: “Onu uyarma. Krallığın bu müjdesinin yakın bir süre içinde tüm dünyada duyurulacak olacağını görmüyor musun? Müjdeye inanan herkesin senin emrine tabi olmasını nasıl bekleyebilirsin? Öğretimizin hâlihazırda, bizlerin kişisel etkisinin sınırlarının ötesinde kendisini dışa vurmaya başlamış olduğundan sevin. Benim adıma büyük şeyler yaptıklarını söyleyenlerin nihai olarak bizlerin amacını desteklemek zorunda olduğunu görmüyor musun, Yahya? Onlar kesinlikle, benim hakkımda birden kötü konuşmayacaklardır. Benim oğlum, bu türden hususlarda senin, bize karşı olmayanların bizim yanımızda olduğunu hesap etmen daha doğru olacaktır. Gelecek nesiller içinde bizlere tamamiyle layık olmayan kişiler benim adıma birçok tuhaf şey yapacaktır; ancak, ben onları bunu yapmaya yasaklamayacağım. Sana söylüyorum, susuzluk içindeki bir ruha bir bardak soğuk su bile verilse, Baba’nın ileticileri sonsuza kadar bu türden bir derin sevgi hizmetinin kaydında bulunacaktır.”

159:2.1 (1764.3) Jesus went over to Gamala to visit John and those who worked with him at that place. That evening, after the session of questions and answers, John said to Jesus: “Master, yesterday I went over to Ashtaroth to see a man who was teaching in your name and even claiming to be able to cast out devils. Now this fellow had never been with us, neither does he follow after us; therefore I forbade him to do such things.” Then said Jesus: “Forbid him not. Do you not perceive that this gospel of the kingdom shall presently be proclaimed in all the world? How can you expect that all who will believe the gospel shall be subject to your direction? Rejoice that already our teaching has begun to manifest itself beyond the bounds of our personal influence. Do you not see, John, that those who profess to do great works in my name must eventually support our cause? They certainly will not be quick to speak evil of me. My son, in matters of this sort it would be better for you to reckon that he who is not against us is for us. In the generations to come many who are not wholly worthy will do many strange things in my name, but I will not forbid them. I tell you that, even when a cup of cold water is given to a thirsty soul, the Father’s messengers shall ever make record of such a service of love.”

    Bu emir Yahya’yı fazlasıyla şaşkına çevirmişti. Öncesinde o Üstün’ün, “Benimle bir olmayan bana karşıdır” dediğini duymamış mıydı? Ve, Yahya o seferde İsa’nın, insanın krallığın ruhsal öğretileri ile olan kişisel ilişkisine atıfta bulunduğunu görmemişti; bu yeni yaşanmışlıkta ise, inananlardan meydana gelen bir topluluğun diğer toplulukların emekleri üzerindeki idari denetimine ve karar yetkisine dair sorularla ilgili inananların dışsal ve ucu bucağı olmayan toplumsal ilişkilerine atıfta bulunmuştu; bu ilişkiler ağın tümü nihai bir biçimde yaklaşmakta olan dünya çapındaki kardeşliği oluşturacaktır.

159:2.2 (1764.4) This instruction greatly perplexed John. Had he not heard the Master say, “He who is not with me is against me”? And he did not perceive that in this case Jesus was referring to man’s personal relation to the spiritual teachings of the kingdom, while in the other case reference was made to the outward and far-flung social relations of believers regarding the questions of administrative control and the jurisdiction of one group of believers over the work of other groups which would eventually compose the forthcoming world-wide brotherhood.

    Ancak, Yahya sıklıkla bu deneyimden, krallık adına olan kendisinin daha sonraki çabalarıyla ilişkili olarak bahsetmişti. Yine de, havariler birçok kez, Üstün’ün adına öğretme cesareti gösterenler karşısında rahatsızlık duymuşlardı. Onlar için, İsa’nın ayağının dibinde bir kez bile oturmamış birinin onun adına öğretide bulunmaya cüret etmesi her zaman uygunsuz nitelikte görülmüştü.

159:2.3 (1765.1) But John oftentimes recounted this experience in connection with his subsequent labors in behalf of the kingdom. Nevertheless, many times did the apostles take offense at those who made bold to teach in the Master’s name. To them it always seemed inappropriate that those who had never sat at Jesus’ feet should dare to teach in his name.

    Yahya’nın, İsa’nın adına öğretide bulunmayı ve emek vermeyi yasaklamış olduğu kişi havarinin uyarısını dinlememişti. O çabalarını olduğu gibi sürdürmüş olup, Mezopotamya’ya devam etmeden önce Kanata’da inananlardan meydana gelen ciddi düzeydeki bir birlikteliği kazandı. Aden ismindeki bu kişi; Keresa’nın yakınında İsa’nın iyileştirmiş olduğu ve Üstün’ün kendisinden çıkarmış olduğu varsayılan kötü ruhaniyetlerin domuz sürüsüne girip onları doğrudan yamaçtan aşağı yok oluşlarına sürüklemiş olduğuna oldukça kendinden emin biçimde inanmış akıl sağlığı bozuk kişinin şahitliğinde İsa’ya inanır hale gelmişti.

159:2.4 (1765.2) This man whom John forbade to teach and work in Jesus’ name did not heed the apostle’s injunction. He went right on with his efforts and raised up a considerable company of believers at Kanata before going on into Mesopotamia. This man, Aden, had been led to believe in Jesus through the testimony of the demented man whom Jesus healed near Kheresa, and who so confidently believed that the supposed evil spirits which the Master cast out of him entered the herd of swine and rushed them headlong over the cliff to their destruction.

3. Öğretmenler ve İnananlar İçin Yönerge  

3. Instruction for Teachers and Believers

    Tomas ve onun birlikteliklerinin çalıştığı yer olan Edrei’de, İsa bir gün ve bir gece harcamıştı; akşam söyleşisi süresi içinde, o, gerçekliği duyuranlara yol gösterecek ve krallığın müjdesini öğretecek olanların tümünü harekete geçirecek olan prensiplere değinmişti. Çağdaş kavramsallaşmalar içinde özetlenmiş ve yeniden ifade edilmiş olarak, İsa şunların öğretiminde bulunmuştu:

159:3.1 (1765.3) At Edrei, where Thomas and his associates labored, Jesus spent a day and a night and, in the course of the evening’s discussion, gave expression to the principles which should guide those who preach truth, and which should activate all who teach the gospel of the kingdom. Summarized and restated in modern phraseology, Jesus taught:

    Her zaman insanın kişiliğine saygı duyun. Bir doğru amaç hiçbir zaman cebir ile duyurulmaya ihtiyaç duymaz; ruhsal zaferler yalnızca ruhsal güç ile kazanılabilir. Maddi etkilerin kullanımına karşı olan bu emir, fiziksel kuvvete ek olarak zihinsel kuvveti de içine almaktadır. Bozguna uğratıcı tartışmalar ve zihinsel üstünlük, erkek ve kadınları krallığa zorlamak için kullanılmayacaktır. İnsan aklı, ussun salt ağırlığıyla alt edilmeyecek, kurnaz söz sanatıyla hayretler içinde bırakılmayacaktır. Her ne kadar duygular insan kararlarında tümüyle saf dışı bırakılmayacak bir etken olsa da, onlar, krallığın amacında ilerleyecek olan kişilerin öğretilerine doğrudan bir biçimde uygulanmamalıdır. Etkilerinizi doğrudan bir biçimde insanların akıllarında ikamet etmekte olan kutsal ruhaniyete yapın. Korkuya, acımaya veya salt hislere başvurmayın. İnsanların ilgisini çekerken, adil olun; kendinizi denetleyin ve yerinde sınırlandırılışı gösterin; öğrencilerinizin kişilikleri için gerekli saygıyı gösterin. Şunu söylemiş olduğumu hatırlayın: “Bakın, kapı önünde duruyorum ve onu çalıyorum, eğer herhangi biri onu açacak olursa içeri gireceğim.”

159:3.2 (1765.4) Always respect the personality of man. Never should a righteous cause be promoted by force; spiritual victories can be won only by spiritual power. This injunction against the employment of material influences refers to psychic force as well as to physical force. Overpowering arguments and mental superiority are not to be employed to coerce men and women into the kingdom. Man’s mind is not to be crushed by the mere weight of logic or overawed by shrewd eloquence. While emotion as a factor in human decisions cannot be wholly eliminated, it should not be directly appealed to in the teachings of those who would advance the cause of the kingdom. Make your appeals directly to the divine spirit that dwells within the minds of men. Do not appeal to fear, pity, or mere sentiment. In appealing to men, be fair; exercise self-control and exhibit due restraint; show proper respect for the personalities of your pupils. Remember that I have said: “Behold, I stand at the door and knock, and if any man will open, I will come in.”

    İnsanları krallığa getirişte, onların kendilerine olan benlik sayısını azaltmayın veya yok etmeyin. Haddinden fazla olan benlik saygısı yerinde alçakgönüllülüğü yok edebilir ve gurur, kendini beğenme ve kibir ile sonuçlanabilirse de, benlik saygısının yok oluşu sıklıkla iradenin felciyle sonlanır. Bu müjdenin amacı, yitirmiş olanlara benlik saygısını yeniden kazandırmak ve ona sahip olanlarda sınırlandırmaya gitmektir. Öğrencilerinizin yaşamlarında sadece yanlış olanları kınama hatasına düşmeyin; aynı zamanda, onların yaşamlarında en övgüye layık olan şeyleri cömertçe tanımayı gerçekleştirmeyi hatırlayın. Benim, kaybetmişlere, ve onu gerçekten yeniden kazanmayı arzu edenlere benlik saygısını yeniden kazandırmada bir an bile olsun durmayacağımı unutmayın.

159:3.3 (1765.5) In bringing men into the kingdom, do not lessen or destroy their self-respect. While overmuch self-respect may destroy proper humility and end in pride, conceit, and arrogance, the loss of self-respect often ends in paralysis of the will. It is the purpose of this gospel to restore self-respect to those who have lost it and to restrain it in those who have it. Make not the mistake of only condemning the wrongs in the lives of your pupils; remember also to accord generous recognition for the most praiseworthy things in their lives. Forget not that I will stop at nothing to restore self-respect to those who have lost it, and who really desire to regain it.

    Ürkek ve korku duyan ruhların benlik saygısını zedelememeye dikkat edin. Kendinizi, benim basit akıldaki kardeşlerimin zararına olacak bir biçimde iğnelemenin cazibesine kaptırmayın. Benim korkunun egemenliğinde hareket eden çocuklarımın zayıflıklarını kullanmayın. Tembellik, benlik saygısına zarar vericidir; bu nedenle, kardeşlerinizden seçmiş oldukları görevlerde her zaman meşgul olmalarını isteyin, ve, kendilerini işsiz halde bulmuşlara iş vermek için her çabayı sarf edin.

159:3.4 (1765.6) Take care that you do not wound the self-respect of timid and fearful souls. Do not indulge in sarcasm at the expense of my simple-minded brethren. Be not cynical with my fear-ridden children. Idleness is destructive of self-respect; therefore, admonish your brethren ever to keep busy at their chosen tasks, and put forth every effort to secure work for those who find themselves without employment.

    Krallığa doğru erkek ve kadınları korkutarak sokmaya çalışma gibi değersiz taktikleri uygulamaktan suçlu konuma düşmeyin. Sevgi dolu bir baba, çocuklarını korkutarak adil kurallarına olan itaatkâr bağlılığa yöneltmemektedir.

159:3.5 (1766.1) Never be guilty of such unworthy tactics as endeavoring to frighten men and women into the kingdom. A loving father does not frighten his children into yielding obedience to his just requirements.

    Bazı zamanlarda krallığın çocukları, duyguya ait güçlü hislerin kutsal ruhaniyetin yönlendirmelerine denk düşmediğinin farkına varacak. Bir şeyi yapmak veya bir yere gitmek için güçlü ve tuhaf bir biçimde etkilenmiş olmanız, doğrudan bir şekilde, bu türden uyarımların ikamet eden ruhaniyetin yönlendirmeleri olduğu anlamına gelmez.

159:3.6 (1766.2) Sometime the children of the kingdom will realize that strong feelings of emotion are not equivalent to the leadings of the divine spirit. To be strongly and strangely impressed to do something or to go to a certain place, does not necessarily mean that such impulses are the leadings of the indwelling spirit.

    İnananların tümünü önceden; benden içinde yaşandığı haliyle yaşamdan ruhaniyet içinde yaşandığı haliyle daha yüksek olan yaşama ilerlerken herkes tarafından kat edilmesi gereken çatışmayla dolu yollar hakkında uyarın. Bu dünyaların herhangi biri içinde diğeri ile ilişkide bulunmadan tamamiyle bütüncül halde yaşamakta olanlar için çok az çatışma veya kafa karışıklığı bulunmaktadır; ancak, bizlerin tümü, yaşamın bu iki aşaması arasındaki geçişin zamanları boyunca az veya çok belirsizliği deneyimlemenin olumsuz görünen nihai sonuna sahibiz. Krallığa girerken sizler, onun sorumluluklarından kaçamaz veya onun gerekliliklerinden uzak duramazsınız; ancak, şunu hatırlayın: Müjdenin boyunduruğunun geçirmesi kolaydır, ve gerçekliğin yükü hafiftir.

159:3.7 (1766.3) Forewarn all believers regarding the fringe of conflict which must be traversed by all who pass from the life as it is lived in the flesh to the higher life as it is lived in the spirit. To those who live quite wholly within either realm, there is little conflict or confusion, but all are doomed to experience more or less uncertainty during the times of transition between the two levels of living. In entering the kingdom, you cannot escape its responsibilities or avoid its obligations, but remember: The gospel yoke is easy and the burden of truth is light.

    Dünya, yaşam ekmeğinin tam da mevcudiyeti içinde yiyecek arayan aç ruhlar ile doludur; insanlar, tam da kendileri içinde yaşamakta olan Tanrı’yı arayarak hayatlarını yitirmektedir. İnsanlar, hepsi yaşayan inancın tam da yanında başında dururken, arzulayan kalpler ve yorgun ayaklar ile krallığın hazinelerini aramaktadır. Yelkenler bir tekne için ne ise, inanç din için o anlama gelmektedir. Krallığa girenler için yalnızca tek bir mücadele bulunmaktadır; ve, bu, inancın iyi mücadelesini vermektir. İnananın yalnızca tek bir savaşı bulunmaktadır; ve, bu, inanmamak olarak — kuşkuya karşıdır.

159:3.8 (1766.4) The world is filled with hungry souls who famish in the very presence of the bread of life; men die searching for the very God who lives within them. Men seek for the treasures of the kingdom with yearning hearts and weary feet when they are all within the immediate grasp of living faith. Faith is to religion what sails are to a ship; it is an addition of power, not an added burden of life. There is but one struggle for those who enter the kingdom, and that is to fight the good fight of faith. The believer has only one battle, and that is against doubt — unbelief.

    Krallığın müjdesinin duyuruşunda bulunurken sizler, yalın bir ifade ile, Tanrı ile olan öğretimsel arkadaşlık içindesinizdir. Ve, bu birliktelik, kendilerinin kişisel arzularını ve ideallerini olası en gerçek anlamıyla tatmin eden şeyi bulan bir biçimde, erkek ve kadınları eşit düzeyde etkileyecektir. Çocuklarıma, benim yalnızca onların hislerine özen ve zayıflıklarına sabır gösterdiğimi söylemeyin; aynı zamanda, günaha aman vermez ve adaletsizliğe hoşgörüsüz olduğumu söyleyin. Ben gerçekten de, Babamın mevcudiyetinde ağırbaşlı ve alçakgönüllüyüm; ancak, ben, bilinçli kötü niyetli eylem ve cennet içindeki Babamın iradesine karşı günahkâr isyan karşısında eşit düzeyde ve durdurulamaz bir utkunum.

159:3.9 (1766.5) In preaching the gospel of the kingdom, you are simply teaching friendship with God. And this fellowship will appeal alike to men and women in that both will find that which most truly satisfies their characteristic longings and ideals. Tell my children that I am not only tender of their feelings and patient with their frailties, but that I am also ruthless with sin and intolerant of iniquity. I am indeed meek and humble in the presence of my Father, but I am equally and relentlessly inexorable where there is deliberate evil-doing and sinful rebellion against the will of my Father in heaven.

    Sizler öğretmeninizi kederlerin bir insanı olarak tasvir etmeyeceksiniz. Gelecek nesiller aynı zamanda; bizlerin sahip olduğu neşenin parıltısını, iyi niyetimizin mutluluğunu ve iyi mizah anlayışımızın ilhamını bilecek. Bizler, dönüştürücü gücü içinde salgın nitelikte olan iyi haberlerin bir iletisini duyurmaktayız. Bizlerin dini, yeni yaşam ve yeni anlamlarla çarpmaktadır. Bu öğretiyi kabul edenler neşeyle dolmakta olup, kalplerinde ondan daha çok mutluluk duymanın gereksinimi hissederler. Artan mutluluk, her zaman, Tanrı’ya dair kesin düşüncelere sahip olan herkesin deneyimidir.

159:3.10 (1766.6) You shall not portray your teacher as a man of sorrows. Future generations shall know also the radiance of our joy, the buoyance of our good will, and the inspiration of our good humor. We proclaim a message of good news which is infectious in its transforming power. Our religion is throbbing with new life and new meanings. Those who accept this teaching are filled with joy and in their hearts are constrained to rejoice evermore. Increasing happiness is always the experience of all who are certain about God.

    İnananların tümüne, sahte duygudaşlığın güvenilmez dayanaklarına yaslanmadan kaçınmalarını öğret. Sizler, kendinize acımanın cazibesine düşerek güçlü karakterler geliştiremezsiniz; dürüst bir biçimde, acıda bir araya gelen salt birlikteliğin aldatıcı etkisinden kaçınmaya çabalayın. Yaşamın sınavlarına yalnızca yarı-gönüllü olarak göğüs geren korkak ruhların beslemiş olduğu haddinden fazla acımaya karşı gelirken, cesur ve mert olanlara beslediğiniz duygudaşlığı genişletin. Sorunları karşısında bir mücadele bulunmadan uzananlara karşı teselli sunmayın. Yalnızca karşılığında sizler ile duygudaşlık kurabilmesi için akranlarınızla duygudaşlık kurmayın.

159:3.11 (1766.7) Teach all believers to avoid leaning upon the insecure props of false sympathy. You cannot develop strong characters out of the indulgence of self-pity; honestly endeavor to avoid the deceptive influence of mere fellowship in misery. Extend sympathy to the brave and courageous while you withhold overmuch pity from those cowardly souls who only halfheartedly stand up before the trials of living. Offer not consolation to those who lie down before their troubles without a struggle. Sympathize not with your fellows merely that they may sympathize with you in return.

    Benim çocuklarım, kutsal mevcudiyetin vermiş olduğu güvencinin benliklerinde bilincine bir kez sahip hale geldiklerinde, bu türden bir inanış; akılın ötesine geçerek genişleyecek, ruhu soylulaştıracak, kişiliği güçlendirecek, mutluluğu çoğaltacak, ruhaniyet algısını derinleştirecek ve derinden sevmenin ve sevilmenin gücünü arttıracaktır.

159:3.12 (1766.8) When my children once become self-conscious of the assurance of the divine presence, such a faith will expand the mind, ennoble the soul, reinforce the personality, augment the happiness, deepen the spirit perception, and enhance the power to love and be loved.

    Krallığa girecek olan inananların tümüne, bu girişleri aracılığıyla kendilerinin zamanın kazalarından ve doğanın olağan felaketlerinden muaf hale gelmediklerini öğretin. Müjdenin sorunlara sahip olmayı engellemediğine inanmalı, ancak, sorunlar başınıza geldiği zaman korkusuz hale gelmenizi teminat altına alacağına. Eğer bana inanma cesareti gösterirseniz ve tüm kalbinizle benim arkamdan gelmeye karar verirseniz, sizler oldukça kesin bir şekilde böylelikle, sorunların şaşmaz yoluna gireceksiniz. Ben sizlere, tarafınıza duyulacak olan karşıtlığın sularından sizleri kurtarmanın sözünü vermiyorum; ancak, ben sizlere, onların tümüne sizinle beraber gitmenin sözünü veriyorum.

159:3.13 (1767.1) Teach all believers that those who enter the kingdom are not thereby rendered immune to the accidents of time or to the ordinary catastrophes of nature. Believing the gospel will not prevent getting into trouble, but it will insure that you shall be unafraid when trouble does overtake you. If you dare to believe in me and wholeheartedly proceed to follow after me, you shall most certainly by so doing enter upon the sure pathway to trouble. I do not promise to deliver you from the waters of adversity, but I do promise to go with you through all of them.

    Ve, İsa, gece uykusu için hazırlanmalarından önce inananlardan meydana gelen bu topluluğa ilave birçok şey daha öğretmişti. Ve, bu sözleri duymuş olanlar, kalplerinde onları kıymetli yerlere koymuş olup, ifade edildiği zaman orada mevcut bulunmayan havarilerin ve takipçilerin eğitimi için sıklıkla tekrarlamışlardı.

159:3.14 (1767.2) And much more did Jesus teach this group of believers before they made ready for the night’s sleep. And they who heard these sayings treasured them in their hearts and did often recite them for the edification of the apostles and disciples who were not present when they were spoken.

4. Nathanyel ile olan Konuşma  

4. The Talk with Nathaniel

    Ve, daha sonrasında İsa, Nathanyel ve onun birlikteliklerinin emek verdikleri yer olan Abila’ya uğramıştı. Nathanyel, üstünlüğü tanınmış haldeki İbrani yazıtlarının otoritesinden ayrılma görünümü veren İsa’nın bazı duyularından fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bunun uyarınca, bu gece, soru ve cevapların olağan sürecinden sonra, Nathanyel İsa’yı diğerlerinden ayırıp, şu soruyu sormuştu: “Üstün, Yazıtların gerçekliğini bildiğim hakkında bana güveniyor musun? Ben senin bizlere, gördüğüm kadarıyla yalnızca en iyileri halinde — kutsal metinlerin yalnızca bir kısmını öğretmiş olduğunu gözlemliyorum; ve, ben, İbrahim ve Musa’nın zamanlarından daha bile önce cennet içindeki Tanrı ile olmuş olarak, kanuna ait sözlerin Tanrı’nın bizzat ifade etmiş sözleri oluşuna dair hahamların öğretisini reddetmekte olduğunun sonucunu çıkarıyorum. Yazıtlar ile ilgili gerçeklik nedir?” İsa bu şaşkınlık içerisindeki havarinin sorusunu duyduğunda, şu cevabı vermişti:

159:4.1 (1767.3) And then went Jesus over to Abila, where Nathaniel and his associates labored. Nathaniel was much bothered by some of Jesus’ pronouncements which seemed to detract from the authority of the recognized Hebrew scriptures. Accordingly, on this night, after the usual period of questions and answers, Nathaniel took Jesus away from the others and asked: “Master, could you trust me to know the truth about the Scriptures? I observe that you teach us only a portion of the sacred writings — the best as I view it — and I infer that you reject the teachings of the rabbis to the effect that the words of the law are the very words of God, having been with God in heaven even before the times of Abraham and Moses. What is the truth about the Scriptures?” When Jesus heard the question of his bewildered apostle, he answered:

    “Nathanyel, senin yargın doğrudur; ben Yazıtları hahamlar gibi görmüyorum. Ben, bu şeyleri kardeşlerine anlatmaman şartıyla bu husus hakkında seninle konuşacağım; kardeşlerin, bu öğretiyi almak için tamamiyle hazır halde bulunmamaktadırlar. Musa’nın yasasına ait sözler ve Yazıtların öğretileri, İbrahim’den önce mevcut halde değildi. Yalnızca yakın bir süre içinde Yazıtlar, şimdi bizlerin sahip olduğu halde bir araya toplanmıştı. Onlar Musevi insanlarının daha yüksek düşüncelerinin ve arzularının en iyisini taşımakta olsa da, onlar aynı zamanda fazlaca, cennet içindeki Baba’nın karakterinin ve öğretilerinin aslı karşısında kıyas dahi edilemeyecek bir temsili içermektedir; bu nedenle, ben, krallığın müjdesi için yararlanılamayacak olan gerçeklikleri ayıklayarak daha iyi olan öğretileri seçmekteyim.

159:4.2 (1767.4) “Nathaniel, you have rightly judged; I do not regard the Scriptures as do the rabbis. I will talk with you about this matter on condition that you do not relate these things to your brethren, who are not all prepared to receive this teaching. The words of the law of Moses and the teachings of the Scriptures were not in existence before Abraham. Only in recent times have the Scriptures been gathered together as we now have them. While they contain the best of the higher thoughts and longings of the Jewish people, they also contain much that is far from being representative of the character and teachings of the Father in heaven; wherefore must I choose from among the better teachings those truths which are to be gleaned for the gospel of the kingdom.

    “Bu yazıtlar; bazıları inançlı, bazıları ise o kadar inançlı bulunmayan insanlar olarak, insan ürünüdür. Bu kitapların öğretileri, kökenlerine sahip oldukları dönemlerdeki aydınlanmanın görüşlerini ve onun kapsamını temsil etmektedir. Gerçeğin bir açığa çıkarılışı olarak, yeni olanlar öncekilerden daha güvenilir niteliktedir. Yazıtlar kusurlu olup, kökeni bakımından bütünüyle insanidir; ancak, yanlış anlama, Yazıtlar, içindeki bulunduğumuz zaman içerisinde dünyanın tümü içinde bulunabilecek dini bilgeliğin ve ruhsal gerçekliğin en iyi derlemesini oluşturmaktadır.

159:4.3 (1767.5) “These writings are the work of men, some of them holy men, others not so holy. The teachings of these books represent the views and extent of enlightenment of the times in which they had their origin. As a revelation of truth, the last are more dependable than the first. The Scriptures are faulty and altogether human in origin, but mistake not, they do constitute the best collection of religious wisdom and spiritual truth to be found in all the world at this time.

    “Bu kitapların çoğu, isimlerini taşımakta olan kişiler tarafından yazılmamışlardı; ancak, bu hiçbir biçimde, taşımış oldukları gerçekliklerin değerinden bir şey götürmemektedir. Eğer Yonah’ın hikâyesi bir gerçek değilse, Yonah hiç yaşamamış olsa bile, bu anlatının sahip olduğu derin gerçeklik, Tanrı’nın Nineveh ve sözde dinsizler için derin sevgisi, akran insanlarını derinden sevenlerin gözlerinde hala ve yine de kıymetli olmaya devam edecektir. Yazıtlar, Tanrı’yı aramış ve bu yazıtlar içinde doğruluğa, gerçekliğe ve kutsallığa dair en yüksek kavramsallaşmalarını bırakmış olan insanların düşüncelerini ve eylemlerini sunduğu için kutsaldır. Yazıtlar gerçek olan birçok şeye, oldukça fazla şeye sahiptir; ancak, mevcut öğretinizin ışığı altında, sizler bu metinlerin aynı zamanda, dünyaların tümü için açığa çıkarmak amacıyla gelmiş olduğun sevgi dolu Tanrı olarak, cennet içindeki Baba’yı yanlış temsil etmekte olan birçok şeye de sahip olduğunu bilmektesiniz.

159:4.4 (1767.6) “Many of these books were not written by the persons whose names they bear, but that in no way detracts from the value of the truths which they contain. If the story of Jonah should not be a fact, even if Jonah had never lived, still would the profound truth of this narrative, the love of God for Nineveh and the so-called heathen, be none the less precious in the eyes of all those who love their fellow men. The Scriptures are sacred because they present the thoughts and acts of men who were searching for God, and who in these writings left on record their highest concepts of righteousness, truth, and holiness. The Scriptures contain much that is true, very much, but in the light of your present teaching, you know that these writings also contain much that is misrepresentative of the Father in heaven, the loving God I have come to reveal to all the worlds.

    “Nathanyel; Tanrı’nın derin sevgisinin atalarını — erkekler, kadınlar ve çocuklar olarak — sahip oldukları düşmanların tümünü öldüren bir biçimde savaşa göndermiş olduğunu söyleyen Yazıtlardaki kayıtlara bir an olsun inanmana izin verme. Bu türden kayıtlar insanların sözleridir, çok da inançlı olmayanların; ve, onlar, Tanrı’nın sözü değildir. Yazıtlar her zaman, onları yaratmış olanların ussal, ahlaki ve ruhsal düzeyini yaratmaktadır, ve bu her zaman böyle olacaktır. Tanrı-elçileri Şamuel’den İlyas’a kadar kayıtlarında bulunurken, Yahveh’e dair kavramsallaşmaların güzellik ve ihtişam içinde büyümekte olduğunu fark etmedin mi? Ve, sizler, Yazıtların dini eğitim ve ruhsal rehberlik için amaçlanmış olduğunu hatırlamalısınız. Onlar, ne tarihçilerin ne de filozofların emekleridir.

159:4.5 (1768.1) “Nathaniel, never permit yourself for one moment to believe the Scripture records which tell you that the God of love directed your forefathers to go forth in battle to slay all their enemies — men, women, and children. Such records are the words of men, not very holy men, and they are not the word of God. The Scriptures always have, and always will, reflect the intellectual, moral, and spiritual status of those who create them. Have you not noted that the concepts of Yahweh grow in beauty and glory as the prophets make their records from Samuel to Isaiah? And you should remember that the Scriptures are intended for religious instruction and spiritual guidance. They are not the works of either historians or philosophers.

    “En büyük üzüntü duyulması gereken şey, yalnızca, Yazıtların mutlak kusursuzluğuna ve onun öğretilerinin hatasız niteliğine dair yanlış düşünce değildir; Kudüs’de bulunan geleneğin köleleştirilmiş olduğu kâtipler ve Ferisiler tarafından bu kıymetli metinlerin kafa karıştırıcı nitelikte olan yanlış yorumlanışıdır. Ve, bu aşamada onlar, krallığın müjdesinin içerdiği bu yeni öğretilere karşı gelmedeki kararlı çabalarında hem Yazıtların vahiyle gelişine dair inanç-savlarını hem de bu metinlerin yanlış yorumlanışlarını kullanacaklardır. Nathanyel şunu hiçbir zaman unutma, Baba gerçekliğin açığa çıkarılışını herhangi bir nesle veya herhangi bir insan topluluğuna özgü bir biçimde kısıtlamamaktadır. Gerçekliğin birçok içten arayıcısı, Yazıtların kusursuzluğuna dair bu inanç-savları tarafından kafa karışıklığı içine düşmüş ve cesaretleri kırılır konuma gelmiştir; ve, bu böyle olmaya devam edecektir.

159:4.6 (1768.2) “The thing most deplorable is not merely this erroneous idea of the absolute perfection of the Scripture record and the infallibility of its teachings, but rather the confusing misinterpretation of these sacred writings by the tradition-enslaved scribes and Pharisees at Jerusalem. And now will they employ both the doctrine of the inspiration of the Scriptures and their misinterpretations thereof in their determined effort to withstand these newer teachings of the gospel of the kingdom. Nathaniel, never forget, the Father does not limit the revelation of truth to any one generation or to any one people. Many earnest seekers after the truth have been, and will continue to be, confused and disheartened by these doctrines of the perfection of the Scriptures.

    “Gerçeğin otoritesi, yaşayan dışavurumlarıyla ikamet etmekte olan ruhaniyetin tam da kendisi olup, başka bir neslin sahip olduğu daha az aydınlanmış ve sözde vahiyin kendilerine ulaşmış olduğu kişilerin ölü sözleri değildir. Ve, eskinin bu inançlı kişileri vahiyler almış ve ruhaniyetle dolu yaşamları yaşamış olsalar bile, bu onların sözlerinin benzer bir biçimde ruhsal olarak vahiyle inmiş olduğu anlamını taşımamaktadır. Bugün bizler; ben aranızdan ayrıldığımda öğretilerime dair yorumlarınızdaki çeşitliliğin bir sonucu olarak gerçeklik savunucuların ayrı topluluklarına hızla bölünmeyesiniz diye, krallığın bu müjdesinin sahip olduğu öğretilere dair hiçbir kaydı tutmamaktayız. Bu nesil için en iyisi, kayıtlarda bulunmadan kaçınırken, bizlerin bu gerçeklikleri birebir yaşamasıdır.

159:4.7 (1768.3) “The authority of truth is the very spirit that indwells its living manifestations, and not the dead words of the less illuminated and supposedly inspired men of another generation. And even if these holy men of old lived inspired and spirit-filled lives, that does not mean that their words were similarly spiritually inspired. Today we make no record of the teachings of this gospel of the kingdom lest, when I have gone, you speedily become divided up into sundry groups of truth contenders as a result of the diversity of your interpretation of my teachings. For this generation it is best that we live these truths while we shun the making of records.

    “Benim sözlerimi iyi dinle, Nathanyel, insan doğasının dokunmuş olduğu hiçbir şey hatasız olarak görülemez. İnsan aklı vasıtasıyla kutsal gerçeklik gerçekten de parıldayabilir; ancak, bu her zaman görece saflık ve kısmi kutsallık içinde olacaktır. Yaratılmış hatasızlığı derinden arzulayabilir; ancak, yalnızca Yaratanlar ona sahiptir.

159:4.8 (1768.4) “Mark you well my words, Nathaniel, nothing which human nature has touched can be regarded as infallible. Through the mind of man divine truth may indeed shine forth, but always of relative purity and partial divinity. The creature may crave infallibility, but only the Creators possess it.

    “Ancak, Yazıtlara dair öğretinin içerdiği en büyük yanlış, milletin yalnızca bilge akıllarının yorumlamaya cüret edebileceği, gizem ve bilgelik ile mühürlenmiş kitaplar olduğuna dair inanç-savıdır. Kutsal gerçekliğin açığa çıkarımları insansı bilgisizlik, yobazlık ve dar-görüşlü hoşgörüsüzlük dışında başka hiçbir şeyle mühürlenmemiştir. Yazıtların ışığı sadece önyargı ile kısılmış ve hurafe ile karartılmıştır. Kutsallığa dair bir yanlış korku, dinin sağduyu tarafından korunmasını engellemiştir. Geçmişin kutsal metinlerinin taşımış olduğu otoriteye duyulan korku, bugünün dürüst ruhlarını, diğer nesle ait tam da bu Tanrı-bilen insanların oldukça yoğun bir biçimde görmeyi arzulamış oldukları ışık olarak, müjdenin yeni ışığını kabul etmelerini etkin bir biçimde engellemektedir.

159:4.9 (1768.5) “But the greatest error of the teaching about the Scriptures is the doctrine of their being sealed books of mystery and wisdom which only the wise minds of the nation dare to interpret. The revelations of divine truth are not sealed except by human ignorance, bigotry, and narrow-minded intolerance. The light of the Scriptures is only dimmed by prejudice and darkened by superstition. A false fear of sacredness has prevented religion from being safeguarded by common sense. The fear of the authority of the sacred writings of the past effectively prevents the honest souls of today from accepting the new light of the gospel, the light which these very God-knowing men of another generation so intensely longed to see.

    “Ancak, tüm bunların içinde en üzüntü verici olan şey, bu gelenekçiliğin kutsallığına ait bazı öğretmenlerin tam da bu gerçekliği bilmiş olmalarının gerçeğidir. Onlar belirli bir düzeyde, Yazıtların bahse konu sınırlılıklarını bütünüyle anlamışlardı; ancak, onlar, ussal bakımdan dürüst olmayan niteliğe sahip olarak, ahlaki korkaklardı. Onlar, kutsal yazıtlara dair gerçekliği bilmekteydiler; ancak, bu türden rahatsızlık verici gerçekleri insanlardan saklamayı tercih ettiler. Ve, böylece onlar; günlük yaşamın kölesel detayları için bir rehber ve başka nesillerin Tanrı-bilen insanlarının ahlaki bilgeliğinin, dini ilhamının ve ruhsal öğretisini kaynağı olarak kutsal yazıtlara başvurma yerine ruhsal olmayan şeylerde bir otorite haline getirerek, Yazıtları saptırıp, onların taşımış olduğu anlamı bozdular.”

159:4.10 (1769.1) “But the saddest feature of all is the fact that some of the teachers of the sanctity of this traditionalism know this very truth. They more or less fully understand these limitations of Scripture, but they are moral cowards, intellectually dishonest. They know the truth regarding the sacred writings, but they prefer to withhold such disturbing facts from the people. And thus do they pervert and distort the Scriptures, making them the guide to slavish details of the daily life and an authority in things nonspiritual instead of appealing to the sacred writings as the repository of the moral wisdom, religious inspiration, and the spiritual teaching of the God-knowing men of other generations.”

    Nathanyel, Üstün’ün bu duyurusu karşısında, aydınlamıştı, ve büyük şaşkınlığa uğramıştı. O uzunca bir süre boyunca, ruhunun derinlikleri içinde bu konuşma üzerinde düşündü; ancak o, İsa’nın yükselişine kadar bu görüşmeden kimseye bahsetmemişti; ve, ondan sonra bile, Üstün’ün eğitimine dair bütüncül hikâyeyi aktarmaktan korku duymuştu.

159:4.11 (1769.2) Nathaniel was enlightened, and shocked, by the Master’s pronouncement. He long pondered this talk in the depths of his soul, but he told no man concerning this conference until after Jesus’ ascension; and even then he feared to impart the full story of the Master’s instruction.

5. İsa’nın Dininin Olumlayıcı Doğası  

5. The Positive Nature of Jesus’ Religion

    Yakub’un çalışmakta olduğu yer olan, Philadelphia’da, Üstün takipçilere, krallığın müjdesinin olumlayıcı doğası hakkında öğretide bulunmuştu. Yorumları süresince o, Yazıtların bazı kısımlarının diğerlerine kıyasla gerçekliği daha fazla taşımış olduğunu dolaylı da olsa ifade ettiğinde, ve dinleyicilerini ruhlarını ruhsal yiyeceğin en iyisi ile beslemekle uyardığında, Yakub, şunu soran bir biçimde, Üstün’ün sözünü kesmişti: “Üstün rica etsek bizlere, kişisel eğitimimiz için Yazıtlardan daha iyi olan metinleri nasıl seçeceğimizin tavsiyesinde bulunabilir misin?” Ve, İsa: “Evet, Yakub, Yazıtları okuduğunda, şunlar gibi, ebedi olarak gerçek ve kutsal olarak güzel öğretileri ara:

159:5.1 (1769.3) At Philadelphia, where James was working, Jesus taught the disciples about the positive nature of the gospel of the kingdom. When, in the course of his remarks, he intimated that some parts of the Scripture were more truth-containing than others and admonished his hearers to feed their souls upon the best of the spiritual food, James interrupted the Master, asking: “Would you be good enough, Master, to suggest to us how we may choose the better passages from the Scriptures for our personal edification?” And Jesus replied: “Yes, James, when you read the Scriptures look for those eternally true and divinely beautiful teachings, such as:

    “Bende temiz bir kalp yarat, Ey Koruyucu.

159:5.2 (1769.4) “Create in me a clean heart, O Lord.

    “Koruyucu benim çobanımdır; ben onun arzusundan başkasını istemeyeceğim.

159:5.3 (1769.5) “The Lord is my shepherd; I shall not want.

    “Komşunuzu kendiniz gibi sevmelisiniz.

159:5.4 (1769.6) “You should love your neighbor as yourself.

    “Çünkü ben, sizlerin Tanrısı olan Koruyucu, sağ elinizden tutacak, korkmayın diyeceğim; ben sizlere yardım edeceğim.

159:5.5 (1769.7) “For I, the Lord your God, will hold your right hand, saying, fear not; I will help you.

    “Ne de miller artık savaşı öğrensin.”

159:5.6 (1769.8) “Neither shall the nations learn war any more.”

    Ve, bu, İsa’nın gün be gün, takipçilerinin eğitimi ve krallığın yeni müjdesinin öğretilerine eklemlemek için İbrani yazıtlarının en iyi olanlarından faydalanışının örneğidir. Diğer dinler öncesinde, Tanrı’nın insanlara olan yakınlığının düşüncesini öne sürmüşlerdi; ancak, İsa, Tanrı’nın insana verdiği önemi yükümlü olduğu çocuklarının refahı için sevgi dolu bir babanın ilgisi biçiminde yansıtmış olup, bunun sonrasında bu öğretiyi kendi dininin köşetaşı yapmıştı. Ve, böylece, Tanrı’nın babalığına dair inanç-savı, insanlığın kardeşliğinin uygulanışını şart koşmuştu. Tanrı’ya olan ibadet ve insanlara olan hizmet, dinin bütünü ve özü haline gelmişti. İsa İbrani dininin en iyi almış olup, onları, krallığın müjdesinin yeni öğretileri içinde kıymetli unsurlar haline getirmişti.

159:5.7 (1769.9) And this is illustrative of the way Jesus, day by day, appropriated the cream of the Hebrew scriptures for the instruction of his followers and for inclusion in the teachings of the new gospel of the kingdom. Other religions had suggested the thought of the nearness of God to man, but Jesus made the care of God for man like the solicitude of a loving father for the welfare of his dependent children and then made this teaching the cornerstone of his religion. And thus did the doctrine of the fatherhood of God make imperative the practice of the brotherhood of man. The worship of God and the service of man became the sum and substance of his religion. Jesus took the best of the Jewish religion and translated it to a worthy setting in the new teachings of the gospel of the kingdom.

    İsa, olumlayıcı eylemin ruhaniyetini Musevi dininin durağan inanç-savlarının yerine koymuştu. Törensel gerekliliklere olan uyarıcı itaatin yerine, güçlü bir biçimde İsa, kendi yeni dininin onu kabul etmiş olanlardan istemekte olduğu olumlu şeylerin yapımını talep etmişti. İsa’nın dini yalnızca inanmadan değil, aynı zamanda, müjdenin gerekli kılmış olduğu şeyler olarak, mevcut bir biçimde yerine getirmeden meydana gelmişti. İsa, dininin özünün toplumsal hizmetten oluştuğunu öğretmemişti; bunun yerine, toplumsal hizmetin, gerçek dinin ruhaniyetine olan iyiliğin belli başlı sonuçlarından bir tanesi olduğunu öğretmişti.

159:5.8 (1769.10) Jesus put the spirit of positive action into the passive doctrines of the Jewish religion. In the place of negative compliance with ceremonial requirements, Jesus enjoined the positive doing of that which his new religion required of those who accepted it. Jesus’ religion consisted not merely in believing, but in actually doing, those things which the gospel required. He did not teach that the essence of his religion consisted in social service, but rather that social service was one of the certain effects of the possession of the spirit of true religion.

    İsa, küçük bir kısmını reddederken Yazıtlar’ın her bir kısmı içindeki daha büyük bir kısmı kullanmaktan çekinmemişti. “Komşunuzu kendiniz gibi sevin” şeklindeki onun büyük talebi, şunu yazan Yazıtlardan alınmıştı: “Sizler, insanlarınızın soylarından öcünüzü almayacaksınız; sizler komşunuzu kendiniz gibi seveceksiniz.” İsa bu Yazıt’ın olumlayıcı kısmını alırken, yasaklayıcı kısmını reddetmişti. Hatta o, yasaklayıcı veya tamamen durağan nitelikteki karşılık vermeme tutumuna karşı gelmişti. O şunu söylemişti: “Bir düşman bir yanağınıza vurursa, orada sessiz ve hiçbir şey yapmadan durmayın; bunun yerine, olumlayıcı bir tutum içerisinde diğer yanağınızı çevirin; bu, hatalı düzeni tutmuş bu kardeşinizi kötülüğün patikalarından doğru yaşamın daha iyi yollarına götürmede faali olarak yapılabilecek en iyi şeydir.” İsa takipçilerinden, her yaşam koşulu içinde olumlayıcı ve kararlı bir biçimde karşılık göstermelerini şart koşmuştu. Diğer yanağın çevrilişi, veya onu örneklendirecek her türlü eylem, inananın kişiliğinin hayat dolu, faal ve cesur ifadesini gerektiren bir biçimde, inisiyatifi talep etmektedir.

159:5.9 (1770.1) Jesus did not hesitate to appropriate the better half of a Scripture while he repudiated the lesser portion. His great exhortation, “Love your neighbor as yourself,” he took from the Scripture which reads: “You shall not take vengeance against the children of your people, but you shall love your neighbor as yourself.” Jesus appropriated the positive portion of this Scripture while rejecting the negative part. He even opposed negative or purely passive nonresistance. Said he: “When an enemy smites you on one cheek, do not stand there dumb and passive but in positive attitude turn the other; that is, do the best thing possible actively to lead your brother in error away from the evil paths into the better ways of righteous living.” Jesus required his followers to react positively and aggressively to every life situation. The turning of the other cheek, or whatever act that may typify, demands initiative, necessitates vigorous, active, and courageous expression of the believer’s personality.

    İsa, aşağılık şeyleri yapacak olanların kötülüğe karşılık göstermemeyi uygulayanlara bilinçli bir biçimde uygulayabilecekleri şeyler olarak, yasaklayıcı nitelikteki bağlılığın yerine getirilmesini savunmamıştı; bunun yerine, takipçilerinin, kötülüğün üstesinden etkin bir biçimde iyilikle gelebilmeleri gayesiyle, kötülüğe çabuk ve olumlayıcı tepki vermede bilge ve tetikte olmalarını desteklemişti. Unutmayın, gerçekten iyi olan şeyler, en kötü kötüden her zaman daha güçlüdür. Üstün, doğruluğun olumlayıcı bir ortak ölçüsünü öğretmişti: “Her kim benim takipçim olmayı arzu ederse, onun kendisini bırakıp, beni takip etmenin günlük sorumluluklarını bütünüyle üstlenmesini isteyin.” Ve, İsa kendi yaşamını “iyi şeyler yapan” biçimde yaşamıştı. Ve, müjdenin bu niteliği, takipçilerine daha sonra söylemiş olduğu birçok simgesel hikâye tarafından oldukça iyi örneklendirilmişti. O hiçbir zaman takipçilerinden, sorumluluklarına sabırla tahammül etmelerini istememişti; bunun yerine, onlardan, Tanrı’nın krallığı içindeki insan sorumluluklarına ve kutsal ayrıcalıklarına bütünüyle layık olan bir biçimde enerji ve coşkuyla yaşamalarını istemişti.

159:5.10 (1770.2) Jesus did not advocate the practice of negative submission to the indignities of those who might purposely seek to impose upon the practitioners of nonresistance to evil, but rather that his followers should be wise and alert in the quick and positive reaction of good to evil to the end that they might effectively overcome evil with good. Forget not, the truly good is invariably more powerful than the most malignant evil. The Master taught a positive standard of righteousness: “Whosoever wishes to be my disciple, let him disregard himself and take up the full measure of his responsibilities daily to follow me.” And he so lived himself in that “he went about doing good.” And this aspect of the gospel was well illustrated by many parables which he later spoke to his followers. He never exhorted his followers patiently to bear their obligations but rather with energy and enthusiasm to live up to the full measure of their human responsibilities and divine privileges in the kingdom of God.

    İsa havarilerinden, biri kendilerinden paltolarını aldığı zaman diğer elbiseyi de kendiliğinden sunmalarını istediğinde, ikinci bir gerçek palto yerine, “göze göz” ve benzerleri biçiminde — intikam almanın eski tavsiyesi yerine kötülük yapanı kurtarmak için olumlayıcı bir şey yapma düşüncesine atıfta bulunmuştu. İsa, ne intikam alma ne tamamiyle pasif bir acı çeker hale gelmeye ne de adaletsizliğin kurbanı olma düşüncesine katlanamamaktaydı. Bu sefer de o kendilerine, kötülükle başa çıkmanın, ve ona karşı koymanın, üç yolunu öğretmişti:

159:5.11 (1770.3) When Jesus instructed his apostles that they should, when one unjustly took away the coat, offer the other garment, he referred not so much to a literal second coat as to the idea of doing something positive to save the wrongdoer in the place of the olden advice to retaliate — “an eye for an eye” and so on. Jesus abhorred the idea either of retaliation or of becoming just a passive sufferer or victim of injustice. On this occasion he taught them the three ways of contending with, and resisting, evil:

    1. Kötülüğe kötülük ile karşılık verme — olumlayıcı ancak doğru olmayan yöntem.

159:5.12 (1770.4) 1. To return evil for evil — the positive but unrighteous method.

    2. İtiraz etmeden ve karşı koymadan kötülükten muzdarip olma — tamamiyle olumsuz yöntem.

159:5.13 (1770.5) 2. To suffer evil without complaint and without resistance — the purely negative method.

    3. Kötülüğün üstesinden iyilikle gelme, iradeyi içinde bulunulan durumun üstünü konumuna gelecek biçimde ortaya koyma halinde, kötülüğe iyilik ile karşılık verme — olumlayıcı ve doğru yöntem.

159:5.14 (1770.6) 3. To return good for evil, to assert the will so as to become master of the situation, to overcome evil with good — the positive and righteous method.

    Havarilerden bir tanesi bir seferinde şu soruyu sormuştu: “Üstün, eğer bir yabancı yolluğunu bir kilometre taşımam için beni zorlarsa ne yapmalıyım?” İsa: “İçinde yabancıyı eleştirirken öylece oturup, derin derin içini çekme. Doğruluk bu türden durağan tutumlardan gelmemektedir. Eğer sen daha etkin bir biçimde olumlu olan bir şeyi yapmayı düşünemiyorsan, en azından yolluğu ikinci kilometreye kadar taşıyabilirsin. Bu kesin bir biçimde doğru olmayan ve Tanrı-gibi-olmayan yabancıyı rahatsız edecektir.”

159:5.15 (1770.7) One of the apostles once asked: “Master, what should I do if a stranger forced me to carry his pack for a mile?” Jesus answered: “Do not sit down and sigh for relief while you berate the stranger under your breath. Righteousness comes not from such passive attitudes. If you can think of nothing more effectively positive to do, you can at least carry the pack a second mile. That will of a certainty challenge the unrighteous and ungodly stranger.”

    Museviler öncesinden, pişmanlık içindeki günahkârları affedecek ve onların yanlış eylemlerini unutmaya çalışacak bir Tanrı’yı duymuşlardı; ancak, İsa gelene kadar, günahkârları aramak için girişimde bulunmuş olarak, kaybolan koyunu aramaya çıkan ve onları Baba’nın evine geri dönmeye niyetli halde bulduğunda derinden neşe duyan bir Tanrı hakkında bir şey duymamışlardı. Dindeki bu olumlu tutumu İsa dualarına kadar bile genişletmişti. Ve, o, eskinin yasaklayıcı altın kuralını insani adaletin olumlu bir isteğine dönüştürmüştü.

159:5.16 (1770.8) The Jews had heard of a God who would forgive repentant sinners and try to forget their misdeeds, but not until Jesus came, did men hear about a God who went in search of lost sheep, who took the initiative in looking for sinners, and who rejoiced when he found them willing to return to the Father’s house. This positive note in religion Jesus extended even to his prayers. And he converted the negative golden rule into a positive admonition of human fairness.

    Tüm öğretimi içerisinde, İsa her seferinde, ana gayeden saptırıcı detaylara girmekten kaçınmıştı. O, süslü dilden uzak turmuş ve salt şairane imgelerden oluşmuş bir kelimeler oyunundan kaçınmıştı. O alışkanlığı biçiminde, büyük anlamları küçük ifadelere koymuştu. Örneklendirme amacıyla İsa, tuz, maya, balık tutma ve küçük çocuklar gibi, birçok ismin mevcut anlamını derinleştirmişti. O olabilecek en etkin bir biçimde, en küçük olanı en büyük ve sonsuz olan ile karşılaştırarak ve bu gibi biçimlerde, karşıtlıkları kullanmıştı. Onun resmetmiş olduğu şeyler oldukça etkileyiciydi, “Gözleri görmeyenin bir diğer gözleri görmeyene yol gösterişi” gibi. Ancak, onun örneklendirici öğretisinin bulunabilecek en güçlü yanı, doğallığıydı. İsa, din felsefesini gökyüzünden yeryüzüne indirmişti. O, ruhun başlıca gereksinimleri yeni bir kavrayış ve şefkatin yeni bir bahşedilişi ile resmetmişti.

159:5.17 (1771.1) In all his teaching Jesus unfailingly avoided distracting details. He shunned flowery language and avoided the mere poetic imagery of a play upon words. He habitually put large meanings into small expressions. For purposes of illustration Jesus reversed the current meanings of many terms, such as salt, leaven, fishing, and little children. He most effectively employed the antithesis, comparing the minute to the infinite and so on. His pictures were striking, such as, “The blind leading the blind.” But the greatest strength to be found in his illustrative teaching was its naturalness. Jesus brought the philosophy of religion from heaven down to earth. He portrayed the elemental needs of the soul with a new insight and a new bestowal of affection.

6. Mecdel’e Geri Dönüş  

6. The Return to Magadan

    Dekapolis’deki dört haftalık görev mütevazı ölçekte başarılıydı. Yüzlerce ruh krallığa kabul edilmişti; ve, havariler ve öğreti-yayıcıları, İsa’nın doğrudan kişisel mevcudiyetinin ilhamı olmadan çalışmalarını sürmenin değerli bir deneyimini elde etmişlerdi.

159:6.1 (1771.2) The mission of four weeks in the Decapolis was moderately successful. Hundreds of souls were received into the kingdom, and the apostles and evangelists had a valuable experience in carrying on their work without the inspiration of the immediate personal presence of Jesus.

    16 Eylül’de, Cuma günü, çalışanların birliğinin tümü, Magadan Parkı’nda önceden düzenlendiği biçimde bir araya geldi. Şabat günü, yüz inanandan daha fazlasının oluşturduğu bir heyet, krallığın görevinin genişletilmesine dair gelecek tasarımlarının bütünüyle irdelendiği oturumda toplandı. Davud’un ileticileri hazır bulunmuş olup, Yudea, Samarya, Celile ve onların çevresindeki bölgeler boyunca inananların refahı hakkında raporlar sundular.

159:6.2 (1771.3) On Friday, September 16, the entire corps of workers assembled by prearrangement at Magadan Park. On the Sabbath day a council of more than one hundred believers was held at which the future plans for extending the work of the kingdom were fully considered. The messengers of David were present and made reports concerning the welfare of the believers throughout Judea, Samaria, Galilee, and adjoining districts.

    İsa’nın takipçilerinin az bir kısmı, iletici birliğinin hizmetlerinin taşımış olduğu büyük değeri bütünüyle takdir etmişti. İleticiler, yalnızca inananları Filistin boyunca birbirleriyle ve İsa ve havariler ile iletişim halde tutmamışlardı; bu karanlık günler boyunca onlar aynı zamanda, yalnızca İsa ve onun birlikteliklerinin yaşamlarını idame ettirmek için değil, aynı zamanda on iki havari ve on iki öğreti-yayıcısının ailelerini desteklemek için kaynakların toplayıcıları olarak hizmet vermişlerdi.

159:6.3 (1771.4) Few of Jesus’ followers at this time fully appreciated the great value of the services of the messenger corps. Not only did the messengers keep the believers throughout Palestine in touch with each other and with Jesus and the apostles, but during these dark days they also served as collectors of funds, not only for the sustenance of Jesus and his associates, but also for the support of the families of the twelve apostles and the twelve evangelists.

    Bu zaman zarfında, Abner, faaliyetlerinin merkezini Hebron’dan Beytüllahim’e taşımıştı; ve, bu yeni yer aynı zamanda, Davud’un elçilerinin Yudea’daki ana merkezleriydi. Davud, Kudüs ve Bethsayda arasında bir gece süren ileti aktarım hizmetini gerçekleştirmekteydi. Bu ulaklar Kudüs’den her akşam ayrılıp, Sychar ve Scythopolis’de haberlerini diğerlerine aktaran bir biçimde, ertesi sabah kahvaltı vakti Bethsayda’ya varmaktaydılar.

159:6.4 (1771.5) About this time Abner moved his base of operations from Hebron to Bethlehem, and this latter place was also the headquarters in Judea for David’s messengers. David maintained an overnight relay messenger service between Jerusalem and Bethsaida. These runners left Jerusalem each evening, relaying at Sychar and Scythopolis, arriving in Bethsaida by breakfast time the next morning.

    İsa ve onun birliktelikleri bu aşamada, krallık adına olan emeklerinin son aşamasına başlamaya hazırlanmalarından önce, bir haftalık dinlenmede bulunmaya hazırdılar. Bu onların son dinleniş vakitleriydi; zira, Perea görevi, ta Kudüs’e olan varışları ve İsa’nın yeryüzü sürecini tamamlayan olayların gerçekleşmesi vaktine kadar sürmüş olan, duyuru ve öğretinin büyük bir hizmet etkinliğine doğru gelişmişti.

159:6.5 (1771.6) Jesus and his associates now prepared to take a week’s rest before they made ready to start upon the last epoch of their labors in behalf of the kingdom. This was their last rest, for the Perean mission developed into a campaign of preaching and teaching which extended right on down to the time of their arrival at Jerusalem and of the enactment of the closing episodes of Jesus’ earth career.





Back to Top